68 Hareketi’ni 12 Mart Romanları Üzerinden Okumak

Metin YETKİN

instagram.com/metinyetkinn

twitter.com/metinyetkinn



Hareketin talihsizliği farklı sınıfları bir araya getirme noktasında yetersiz olması ve karşılarındaki gücün şiddetle beslenen eziciliği gibi gözüküyor. Bu yüzden gençler “pasif bir mağlubiyet” yaşadılar çünkü eşit şartlarda savaşılmadı.




1961 Anayasası’yla beraber Türk halkı, özellikle Türk gençliği ve çalışan kesim bazı haklar almış, bu durum da sosyalizmin etkisinin yayılmasına katkıda bulunmuştur. 1960’larda gençlik hareketlerini emperyalizm karşıtı olarak görmekteyiz. Aynı zamanda, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi Kemalist-sosyalist liderler tarafından şehirde örgütlenen gerilla gruplarına şahitlik ediyoruz. Bu dönemde, üniversiteler ayaklanmaların merkeziydi ve Türk gençliği protestolarda en büyük role sahipti. Gösteriler üniversite reformu ihtiyacıyla filizlendi ve sonuç olarak üniversite işgalleri başladı. Bu durum, işçi sınıfı için fabrikaları işgal etme konusunda model arz etti. Sosyalizmin Kemalizm altında gelişmesi dikkate değer olmakla birlikte Kemalizm’in sol hassasiyeti kuvvetlendi.


Bu hareketler büyüyerek Amerikan Altıncı Filosu’nun (1967-1969) gelişiyle başlayan

protestolarla birlikte radikal yüzünü net bir şekilde göstermiş oldu. Haziran ayındaki Büyük İşçi İsyanı (1970) Emin Alper’in gösterdiği gibi devlet için son uyarı oldu. (Alper, 2010) İlaveten, Alper ekonominin 1973’e kadar iyi gittiğini, bu sebeple mevcut krizin ekonomik değil politik bir kriz olduğunu belirtmekte. Yargı kurumlarındaki Kemalist kadrolar 1961 Anayasası’nın liberal ruhunu korumak için sol hareketlere karşı cephe almadı fakat Adalet Partisi hükumeti sol hareketlere bu toleransı göstermekten çok uzaktı. Aksine, polisi göstericilere karşı şiddet kullanması için teşvik etmekteydi. (Alper, 2010: 90-94) Ortada güçsüz ve hoşgörüsüz bir hükumet olmakla birlikte, yargı sistemindeki Kemalist kadrolar direnen gençleri savunmaktaydı. Bu savunma yetersiz kaldı ve 68 Hareketi, 12 Mart 1971’de bir darbeyle sona erdi. Devrimci orduya inanan gençlik müthiş bir şok yaşadı ve bu sefer onları koruyan kimse kalmadı. Ortada kalan gençler “legal güçler” tarafından insanlık dışı muamelelere maruz kaldılar.

Tüm bu olup bitenlerin edebiyata yansımalarını görmek mümkün. Dikkat çekicidir ki “68 romanları” diye bir alt başlık literatürümüzde yok ama “12 Mart romanları” diye bir alt başlık mevcut. 68 Hareketi’ni konu alan birçok şiir örneğini görsek de edebiyatçılar roman türünde 12 Mart’a ağırlık vermişlerdir. Bu romanlarda 68 Hareketi'nin peşine düşmek bu yazının konusudur.

İlk olarak 12 Mart romanının ne olduğunu açıklamak gerek: Bu romanlar ağırlıklı olarak politik konuları ele alan ve 1960’ların sonu ile 1970’lerin başını anlatan romanlardır. Fakat “politik roman” diye bir türün olup olmadığı tartışmalıdır zira her roman ister istemez politiktir. Sınıflandırma sorunu “politik roman” tanımını doğurduğu için bu terimi tasvip etmemekle birlikte onu kullanmaktan başka çare bulamadım.

12 Mart romanları politik roman türünün iyi örnekleri olarak görülmektedir çünkü sınıf çatışmalarını, sosyal hayatı ve Türkiye’nin siyasi yaşamını yansıtırlar. Çiğdem Sever, 12 Mart romanlarının bir neslin hatıralarından oluşan bir kaynak olduğunun ve kişisel hafızadan kültürel hafızaya dönüştüğünün altını çizer. Kaynaktırlar çünkü darbeden önce, darbe zamanında ve darbeden sonra ne olduğunu gerçekçi biçimde anlatırlar. 12 Mart romanlarının köklerini, toplumsal eşitsizliği köylü-ağa çatışması üzerinden anlatan realist Anadolu romanlarında da bulabiliriz. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir ve Sabahattin Âli gibi yazarlar bu türde yetkin örnekler vererek halk kültürünü ana kaynak olarak kullanmış ve köylünün sorunlarına dikkat çekmişlerdir. Onların romanlarında geçen köylü-ağa çatışması 12 Mart romanlarında devrimciler ve faşistler arasındaki çatışmaya dönüşmüştür. Bu değişimi 1960’larda görebiliriz çünkü ana akımlardan biri o dönemde sosyalizmdi. Yalçın, 1960’lardan 1970’lere kadar birçok sosyalist derginin ve sosyalist yayın evinin olduğunu belirtir. (Yalçın 2005: 18-20)

Aynı dönemde Avrupa’da ve Amerika’da birçok gençlik hareketi zaten filizlenmişti. Paris Üniversitesi’nde, Columbia Üniversitesi’nde ve diğer üniversitelerde birçok gösteri düzenleniyordu, hatta üniversite işgalleri başlamıştı.

Türkiye’de ise büyük umutlarla romantik bir karakter arz ederek başlayan gençlik hareketleri devletin karanlık yüzüyle karşılaştı, gençler şiddete ve işkenceye maruz kaldılar. Buna paralel olarak, şiddet, baskı ve işkence 12 Mart romanlarının önemli temaları olarak karşımıza çıkar. Bu romanlarda okur, aydınların “büyük faşist güç” karşısındaki çaresizliğini hisseder.

Kahramanlar genellikle kendilerini devrim için feda etmekten çekinmeyen burjuva kökenli gençlerdir ancak sosyal çevreleri onları sıkıştırır. Ne ait oldukları burjuva çevre sosyalist fikirleri yüzünden onları kabul eder ne de işçi sınıfına mensup sosyalistler burjuva kökenleri yüzünden onları benimser. Burjuva entelektüelinin yabancılaşması da diğer bir tema olarak belirir. Açıklanacağı üzere, 12 Mart romanlarının içeriği entelektüellerin düşünce dünyası hakkında bize ipucu vermektedir. Bu ipuçlarından hareketle entelektüellerin darbeyi bir mağlubiyet olarak değerlendirdiklerini açıkça görebiliriz. Sever bunu “pasif mağlubiyet” olarak adlandırır çünkü devrimcilerin “büyük faşist güç” karşısında kazanma şansları yoktur. (Sever 2011:9)

Öte yandan, 12 Mart romanlarının en büyük başarısı okuru mahkumların bilinmeyen akıbetleri hakkında bilgilendirmek olmuştur. Bu bağlamda, Murat Belge iki tip yazar olduğunu belirtir: İçeridekiler ve dışarıdakiler. İçeridekiler 12 Mart’ı realist şekilde ele alarak tutuklamalar, işkenceler, hapishaneler yani devletin karanlık yüzü hakkında gerçeği yansıtabilenlerdir. Dışarıdakiler ise yüzeyde kalarak bu dönemi gerektiği gibi anlatamazlar. Önemlidir ki içeridekiler öz eleştiri yapma yoluna giderek devrimci hareketin aksayan taraflarını onarmaya çalışmışlardır. (Belge 1994:118)

Berna Moran da benzer bir ayrım yaparak darbe döneminde iki dünya olduğunu belirtir. İlk dünya günlük hayattır, ikinci dünya ise hapishanelerin, işkencelerin, polis merkezlerinin, tutuklamaların ve sıkıyönetimin dünyasıdır. Moran da 12 Mart romanlarının bilinmeyen ikinci dünyayı okura anlatmasının önemini vurgular. 12 Mart romanları okur için sadece ilgi çekici değil aynı zamanda şok edicidir. (Moran 2004: 13) Sever’in “pasif mağlubiyet” tanımına benzer bir şekilde Moran da devrimci gençlerin faşist canavar karşısındaki güçsüzlüğünü vurgular. Bununla beraber, 12 Mart romanları okura “rol değiştirme” şansı verir. Erdal Öz’ün “Yaralısın” adlı romanı ikinci tekil şahıs kullanılarak yazılmıştır. Okur, bu sayede Moran’ın deyimiyle ikinci dünyanın, Belge’nin deyimiyle içerinin kapısını aralama fırsatı yakalar.

“Yaralısın”da bize herhangi birinin aniden nasıl tutuklandığı ve hiçbir şey yapmamasına rağmen hapse nasıl atıldığı anlatılır. “Karanlık adamlar”, olmayan suçunu ona itiraf ettirmek için sürekli işkence yaparlar ama onu öldüresiye dövseler bile bir şekilde direnmeyi başarır. İşkencenin şiddeti direnişe paralel olarak sürekli artar: Ona elektrik verirler ve pantolonunun üzerinden tahta bir sopayla anüsünü taciz ederler.

Romanda bütün kahramanlar aynı isme (Nuri) sahiptir. Anlatıcı ve ötekiler zamanla Nurileştiklerini hissederler. Nurileşmek’in ne olduğunu açıklamak güç fakat Belge bunu bir varoluş sorusu olarak nitelendiriyor çünkü anlatıcının hapishaneden öncesine ait bir geçmişi yoktur. O aslında “sen”den başka bir şey değildir. Onun kişiliğinin hiçbir önemi yoktur, o sadece faşizmin kurbanıdır. (Belge 1994: 132). Okur, anlatıcının nasıl Nurileştiğini görerek kendine yabancılaşma noktasına gelir. Hapishanedeki herkes Nuri’dir, herkes insanlara nasıl işkence edildiğini, iktidarın karanlık güçlerinin ne kadar kötü olduğunu bilir fakat bu konu hakkında kimse konuşmaz. Nuriler’in konuşmaları sıradan konularla genellikle de hapse düşme öyküleriyle ilgilidir. Biri, onu Almanya’da yaşayan zengin bir adam için terk eden sevgilisi hakkında konuşur; bir diğeri, onu kandıran adamı öldürmekten bahseder. Nuriler, Moran’ın söylediği ikinci dünyanın, yani okurun bilmediği dünyanın içindedirler.

Artık gençlerin yanında onları iyi kötü savunmaya çalışan Kemalist kadrolar yoktur. “Yaralısın”da mahkemeler Çiğdem Sever’ in açıkladığı gibi sistemin kuklası olarak betimlenir. Hakimler insan değil, iktidarı temsil eden faşizme bağlı nesnelerdir aslında. (Sever 2011: 18).

Bununla beraber, hapishanelerde güç kazanan anti-emperyalist tutumu da görebiliriz. Örneğin, mahkumlar gardiyanlara karşı ayaklandıklarında hep birlikte “Kahrolsun Faşizm!” diye bağırırlar. (Öz 2011: 117). Öte yandan, anlatıcının durumu ötekilerden farklıdır çünkü o siyasi suçludur. Diğer mahkumlar siyasi suçtan tutuklananlara büyük bir saygı gösterirler çünkü içeridekilerin çoğunluğu siyasi suçludur. “Siyasilerin mahpusanesi oldu burası. Çoğunluk sizde.” (A.g.e. 163) Siyasi suçlular kent gerilla hareketlerinden dolayı diğer mahkumların gözünde efsane haline gelmişlerdir. Mesela, anlatıcı ve diğer mahkumlar arasında şöyle bir diyalog geçer:

“Banka mı soydun yoksa?”
“Yok babacığım, banka falan da soymadım.”
“Yoksa uçak kaçıranlardan mısın?”
“Kitap yaktım kitap. Anlıyor musun?” (A.g.e, 143)

Bu örnekle birlikte siyasi suçluların 68 gençliğini temsil ettiğini söyleyebiliriz. Devrimci gençlerden bazıları şehir gerillası olmak için silahlanarak devlete karşı ayaklanmışlardır. Onları destekleyen ezilen sınıf da gençleri efsaneleştirmiştir.

Romanda 68 kuşağının başka temalarına rastlamak da mümkün. Zira, 68 gençliğinin en önemli amaçlarından biri toprak ağaları ve siyasi elitler tarafından sömürülen ezilen sınıf arasında toplumsal bilinci yaymaktı.

Devrimci gençler, köylüleri feodal sisteme karşı örgütlemek istedi. Nuriler’den birinin hikâyesi bunun iyi bir örneği: Nuri’nin köyünün ağası karısına sarkıntılık etmiştir. Bunun üzerine Nuri de ağayı döverek onu köy halkının gözü önünde küçük düşürmüştür. Ağa, Nuri’den intikamını onu tutuklatarak almıştır. Nuri’nin söylediğine göre köy arazisinin çoğu ağanın mülküdür. Sadece Nuri’nin toprağı ağaya ait değildir. Böylelikle Nuri, ağanın kölesi olmadığını vurgulamaktadır çünkü onun kendine ait bir toprağı vardır. Ek olarak, devrimci gençler ve köylüler arasındaki örgütlenmenin gerektiği şekilde gerçekleşmediği de aynı Nuri’nin ağzından vurgulanmaktadır:

“Sizler okuduğunuz için suç işlersiniz, bizler okumadığımız için. Sizin bilginiz bizde, bizim görgümüz sizde olsaydı, gör bak neler olurdu o zaman. Ne siz böyle içeri düşerdiniz, ne biz. Bir araya gelemedik. Bizi kolay kolay bir araya getirmezler. Eh işte, ancak böyle mahpusane köşelerinde buluşabiliyoruz. Ne yapalım, bu da bir başlangıç.” (A.g.e. 144)

Bu sözüyle Nuri, 68 hareketinin neden başarısız olduğunun basit bir açıklamasını yapıyor. Köylünün ve devrimci gençlerin bir araya gelememesini hareketin başarısızlığının nedeni olarak işaret ediyor. Bu sebeple hem köylüler hem de gençler faşist güçler için kolay lokma haline geliyor. Öte yandan hapishanelerde bir araya gelmenin dahi bir başlangıç olduğunu söyleyerek küçük bir umut besliyor. Diğer romanlarda da bu buluşmanın bir türlü gerçekleşmediğini görüyoruz fakat “Yaralısın”da bunun gerçekleşmeme nedeni “onlar” yani faşist güçler olarak işaret edilirken, diğer romanlarda öz eleştiri daha baskındır.


Yazının konusu olan ikinci roman ise Adalet Ağaoğlu’nun “Bir Düğün Gecesi”. Berna Moran bu kitabın 12 Mart romanlarının en iyi örneği olduğunu söyler. Ayrıca, romandaki modern özelliklerin altını çizerek onu 1980 romanları için bir kaynak olarak görür. (Moran 2004:33-34)

Kitap 1972 Kasım’ındaki bir düğün gecesini konu alır. Kitabın tamamı karakterlerin iç monologları ve geçmişe dönüşleriyle ilerler. Birçok kahraman olmasına rağmen ana kahramanlar Tezel ve Ömer’dir. Tezel alkolik bir sanatçı, Ömer ise İstanbul Üniversitesi’nde ekonomi hocasıdır. Vurgu yapılan diğer karakterler ise evlenmek üzere olmasına rağmen hâlâ Ömer’i seven Ayşen ile İstanbul Üniversitesi’nin en radikal sosyalist öğrencisi olmasına rağmen Yıldız adında burjuva bir kıza âşık olarak onunla evlenen ve zamanla burjuvalaşan Tuncer’dir.

Bu kitabın “Yaralısın”dan ayrılan yönü hapis ve işkence temalarını kurgunun merkezine koymaması. Hapishanelerin, polis şiddetinin ve darbenin yarattığı paranoyak atmosfer kitapta yer alsa da üzerinde asıl durulan nokta burjuva gençliğin nasıl sosyalist olduğu ve darbeden sonra umudunu nasıl tamamen yitirdiğidir. Kitapta kimse mutlu değildir ve herkes kederlidir. Herkes kendi iç dünyasında kaybolmuştur. Tezel otuzlu yaşlarda, Ömer ise kırk beş yaşlarındadır. Yani ikisi de 1950’leri ve 1960’ları gören eski devrimcilerdendir. Ayşen ve Tuncer onlardan daha gençtir; Ayşen yirmi iki yaşındadır, Tuncer’in de onun fakülte arkadaşı olduğunu düşünürsek yakın yaşlarda oldukları sonucuna varabiliriz. Tezel'in ve Ömer’in aksine onlar 68’ kuşağının orta yaşlıları değil, gençleridir.

Romanda, 68 hareketi birçok defa özellikle Tezel’in ağzından eleştirilir. Tezel devrimcilerin halkı özgürleştirmek istediklerini fakat bireysel özgürlükler için hiçbir şey yapmadıklarını söylüyor. Bir çifti asla kucaklamadıklarını, suya asla kıyafetleriyle atlamadıklarını, taksi şoförlerine hep istedikleri parayı verdiklerini, daha azını vermek için kavga etmediklerini çoğunu vermenin de akıllarından geçmediğini söylüyor. (Ağaoğlu, 1994: 40) Bu eleştirisiyle Tezel, hareketin yetersizliğinin altını çizer. Ek olarak, herkesin görev almak için her şeyi terk ettiğini ve herkesin herkese ne yapması gerektiğini söylediğini, bunun da faşistlere özgü bir tutum olduğunu belirtir. (A.g.e. 53)

Burjuva ailelerden gelen ve sosyalist olmak isteyen gençlerin yabancılaşması da romanın önemli temalarından biridir. Ayşen çok zengin bir ailenin kızıdır fakat genç bir sosyalisttir. Öbür sosyalistler Ayşen’in varlığını kabul etmezler. Ona karşı her zaman kaba ve huysuzdurlar. Eski erkek arkadaşı Uğur bile Ayşen’e bağırarak “O babadan, o anadan devrimci kız mı çıkarmış?” der. (A.g.e. 248) Öbürküler de Uğur’a “burjuva kızın” onları rahat bırakmasını sağlamasını söylerler. Hatta, Ayşen’le olan ilişkisini bitirmezse Uğur’u aralarına kabul etmeyecekleri tehdidini savururlar. (A.g.e. 249) Kısaca, Ayşen’in devrimci harekete katılmasını istemezler çünkü o burjuva bir aileden gelmektedir. Bununla beraber Ayşen’in ailesiyle de sorunları vardır çünkü onlar da biricik kızlarının sosyalist olmasını istememektedirler. Ayşen karakterine bakarsak sosyalist harekete katılmak isteyen burjuva kökenli gençlerin de yabancılaşmasına şahit oluruz. Ahmet Alver, Ayşen’in hem sosyalist gruplara girme konusunda hem de anne-babasının sevgisini kazanma konusunda başarısız olduğunu belirtir. Bu yüzden bir tümgeneralin oğluyla (Ercan) evlenir ki ailesi zengin ve saygıdeğer bir damatla mutlu olsun. En azından, aile içerisindeki başarısızlığını yok etmeye çalışır. (Alver 2011:27)

Hem “Yaralısın”da hem de “Bir Düğün Gecesi”nde benzer temalara rastlarız. İşkence ve hapis temaları “Bir Düğün Gecesi”nde de vardır fakat ayrıntılara inilmez. Tezel gençken, illegal şekilde işkence gören insanların yazdığı notları Londra’daki bir “arkadaş” ile paylaşma görevi alır. Tezel’e bu notları veren devrimciye göre bu yazılar faşizmin insanlık dışı yüzünün bir kanıtıdır. O ve diğer devrimciler bu notların çok etkili olacağına tüm kalpleriyle inanmaktadırlar ama Londra’daki “arkadaş” notları aldığında hiç etkilenmez. Tezel’e bunların bir işe yaramayacağını, bunun gibi birçok yazıya sahip olduklarını söyler. Buradan hareketle, genç devrimcilerin saflığını ve romantikliğini de görmek mümkün. Notları okuyan Tezel, göğsüne elektrik verildiğinde ya da anüsü bir sopayla taciz edildiğinde ne yapacağını düşünür...

Ayrıca, yazar eğitimli gençler ile işçiler arasındaki çatışmaya Ali Usta’nın ağzından değinir. Ali Usta, televizyon tamircisidir. Eğitimli değildir fakat hayat tecrübesi vardır. Bu sayede sorunlarını kendine has felsefesiyle çözer. Tuncer ile olan konuşmasında, Tuncer onu devrimci hareketi küçümsemekle suçlar fakat Ali Usta hareketi küçümsemediğini söyler ve şu yorumu yapar:

“Küçümsediğim falan yok. Olduğu kadar büyümsüyorum. Sizlersiz olmaz, ama yalnız sizinle de hiçbir bok olmaz.” (Ağaoğlu, 1994: 169)

Ali Usta, işçi sınıfına mensup bir kişi olarak tıpkı Tezel gibi hareketin dar görüşlülüğünü eleştirir. Sadece üniversite gençliğinin yetmediğini, hareketin köylüyle ve işçi sınıfıyla buluşmasının elzem olduğunu söylemek ister. Bu buluşma gerçekleşmez çünkü kimse değişmek istemese de herkes bir şekilde değişmiştir. Ayşen devrimci olmak ister fakat dışlandığı için yabancılaşır. Tuncer, radikal bir sosyalist olmasına rağmen âşık olduktan sonra kendine ve savunduğu değerlere yabancılaşır. Yıldız’la evlendikten sonra ideallerini kaybeder ve Lozan’da kayın pederinin ekonomik desteğiyle doktorasını yapmaya başlar.

Aynı zamanda Tuncer, Ömer’in eski bir öğrencisidir. Ömer, sosyalist öğrencilerin saygı duyduğu tek hocadır çünkü kendisi de sosyalisttir. Ancak, sol görüşlü öğrenciler üniversiteyi işgal etmeye kalktıklarında onları kibarca eleştirir ve işgalle hiçbir şey kazanamayacaklarını, daha iyi devrimciler olmak için daha çok okumaları ve daha çok çalışmaları gerektiğini belirtir. Ömer’i ilk eleştiren Tuncer olmuştur. Ayağa kalkarak Ömer’i sisteme tapmakla suçlar. Hareketin eleştirilere karşı anlayışlı olmadığını bütün solcu öğrencilerin kahramanı olan Ömer’in üniversite işgaline karşı olduğu için bir anda bütün sosyalist öğrencilerin nefretini kazanmasıyla anlarız.

Düğüne eşi Yıldız’la gelen Tuncer, Ömer’i görür. Hocası karşısında oldukça utanır çünkü artık bambaşka bir insandır. Üniversiteyi işgal etmek isteyen eski kıyafetli radikal solcu değil, kaliteli bir takım elbise içerisinde Lozan’da doktorasını yapan bir burjuvadır artık. Gece boyunca Ömer’le konuşarak nasıl değiştiğini anlatmak ister fakat Ömer bunu görmezden gelir. Tuncer hem kendine hem arkadaşlarına hem de hocasına yabancılaşmıştır.

Moran, romanın karakterlerinin dönemin tipik insanları olduğunu ve içinde bulundukları durumların da tipik olduğunu belirtir. İlaveten, Ercan ve Ayşen’in evliliğini burjuvazi ve ordu arasındaki iş birliğinin bir simgesi olarak değerlendirir. (Moran 2004: 35)


Böylelikle, roman 68 hareketinin eleştirisi olma niteliği kazanır zira farklı sınıflardan farklı insanları karşılaştırır ve devrimci gençlerin neden yenildiklerini açıklar ama bu yenilgiyi kabul edemeyen Tezel alkolik olmuştur. Romanın ilk cümlesi olan “İntihar etmeyeceksek içelim bari!” Tezel tarafından sık sık tekrar edilerek "leitmotif" haline gelir. Ancak, düğünün sonunda Tezel fikir değiştirir ve yaşamak istediğini anlar. Gece boyunca umutsuz gibi görünen Ömer ise gecenin sonunda umudunu geri kazanır. Yazar, okura Ömer’in yeniden doğuşunu hissettirmek ister. Kitaba hâkim olan karanlık ve umutsuz atmosferi ümitvâr bir son ile yıkmayı amaçlar fakat Moran bu sahneyi yeterince ikna edici bulmaz. (A.g.e. 246)



“Yenişehir’de Bir Öğle” vakti ise darbe sonrasında Ankara’da ne olup bittiğini öğrenmek için önemli bir kitap. “Yaralısın”ın aksine, işkence, polis şiddeti gibi temalar kitapta pek vurgulanmaz. Halbuki Sevgi Soysal kitabı yazmaya 12 Mart döneminde hapishanede başlamıştır. (Yüce 2010: 1418) Kitapta, Ankara’daki kültürel ve ekonomik sahalardaki ani değişimleri görebiliriz. Kitabın ana kahramanları Doğan, Olcay ve Ali’dir. Doğan sanata meraklıdır ve bir gün Ankara’nın fakir bir semti hakkındaki belgeselini gösterirken Ali’yle tanışır. Ali, onu uzunca fakat kibarca eleştirir. Doğan bundan çok etkilenir ve Doğan’ın zengin, Ali’ninse fakir bir aileden gelmesine rağmen kısa zamanda dost olurlar. Olcay, Doğan’ın kız kardeşidir ve Ali’ye âşık olur. Bir müddet sonra çıkmaya başlarlar. Şu nokta önemlidir ki Ali, Olcay ve Doğan’ın hayatlarını değiştirmektedir. “Bir Düğün Gecesi”nin aksine, burjuva sınıfından gelen ve sosyalist olmak isteyen gençler işçi sınıfından gelen genç bir sosyalistle gayet iyi anlaşırlar. Ali’nin başkaları hakkında ön yargıları yoktur. Ne Doğan ne de Olcay, Ayşen’in yaşadığı zorlukları tecrübe etmezler ve küçük uyarılar yaparak onları gerçek birer sosyalist haline getirecek akıl hocalarını bulmuş olurlar.

Doğan ve Olcay’ın ailesi Ayşen’in ailesini anımsatır çünkü iki aile de burjuva sınıfını temsil eder. Doğan ve Olcay’ın büyükbabaları zamanında milletvekilliği yapmıştır. Bu sebeple anneleri Mevhibe Hanım fanatik bir CHP’lidir. Aynı zamanda katıdır. En sevdiği kelimeler kural ve disiplindir. Her değişimden korkar, evdeki en küçük değişimi bile tasvip etmez. Oysa çocukları “değişim”in bir parçası olmak istemektedirler, ne olduğunu bilmeseler de bir şeyleri değiştirmek istemektedirler. Kitaptaki ebeveynler genellikle tutucudur ve değişimden korkarlar. Mesela, Necip Bey’in oğlu tipik bir 68 kuşağı gencidir ve Necip Bey’in gözünden sol hareketin değerlendirmesi şu şekilde yapılır:

“Kızı, hiçbir sorusuna karşılık vermiyor; oğlu saç uzatıyor, acayip bıyıklar bırakıyor, odasına Fidel Castro’nun resmini asıyordu; inat için yapıyor bunları, hepsi inadına. Oysa liberal bir adamdı Necip Bey, öyle sayardı kendisini, her sabah İsviçre gazetesi okumayı ihmal etmezdi. Komünizmin ne olduğunu, kimlerin komünist olduğunu bildiğini iddia ederdi. Bu modası geçmiş bir amele diniydi; bir zamanlar Avrupa’da fırtınalar koparmıştı ama, Avrupalılar gereken tedbirleri almışlar, açgözlü ameleyi doyurarak haset beyinlerini bu dogmatizmin karanlığından kurtarmışlardı. Şimdi de bazı şımarık gençler yeniden bu modayı keşfetmişlerdi, ama önemi yoktu bunun, sonunda babalarının paraları kendilerine kalınca, ya da çalışmaya başladıklarında bu gençlik çılgınlığını unutacaklardı mutlaka. Ama oğluna da ne oluyor? Türkiye’de işçinin durumu başkaymış…” (Soysal, 2016: 60-61)

Mevhibe Hanım’ın görüşü de muhtemelen Necip Bey’inkiyle aynıdır. Böylece, 68 hareketinin ana özelliklerinden birini görmek mümkün: Aileye başkaldırmak. Necip Bey’in oğlu, Doğan ve Olcay, aileye, aynı zamanda iktidara ve toplum normlarına başkaldırırlar. Necip Bey gibi savurganlara, Güngör Bey gibi sonradan görmelere ve işçinin emeğini sömürerek kolay yoldan para kazanan herkese karşıdırlar. Kısaca “Yaralısın”daki gibi sisteme karşıdırlar. Kitaptaki en önemli tema, değişim ve status quo arasındaki çatışma, yani devrim ve sistem arasındaki çatışmadır. Mehtap ve Hatice Hanım bu çatışmayı belirgin bir şekilde ifade ederler. Mehtap, ailesi işçi sınıfına mensup genç bir kadındır ama yılmadan çalışarak bankada memur olmuştur. Mehtap’ın sistemle baş etme şekli çalışmaktır. Sık sık gördüğü bir rüya, çalışmanın sistem karşısındaki anlamsızlığını ona hatırlatır. Küçükken gördüğü bu rüyada yaşlı bir kurt geçimini sağlamak için çok zor şartlar altında çalışan Mehtap’ın babasını öldürür:

“Birileri, ağabeyi ya da başkaları, ama mutlaka birileri ihanet etmişti. Mehtap’ın bütün çocukluğunu, inanç ve çabalarını hiçe indirgeyen, gözünü bile kırpmadan düşündeki yaşlı kurdu babasının üstüne salan birileri vardı.” (A.g.e. 70)

Böylece, “bazı insanların” Mehtap’ın hayatıyla oynadıklarını ama Mehtap’ın onları tanımadığını anlıyoruz. Aynı insanlar Hatice Hanım’ın hayatıyla da oynamaktadırlar. Hatice Hanım emekli öğretmendir. Hayatının amacı günlük ihtiyaçlarının hesabını yapmak ve bütün kurallara uymaktır. Alacağı her şeyi kuruşu kuruşuna hesaplayan Hatice Hanım sürekli fiyatların arttığından şikâyet eder:

“Kanunları çiğnemek en büyük suçtu Hatice Hanım için, yine de çiğneniyordu kanunlar; evinin bir aylık sabun tozu için ödediği para her ay artıyordu; Hatice Hanım hep aynı ölçüde sabun tozu kullandığı, bu kanuna dikkatle, özenle ve şaşmaz bir ciddiyetle uyduğu halde, demek ki başkaları, dışarıdakiler bozuyordu kanunları.” (A.g.e. 43)

Gördüğümüz gibi Mehtap çok çalışmasına rağmen ötekiler yüzünden iyi bir hayata sahip olamaz, Hatice Hanım son derece tutumlu olduğu halde aynı ürünlere daha fazla ödemek zorundadır. Ne Mehtap ne de Hatice Hanım her şeyi değiştirmeye kadir olan gücü tanımlayamazlar. Oysa bu güç sistemdir. İşte tam da bu sebeple Ali, Olcay’ın sistemle olan bütün ilişkilerinden kurtulmasını ister:

“Düzenle bütün bağlarını koparabildiğin zaman, ki bu cesaret ister, bu cesareti gösterebildikten sonra zaten karanlıktan korkmayan biri olursun. O zaman yine beni seversen, bu sevgi kabulümdür. Tamam mı?” (A.g.e. 185)

Soysal, bunu daha iyi açıklamak için ağaç metaforunu kullanır. Doğan ve Olcay’ın bahçesindeki kavak ağacı apartman kapıcısının üstüne düşer. Yüce, bu metaforun köylülüğün ölümünü ve Ankara’nın kaybolan kimliğini işaret ettiğini söylemektedir. (Yüce, 2010: 28) Köylülüğün ölümünü sembolize eder çünkü köylüler Ankara’daki kapitalist sistemin gelişimine ne ekonomik ne de kültürel olarak direnemezler. Ankara’nın kaybolan kimliğidir çünkü Ankara artık yeni bir şehirdir, yeni bir burjuva sınıfının doğduğu bir metropoldür artık.


Bu üç kitaptan hareketle, 12 Mart romanlarının genellikle 68 hareketinin sonuçlarını içerdiğini söyleyebiliriz. 1971 darbesi o kadar şiddetliydi ki yazarlar bir “68 romanı” yaratmak için gerekli zamanı bulamadılar. Darbeyle birlikte toplum hayatına giren yeni temalara yönelerek 68 kuşağını satır aralarında anlattılar. Harekete eleştirel bir tavır takındılar ve hareketin eksiklerini tespit etmeye çalıştılar. Romanlarını gerçekçi yazdılar. Bu sayede okuyucu bilmediği bir dünyayla tanıştı; hapishanelerin, işkencelerin, tutuklanmaların dünyasıyla… Özellikle son iki romanda görüldüğü gibi gençler, sistemin kuklası olmayı reddettiler ve ilk olarak ailenin status quo’sunu yıkarak işe başladılar, sonra da iktidara karşı ayaklandılar. Hareketin talihsizliği farklı sınıfları bir araya getirme noktasında yetersiz olması ve karşılarındaki gücün şiddetle beslenen eziciliği gibi gözüküyor. Bu yüzden gençler “pasif bir mağlubiyet” yaşadılar çünkü eşit şartlarda savaşılmadı. Dünyayı değiştireceklerine inanacak kadar romantik ve iyimserdiler fakat darbeden sonra umutlarını kaybettiler. İncelenen romanlarda bu karanlık ve umutsuz atmosferi görebiliriz. Bu romanları, 68’i tecrübe eden yazarların öz eleştirileri olarak kabul edersek belki daha anlamlı bulabiliriz. Böylece kendinden sonra gelen devrimcilere geçmişi anlatarak onları bilinçlendirdiler.

NOTLAR

1) Ağaoğlu, Adalet. “Bir Düğün Gecesi”, Simavi Yayınları, 1992.

2) Alper, Emin. “Reconsidering social movements in Turkey: The case of the 1968-71

protest cycle”, New Perspectives on Turkey, September 2010, Volume 43, pp 63-96.

3) Alver, Ahmet. “12 Mart Romanı Bir Düğün Gecesi’nde Ayşen Karakterinin

Yabancılaşması”, The Journal of International Social Research, Volume 4, Issue 16,

Winter 2011.

4) Belge, Murat. “Edebiyat Üstüne Yazılar”, Yapı Kredi Yayınları, 1994.

5) Moran, Berna. “Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış III: Sevgi Soysal’dan Bilge

Karasu’ya”, İletişim Yayınları, 2004.

6) Öz, Erdal. “Yaralısın”, Can Yayınları, 2011

7) Sever, Çiğdem. “Geçmişle Hesaplaşmaya Bir Örnek: 12 Mart Romanları”, Atılım

Üniversitesi Yayınları, 2011.

8) Soysal, Sevgi. “Yenişehirde Bir Öğle Vakti”, İletişim Yayınları, 2016.

9) Türkeş, Ömer. “Romanda 12 Mart Suretleri ve ’68 Kuşağı”, Birikim Dergisi, No: 132,

April 2000.

10) Yalçın, Alemdar. “Cumhuriyet Dönemi Çağdaş Türk Romanı 1946-2000”, Akçağ

Yayınları: 2005.

11) Yüce, Sefa. “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti”, Turkish Studies, Volume 5/2, 2010.

  • Instagram

İletişim: matkapdergisi@gmail.com

Instagram: @matkapdergi

Twitter: @MatkapDergi

Facebook: DergiMatkap