“Antilop ve Flurya” bir vahiydi.


Margaret Atwood: “Kurgunun bazı yönlerinin hayat bulması korkutucu.”


Elif Asena GÜVEN

e.asenag@gmail.com



10 yıl önce, Margaret Atwood çarpıcı bir üslupla dünyanın sonunu getirdi. “Antilop ve Flurya” bir vahiydi: Toplumun son derece yanlış yola sapmasının korkunç bir tasavvuruydu. Aynı zamanda klasik distopya romanı “Damızlık Kızın Öyküsü”nün yazarı Atwood’un yaşayan en iyi roman yazarlarından biri olduğunu hatırlatmak gerekli.



DelliAddem üçlemesinin ilk cildini, “Antilop ve Flurya” ile eş zamanlı yayımlanan, çarpıcı anlatımıyla tamamen farklı bir hikâye sunan “Tufan Zamanı” takip eder. DelliAddem’in ertesi hafta yayımlanmasıyla, onun “susuz tufan”ı gezegeni temizledikten ve ardında korkunç domuzların mesken ettiği bir tabiatta hayatta kalmaları için yalnızca bir avuç insan bıraktıktan –ya da en azından bizim bildiğimiz bir avuç- sonra sonun uyanışında ne yaşandığını açıklayarak destanını sonuçlandırır. (İnsan organlarını üretmek için genetiği değiştirilmiş kızgın domuzlar.)


Bu üçleme modern edebiyattaki en etkileyici eserlerden biri ve insanlığın azami başarısızlıklarının en büyük kanıtı fakat aynı zamanda mükemmel umutların da dokunaklı merasimi. Dobra ve nahoş kitaplar hem oldukları gibi eğlenceli hem de güzel. Bilim kurgunun bütün kurşunları ve inşaları gelecekte dünyanın bu kurgulardan biri gibi olabileceğini gösterir. Maddiyatın öneminin azalmasıyla kendimizi bulabileceğimizi, etrafımızda olanlarla daha iyi yaşamayı öğrenebileceğimizi gösteren oldukça gerçekçi romanlar aslında.


Atwood, sıcak ve güneşli canlı bir öğle vaktinde Toronto’da iyi bir yerdeki Annex Mahallesi’ndeki evinin yanı başında –bir saat geç vardığı hareketli bir kafenin avlusunda- benimle buluştu. Konuşurken genelde muzipti ve beni sorguluyordu. Ancak bazen biraz düşmanca bir tavırla, ilgisini çekmeyen bazı soruları görmezden gelerek istediği sorulara yanıt verdi.


Bu süreçte eserini anlatan belli başlı temaları açıklayarak ortaya koydu. Bunların arasında; “feminizm”, “ütopya” ve “kıyamet” var. "Benim gibi şimdiye kadar yaşananları ön görenler varsa onları peygamber olarak düşünmek gerekir. Belki de gelecek nesiller böyle düşünmez."


DelliAddem’in sonlarına doğru karakter, cinsiyet rollerinden nefret ettiğinden yakınıyor. Kadın ana karakter Toby, şikayetçi olan kişinin bu rolleri bırakmasını söylüyor. Öte yandan, bu kitapların feminizm ile ilginç bir ilişkisi var. Feminizm sizin için her alanda gördüğünüz bir konu mu?


Ne? Kızlar, erkekler; erkekler, kızlar meselesi mi?

Bir deyişle öyle.


Okullarda hem kızlar hem de erkekler için farklı iki giriş kapısının bulunduğu bir nesilden geliyorum ve yanlış kapıdan girerseniz başınız büyük beladadır. Bu, daha ziyade “Erkek çocuklar neyden yapılır?” ninnisindeki gibi bir şey: yaramaz oğlanlar kızların saç örgülerini çekmezdi, kendi Bizansları ve kötü entrikalarıyla meşgul olanlar tabii.


Ben hiç bu şekilde bir nitelendirmeye maruz kalmadım. Herkes bir bireydir. Evet belki belirlenmiş bir yolun olması beklenir. Ama bu, onların o yoldan gideceği anlamına gelmez. “Gurur ve Önyargı”da Leydi Catherine çok kötü biriydi ama yine de bir kadındı. Ve bizler Elizabeth Bennet’ın ona haddini bildirerek defolup gitmesini ve kendi işine bakması gerektiğini söylediğinde tatmin oluruz. Ve bu kadınlara özgü bir şey. Feminizmin teorileri ile hiçbir alakası yok. Sınıfsal sistemle ve kişinin kendisini bir birey olarak ifade etmesiyle ilgili.


Kitabın ilerisinde, Toby'nin geleneksel kadın rolüne bürünmeye, şüphelerin ve kıskançlığın olduğu gibi ortaya çıkmasına karşı olan üstünlüğünün belirdiği anı büyüleyici buluyorum.


Bu geleneksel değil. Bu sadece insan. Aslında bu ilkelce. Hiç köpeğiniz oldu mu bilmiyorum. Peki hiç iki köpeğiniz oldu mu? Eğer köpeklerden birini severseniz diğerinin de anında oracıkta biteceğini ve sevilmek isteyeceğini biliyor musunuz? Hep hesabını tutarlar. Bunu küçük çocuklar da yapar: “Benim payım ne kadar?” meselesi. Yetişkin olduklarında, her şey ne kadar hak talep edecekleriyle ilgilidir. “Kıskanç olmamam gerektiğini kendi insan ilişkilerimden biliyorum ve hiçbir vaat verilmemesi gerektiğini de…"


Şu sıralar ilgimi en çok çeken şeylerden biri de en feminist olan kitaplardan bazılarının erkekler tarafından yazılması. Stephen King’de iki büyük imkânsızlık vardır. Biri kadın olmaya niyetlenmek diğeri ise çocuk olmaya niyetlenmektir. "Ejderha Dövmeli Kız" üçlemesi: eğer bunu bir kadın yazmış olsaydı nefret dolu ve erkek düşmanı olarak itham edilirdi. Yani bu tarzdaki en sert kitapları erkekler yazıyor aslında. Bu bana kadın davranışlarının en uç eleştirisinin, eğer “fahişe” tarzında bir şeyler değilse, yine kadınlar tarafından yazılacağı kadar garip geliyor.


Etkin bir şekilde feminist bir eser yazma fikri ilginizi çekmiyor mu?


Hayır, bu terimin kendisinin lastik gibi olmasıyla alakalı. İnsanların tam olarak bununla ne kast ettiğini anlamak çok zor. Mesela “feminist” diyorlar. Bu tüm kadın karakterler iyi ve tüm erkek karakterler kötü mü demek şimdi? Buna gerçekten inanabilir miyiz? Muhtemelen hayır, bir çeşit "başka gezegen" türünde bir bilim kurgu değilse tabii. Bu kadınlar için nahoş olan yollar keşfettiğimiz anlamına mı geliyor? Belki de öyledir.


Ama yine de hayatın birçok erkek için hoş olmadığına gerçekten inanıyor muyuz? Hayat aslında birçok erkek için oldukça rahatsız edici. Bu ne anlama geliyor? Tam olarak aradığımız şey ne? Bu grubun özelliklerinin ayrımı şurada dursun, bir köşede de diğeri; bu dikkatli bir inceleme sunmaz. Mesela, bu kadınların birey olarak görülmesine imkân veren yasalar olmamalı demek mi? Hayır, kadınların birer birey olarak temsil edilmelerine olanak sağlayan kanunlar olmalı. Bu olağanüstü bir bakış açısı değil. Tarih boyunca geriye giderseniz ve o zamanlarda tartışılan her türlü konuya oy verebilirseniz, bizim toplumuzdaki pek çok insan feminist olduğu ortaya çıkan taraf için oy verebilirdi. Kadınların okumasına izin verilmeli mi? Kadınların iş sahibi olmasına izin verilmeli mi? Kadınların kendi paralarını kontrol etmelerine izin verilmeli mi?


Romanın başlarında bir karakterin mükemmelliğin bedeli olduğuna dikkat çektiği bir an var ama bunun bedelini kusurlu olan ödüyor.


Bu bir bakıma doğru. Ben aynı zamanda mükemmel olanın da ödediğini düşünüyorum.


Bu üçlemenin büyük bir kısmı aşırı mükemmelliğe ulaşmaya çalışırken nelerin umulmadık bir biçimde ters gidebileceği hakkında. Toplumsal ve bireysel olarak gelişme arzumuzu fazla ileri gitmenin getirebileceği vahametlerle nasıl dengeleyeceğiz?


Bu bir ütopya sorusu. Her ütopya –sadece edebi olanları ele alalım- aynı sorunla karşı karşıya kalır: bir türlü uyum sağlayamayan insanlarla ne yapmalıyız? Bunu gerçek olanlar da yapar. Nasyonel sosyalizmin kendini bir ütopya olarak sunduğunu unutmayalım. Her şeyin mükemmel olduğu o harika geleceğe erişmek için yerdeki deliğe kimi tıkacaksınız? Her biri, edebi olanlar dahi, Thomas More ile başlayıp bununla yüzleşmeli. En sonunda uyum sağlayamadığı için Gulliver’den kurtulmaya karar verilen Jonathan Swift’in "Houyhnhnms" ütopyası bile buna dahil. Orada olamaz. Gitmek zorundadır, ondan çok hoşlanmalarına rağmen. Güle güle sana.

Ancak, bir dizi arzu edilen giderek artan gelişmeler arasındaki çizgi nerede…


…ve bir ütopya? Ütopya genellikle ayrıntılı bir tasarıdır: Her şeyi nasıl yürüteceğimizdir, her şeyin nasıl uyum içinde olacağıdır. Edebi ütopyalarda genel olarak, her şeyin çoktan oluşturulmuş halini gösteren bir yolcu, gözlemci vardır. Çoğunlukla bu gelişim aşamalarını görmezsiniz. Ve benim “kanalizasyon sisteminde dolaşmak” dediğim problem karşınıza çıkar. En kötü ihtimalle, daha düşük olan toplumlarda kanalizasyon sistemiyle bu şekilde uğraşırsınız. Bu genellikle işin sıkıcı kısmıdır; anlatı problemlerine yol açar.


Bunu nasıl ilgi çekici hale getirirsiniz?


Bunu yapmanın birçok yolu var. 19.yüzyıl ütopyalarının pek çoğu öncelikli olarak rehberlik eder. Bu eserler böyle fikirlerin gerçekten uygulanması gerektiğini düşünen insanlar tarafından yazıldı. Nasıl olacağını göstermek adına bazı kurgusal yapılar eklediler. Ardından daha uç ve daha az gerçekçi örnekler, W.H. Hudson’ın "Bir Kristal Yaş"ında olduğu, muhteşem bir William Morris tarzı, insanların ormandaki mozaik camlı evlerinde durmadan dokuma yaptığı bir toplum gibi.


Ama vurucu nokta kimsenin seks yapmamasıdır –bu berbat şeyi yapmak zorunda kaldıkları için herkesin acıdığı anne ve baba olarak adlandırılan iki trajik figür haricinde kimse buna ilgi bile duymaz. Sonrasında bahtsız anne doğum yapmak olarak adlandırılan korkunç şeyi yapmak zorunda kalır. Fakat bu bir trajedidir çünkü geçmişten gelen yolcumuz neden bahsettiği hakkında hiçbir fikri olmayan bu güzeller güzeli bakirelerden birine aşık olur –“Ne yapayım dedin?”


Bu kitapta ve tabii "Tufan Zamanı"nda manevi bir hayatta kalma hareketi, ütopik bir vizyon var, Tanrı’nın Bahçıvanları…


…yani, gücü (kaleyi) ellerinde tutuyorlar. Ama bu tür bir düşünce çok uzun zaman önce mitolojide oluşturulmuştu. Deucalion’ın tufanı, Nuh’un tufanı. Gılgamış’taki Utnapiştim tufanı. Belirli bir miktar insanı ortadan kaldıran buna benzer şeyler hep vardır. Aslında, Homeros Truva Savaşı'nı, Zeus’un bir noktada çok fazla insan olduğunu ve bir kısmından kurtulmak gerektiğini söylemesi üzerine sunar. Ama her zaman yeni başlangıçların tohumu vardır. Hiç kimse her şeyin yok olup gideceğini ve ortadan kalkacağını söyleyecek kadar ileri gidemez.


DelliAddem’de gücü (kaleyi) tutan insanlar kendilerini kelimenin tam anlamıyla sınırlarının dışına çıkan şeylerle sistematik olarak uyumlu hale getiriyorlar. Sınırları var, düşmanları var ve sonunda kendi kendileriyle müttefik oluyorlar.


1491’i okudunuz mu? Ölüm oranının yüzde 95 gibi bir şey olduğu, Kuzey ve Güney Amerika’nın 1491’deki hali hakkındadır. Muhtemelen insan soyunun tükenmesinin şimdiye kadarki en şiddetlisidir. Kara Ölüm en sonunda yüzde elliydi. Yüzde doksan beş gerçekten çok büyük bir oran. Fakat bu mitokondriyal DNA’yı telafi etmeyi bilen insanlığın verdiği ilk savaş değildi. Her türde olduğu gibi bizim de iniş ve çıkışlarımız oldu. Eğer turnalara bakarsanız dünyada 25’e kadar düştüler; şimdi ise sayıları 600’ü buldu. Şimdi bunlar bir şekilde kendi içlerinde melezleşecek. Bu bir problem.


Yani bu zor zamanlar yeniden mi gelecek?


Ben bir peygamber değilim. Benim söylemek istediğim; pek çoğunu öldürebilirsiniz fakat en sonuncusunu da öldürene kadar… Tâ ki en son parçayı da öldürene kadar… Bu biz de dahil her hayvanın gerçeğidir.


Peygamber olmamak için garip bir ay, bu üçlemenin ilk iki kitabında doğru tahmin ettiğiniz pek çok şey: laboratuvarda üretilen et ve domuzlarda insan organlarını üretmek için Japonya’da onay haberleri verildi.


Olabileceğini söylediğim gibi, ilk önce böbrekleri üretecekler. Bir hayvanda asla insan korteks dokusuna sahip olamayacağınızı söyleyen bu yasayı bir noktaya yerleştirmeye çalışıyorlar. Hayal etmeye devam edin. Birileri bunu mutlaka yapacak. Sadece ne olacağını izleyin.


Bu geleceğe yönelik olan ve bu kadar uzun süren bir proje üzerinde çalışmanın garip gerçeklerinden biri olmalı…


Bunun gerçekleştiğini görmek, biliyorum, korkutucu. Ama her zamanki gibi, daha en başında henüz işlemde olmayan hiçbir şey koymadım. Soru “Bunu yapabilecekler mi?” yerine “bunu yapmaya devam edecekler mi?” idi. Ve cevabı “Evet”.


Röportajın Orijinali için tıklayın.

  • Instagram

İletişim: matkapdergisi@gmail.com

Instagram: @matkapdergi

Twitter: @MatkapDergi

Facebook: DergiMatkap