Bilmenin Kısır Döngüsünü Aşmak: Bilmemek


Müge GÜLMEZ

gulmezmuge@gmail.com

instagram.com/mugegulmez








"Michel Foucault – Özgürlük ve Bilgi: Fons Elders’le Söyleşi" 2021 yılında Sel Yayıncılık tarafından yayımlandı. Röportaj türündeki kitap Lynne Huffer'in giriş yazısını, Fons Elders’in önsözünü, Lynne Huffer’e yanıtını ve röportajdan tam kırk yıl sonra kaleme aldığı Geçmişe Dönük Yorumlar başlıklı bölümünü içeriyor. Utku Özmakas tarafından Türkçeye çevrilen kitap, Foucault’un Noam Chomsky ile yaptığı “adalet” tartışmasının iki buçuk ay öncesine dayanıyor. Özgürlük ve bilgi arasındaki doğrusal ilişkiyi sorunsallaştırmakla kalmayıp evrensel ama baskıcı olmayacak bir bilginin mümkün olup olmadığı üzerine düşünmemize olanak sağlıyor.




Elders, Lynne’a cevabına -hem Chomsky’nin hem de kendisinin- düşünce sisteminden Foucault’yu ayıran temel noktanın onun insan doğasını reddetmesi olduğunu söyleyerek başlar. Bu husus, Foucault’nun düşünce sistemini anlamada kilit bir öneme sahip. Huffer kendisi ve Chomsky adına bunu şu şekilde açıklar: “Muhatabı Aydınlanma idealinin mükemmelliğinin peşinde koştururken, Foucault, “biz Batılılar”ın ‘kendilerini kandırdıklarında’ ve mutlak peşindeki bu arayışın zulme yol açtığında ısrarcıdır.” (s.18)


Röportaj, evrensel bir bilginin ve mutlak özgürlüğün mümkün olup olmadığı tartışması üzerine başlar. Foucault bu tartışmayı deliliğin tarihi üzerinden kavramsallaştırır. Deliliğin 19. yüzyılın sonuna kadar bilimin nesnesi olmadığını; yani Ortaçağ veya Rönesans boyunca toplumun delilerle birlikte yaşadığını fakat delilerin burjuva sınıfı tarafından faydasız görülmesiyle birlikte bu insanların hapishanelere kapatıldığını ve deliliğin yine bu sayede bilgi formunu aldığını söyler. Yani aslında bir “dışlama” sonucu delilik incelenebilmiş, deliler bilimin öznesi haline gelebilmiş ve nihayetinde de bilinmiştir. Foucault’nun delilik üzerine yaptığı bu tarihsel araştırmayı Frans Hals’ın “The Women Regents” tablosu üzerinden açıklaması ilham verici:


“Tabloda bir masanın etrafında işini yapmakta olan, yani bir düşkünler evini yöneten yaşlı beş kadın vardır. On yedinci yüzyıl ve daha sonra da on sekizinci yüzyıl boyunca görülen bu evler, toplumsal açıdan değersiz insanları, yani toplumun baş belalarını kapatmak için kullanılıyordu. Bu kadınlar aslında toplumumuzun akla dayanan düşünme biçimini delilikten ayırma biçiminin bir ifadesidir. Resmin merkezinde kapalı bir yelpaze görürüz. Bu yasaklanmış bütün hazların, toplumun kendi üzerine katlanmış faydasızlığının simgesidir. Resmin iki yanına baktığımızdaysa sağdaki kadının elinin altında büyükçe bir kayıt defteri tuttuğunu görürüz; bu hayatın ve şeylerin muhasebesini simgeler. Sol tarafa bakınca, oradaki kadının avucunda da bozuk paralar olduğunu fark ederiz; yani temelde Batı’nın hesap tutmaya dayanan ekonomisini. Bu kadınlar el birliğiyle delilik deneyimini hasıraltı eder. İşte delilik bilimi tam da bu noktadan sonra geliştirilebilmiştir.” (s.37-38)


Foucault 17., 18. ve 19. yüzyılda hâkim olan iki görüşten bahsediyor. İlki bilginin insanı özgürleştireceği; yani, insan ne kadar çok bilirse o kadar özgür olur savı. İkincisi insan önündeki engellerden (din, yasaklar ve ahlaki/toplumsal zorunluluklar) kurtulabilirse, bilgi evrenselleşecek ve insan özgür olacak anlayışı. Bu iki sav, “insan kendini özgürleştirirse her şeyi bilebilir; her şeyi bildiğindeyse özgür olacaktır” görüşü olarak karşımıza çıkıyor Foucault’nun konuşmasında (s.43). Bu savın toplumuzun kısır döngüsü olduğunu söyler ve bu söylemi tersine çevirmeyi teklif eder: “Her şeyi bilemeyiz ve her şeyi bilmek denen bu tuhaf ödev, ancak özgür olmamamız temelinde; kendimizle, başkalarıyla, şeylerle, gerçekliklerle uğraşmamız temelinde; ayrımların, dışlamaların, boyun eğmelerin, adaletsizliklerin, vb.’nin zalimliği temelinde gerçekleştirilebilir.” (s.43) Buradan hareketle Foucault, her şeyi bilmek yerine Batı ratiosunu terk etmemiz gerektiğini söyler. Evrensel bilginin ve mutlak özgürlüğün var olup olmadığı, yani özgürlüğün bilgiyi, bilginin de özgürlüğü getireceği savı üzerine oldukça radikaldir Foucault:


“(…) deliliği anlamak için ilk önce kimin ya da neyin dışlandığına bakmak gerekir. Bu mantığı izlersek, belki de başka kültürleri – yani Batılı olmayan kültürleri, sözde ilkel kültürleri veya Amerikan, Afrika ve Çin kültürlerini vd. – anlamak için, hiç şüphe yok ki onları yalnızca marjinalleştirmenin, onlara tepeden bakmanın yetmediğini, aynı zamanda onları sömürmek, fethetmek ve şiddet yoluyla seslerini kesmek gerektiğini söyleyebiliriz. Deliliği bastırdık ve sonuçta onu biliyoruz. Başka kültürleri baskı altına aldık ve sonuçta onları biliyoruz.” (s.39)


Dahası buna, cinselliğin de bastırılıp psikoloji, psikopatoloji veya psikanaliz yüzünden bilgi nesnesi haline getirildiğini eklemekte. Hapishanelerin Doğuşu (1975) isimli kitabında da bilgi ve iktidarın birbirinden ayrılamayacak şekilde iç içe geçtiğini ve birlikte hareket ettiğini anlatır.


Foucault’a göre her şeyi bilmek mefhumu paradoksal bir cennet sorununu çıkarır karşımıza; “her şeyin hem mümkün hem de bilinebilir olduğu bir yer.” (s.44) Bu paradoksu Foucault, Nietzsche’ye referansla, tanrı yoksa ve tüm sınırlar kalkmışsa bilginin bütünlüğünün de olanaksız olduğunu vurgulayarak açıklar. Dostoyevski’nin de dediği gibi Tanrı’nın olmadığı yerde her şey mubahsa, tüm sınırlar ve kısıtlamalar kalkmış demektir ve böylesi bir yerde bilgi nasıl mümkün olacaktır? “Eğer insan kendisini özgürleştirmeyi başarabilirse bu durumda bilgiye ne olacak? Bilgisi neye dönüşecek?” (s.47) Bu bağlamda Nietzsche’nin Üstinsan’ının da bugünkü insanın yıkımından sonra gelecek olan insan olduğunu vurguluyor. Yani sınırlardan, kısıtlamalardan ve dolayısıyla bilgiden özgürleşmiş insan. “Bilinç, özne, benlik, insanın bireyselliği, insan, insani varoluş vd. bunların hepsi, bireyin muktedir olduğu deneyimleri sınırlayan biçimler değil mi?” (s.48)


Foucault’un “Aydınlanma Nedir?” (1984) isimli makalesinde de iddia ettiği gibi sorun kimliklerin dayatmış olduğu sınırlardır. Foucault bu sınırların evrensel, zorunlu ve aşılamaz olmadığını; tam tersine tarihsel ve olumsal olduğunu göstermek ister. Yani gerçek özgürleşme, bilinç ve benliğin tüm formlarından soyunmak anlamına gelir. Bu noktada varoluşçuluğa neden karşı çıktığını da açık hale getirir. Varoluşçuluk bilinç için öznelliğe bir alan açarken Foucault bunun tam tersinden, yani insanlığın sonundan, “bireyselliğin, öznelliğin, bilincin, egonun, yani bilgiyi üzerine inşa ve tesis etmeye çalıştığımız tüm biçimlerin” sona erdiği bir durumdan bahseder. Batı’nın insanı kendi öznelliğine kapatıp dışarısı ile nesnellik adı altında soyut veya ideal bir ilişki kuran bir karakter haline getirmeye çalıştığını ancak bunun artık yok olmaya başladığını söyler. Hümanizme yaptığı eleştiri tam da bu noktada anlaşılır hale geliyor.


Foucault röportaj sırasında Marxizm ve Fransız Komünist Partisi’nden, “insanın ölümü” bağlamında neden kendi özel hayatından bahsetmeyi reddettiğine kadar birçok tartışma yürütür. Neden bir varoluşçu ve bir yapısalcı olmadığını anlatırken, aksine öznenin sistematik yıkımından yana olduğunu sıkça vurgular. Foucault’a göre evrensellik düzeyine ulaşma varsayımı ancak yine kısıtlamalar, yasaklamalar ve dışlamalar üzerinden mümkün olacaktır. Artık gerekli olan “bilmemek”tir. Foucault aklın evrensel bilgi ve mutlak özgürlükle tamamlanması idealini keskin bir biçimde yıkar: “Şeyler üzerine konuşurken, onların düşündüğüm gibi olduğunu düşündüğüm için konuşmuyorum; tam da düşündüğüm gibi olmadıklarından emin olmanın bir yolu olduğu için onlar üzerine konuşuyorum” yani; “bu andan itibaren şeylerin benim dışımda bir yaşamları olduğuna, kendimi onlarda tanımak zorunda kalmayacağım bir hayat süreceklerine ya da öleceklerine kesin olarak inandığım için söylüyorum.” (s.69-70)


Bu eser teknolojinin gelişmesi ile birlikte bilginin çok daha hızlı geliştiği ve yayıldığı günümüz dünyasında da çok önemli bir yere oturmaktadır. Foucault (1975) “Hapishanelerin Doğuşu” kitabında, gözetim mekanizmasının modern kurumlarda insanı yönetmek için temel araç olarak kullanıldığını ve gözlemlenmenin farkındalığının nasıl bireyselliği baskıladığını açıklar. Yani cezanın gözler önünde verilmesinden, kapalı kapılar ardında uygulanması ve çoğunlukla da fiziksel acıya dayalı olmayan hapishane sistemine geçişin iktidarın bir strateji değişimi olduğunu anlatır. İnsanların topluca izlediği işkenceler egemenin güç gösterisidir. Ancak bir süre sonra, ölüme giden bu insanlar kalabalıkların sempatilerini kazanır hale gelir ve bu gösteriler azaltılmaya başlanır. Sonuçta başka bir iktidar teknolojisi arayışına girilir. Madem bedene müdahale etmek sorun yarattı, o halde ruha müdahale etme yöntemi denenir ve bu sayede iktidar ilişkilerinin daha verimli sürdürüldüğü görülür. Yargı sistemine dahil olan bilim insanları (psikologlar, psikiyatristler vb.) normal bir insanın nasıl olması gerektiğine karar verirler. Her bir birey gözetlenir, ölçülür ve ıslah edilir. Ancak denetim çağını ötesine geçtiğimize ve “büyük veri” tehdidi bağlamında “izlenebilirlik ve algoritmik fişlemeye vurgu yapan Frédéric Gros (2014), Küresel Pandemi maskesi altında HES kodlarıyla denetlendiğimiz, sosyal hayattan kendi isteğimizle el etek çektiğimiz ve kısıtlamaların artmasını talep eder hale getirildiğimiz bugünlerde Foucault’dan daha ileriyi görmek zorunda olduğumuzu söylerken pek de haksız sayılmaz.


Michel Foucault – Özgürlük ve Bilgi, söyleşi: Fons Elders,

Çev. Utku Özmakas

Sel Yayıncılık

120s.