Boğaziçi Hikâyeleri I


Vecdi ÇIRACIOĞLU

vecdihisar@gmail.com

instagram.com/vecdiciracioglu





“Ağa vurdu, gitti, döndü, kayığın üzerine geldi. Kayığı görünce şahlandı. Daha sonra öğrendik ki tam doksan sekiz kilo gelmişti balık hâlinde. Yani yüz kiloya iki kilosu kalmış!.. Ne derler böylesine Paşa bey?..” Paşa gülerek, “Hay Maşallah!..” dedi, “Sanki balık değil, sirk cambazı. Bir teli eksik, üzerinde yürüdüğü!”Mavişim, “Papapapapa!..” çekti ve o da gülmeye başladı. Ne de güzel gülüyordu. Gülerken küçülüyor, çocuk oluyordu.

İsmiÖbürTarafta adlı sandalıyla gelip, içeriye girdiklerinde Göksu deresi buhar tütüyordu. Düz, akıntısız suda sandal kanatları küreklerle kayarak akmıştı ve zaman, kızgın yağa atılmış unlu kıraca gibi körpeydi, taze kıvrak...

Köyden gelene kadar konuşmamışlardı. Öylesine akşamdan kalmaydılar ki sürekli esniyorlardı. Sabahın ayazı bile onları ayıltamamıştı. Mavişim titreyerek, “Kahveye gidip, Horoz İsmail’i bulacağız. Yancımız odur. Tabii kabul ederse!”

Paşa, yüzüne “O kim, neden?” der, gibi baktı. Kalkık yakaları içindeki boynunu daha da kısarak, kabanının içine adeta gömüldü. Ağzını açsa üşüyecekti!

“Anası Urumdur! Bizdendir anlayasin Pasamu! Sevmezler pek, zira bilir denizi diğerlerinden fazla. Hergele bir adamdir ama bize ait bir hergele adamdir!” dedi ve devam etti, “Önce dere içi kahvesine gidip bir bakalım gelmiş mi? Belkim ordadır? Yoksa evine gideriz. Zaten ayakaltında evi. Dere içinde kıyıda, suya bakıyor.”

Kahvenin dere rıhtımına baştankara yapmış büyükçe bir tekneye iskele yaptılar. İki yanında kalın asma kütüklerinin geniş yeşil yapraklarıyla dışarıdan bakanların içeriyi göremedikleri kapıdan girdiklerinde kahveciden başka kimse yoktu. Kahveci ocakta meşguldü. Bir şeyler uğraşıyordu. Onların yüzüne bakmadan konuştu: “Burda yok!” Şaşırdılar. Bu, baştan savmanın bir biçimiydi. O saatte oraya kim gelirse gelsin, birini sorsun, sormasın, onun tavrı bundan değişik olamazdı. Boğaz köylerinin sabahçı kahvelerinin genel lanetliğiydi bu. Çünkü, uykusuz deniz insanlarıyla uğraşırlardı. O saatte kendi köylerinde kahve dolu olurdu. Mavişim, bu durumu, “Bu nasıl sabahçı kahvesidir Pasamu? Bu köyde dedikoducu insan çok zaar!” diyerek yorumladı. Güldüler. Dışarı çıkıp, sandala bindiler. Açtılar ve kürek çekerek dere içine doğru yolladılar, Paşa suya baktı. Berraktı ve tohumlar çocukparmaklarının önünden zikzak yaparak kaçışıyorlardı. Onları gökyüzünde dolaşan başıboş kuş sürülerine benzetti. Sanki gökyüzünde uçan kuşların yansımalarıydılar. Sesler vardı ağaçlardan gelen, böcek sesleri. Paşa onları cırtlaklar sandı. Sonra günün bu saatinde cırtlakların olamayacağını düşündü. Güneş gerekti onlar için. Sesler kesildi. Yadırgadı. Çok kısa sürdü sessizlik. Sahibinin kim olduğunu bilmediği böcek sesleri tekrar başladı. Neredeyse köyünün hisar duvarlarında yankılandı sesler. Mezarlığın derinliği görünmeye başladığında Mavişim sandalı kıyıladı. Büyük bir servi ağacının nöbete durduğu, karşılıklı iki sıra diğer ağaçların taçlandırdığı arnavutkaldırımı yolun başına sandalı baştankara yaptı.

“Mezarlığa giden yol” dedi. “Köylüler buraya ‘ölüler rıhtımı’ diyor. Köylü ölüsünü yukarıdan getirir, gömer. Nehrin daha da ilerisinde, içeride Çöplük’te yaşayanlarsa öldüklerinde buraya getirilirler. Mezarlığa bu servi ağacından izin alarak, ağaçların kutsamasıyla içeriye girilir. Buradan mezarlığa girmek, derede yaşayanlar içindir. Geceleri buradan kimse geçmez. Batıl inancın gücü denilebilir buna Pasamu.”

Paşa öylece dinliyordu, sabah sabah. Birden, az önce duyduğu seslerinin hangi böceklere ait olduğunu bulduğuna dair sevindi. Onlar mezarlık böceği olmalıydılar. Böyle bir böcek türü var mıydı, bilmiyordu.

“İyisin değil mi?”

“Evet, evet iyiyim. Gün daha yeni doğdu. Beni getirdiğin yere bak. Ölüler filan falan!..”

‘Ben geceleri korkmam mezarlıktan Mavişim. Gündüzler mezarlıkların suretidir…’

“İyi o zaman. Sen burada kal. Haber verip geleyim.”

Paşa kafasını salladı. Mavişim elinde başipi kıyıya atladı. Çok eskilerden kalma az bir kısmı kalmış korkuluk demirine ipi doladı.


‘Gece, gündüz ve mezarlık… En başta gündüzleri aynı olan şeyler gece olduğunda farklı gelir insana. Bunu göz önünde bulundurmak gerekir. Gündüzleri dünya güvenlidir, parlaktır, fark edilebilirdir. Gece olduğunda tam tersi bir durum ortaya çıkar: İç dünyası karanlık, görünmeyen bir gerçeklik, ruhsuz ve şekilsiz bir yaratılıştan ibarettir. Genellikle gerçek şeylerle bir benzerliği yoktur gecenin. Dünya, geceleri bilinçsiz, gündüzleri bilinçlidir. Bu doğru mudur, yoksa yanlış mı, bilemem. Belki tersi doğrudur ama mezarlıklar, insanlara gündüzleri güven verse de geceleri hiç de öyle değildir.’


Çok zaman geçmeden Mavişim geldi.

“Çocuk çıktı kapıya. Uyuyormuş. Hazırlanıp gelecek. Bu saate kadar uyumaz ya! Beni duydu, çıkmadı kapıya. Anlaşılan, hâlâ kırgın bana geçen seferden” dedi. Gergin ipi çekti ve tek adımda başüstünden sandala girdi. İp tekrar gerildi. Paşa susuyordu. Sessizliği bozmak ve az önceki havayı yumuşatmak için Mavişim önüne bakarak konuştu:

“Horoz çok akıllı ve denizde bilgili adamdır. Denizdeki tek bir hamsinin bile ne yaptığını çok iyi bilir, sürüdeki milyonlarca hamsinin içinden birini göster, onun aklından geçenleri ‘Şıp!’ diye anlar, sana da anlatır.”

Mecburmuşçasına güldü. Arkasından, bir “Papapapa!” çekti. Paşa’da surat hâlâ bir karıştı.

Mavişim, Paşa’nın o kadar harp görmüşlüğü ve o kadar ölümcül badireler atlatmasına rağmen mezarlıktan ve konuşmasından neden etkilendiğini düşünürken, arkalarından gelen sesle irkildiler.

“Selamun aleyküm beyler! Hayrola, sabah sabah!” Horoz arkalarında dikiliyordu. Zorla konuşur gibiydi.

“Hele gel bi’ kaveye gidelim konuşalım” dedi Mavişim.

“Ne konuşacakmışım senle?”

Paşa öylece bakıyordu. Paşa’yı süzen Horoz nazlanmadı. Çekti ipi çözdü, girdi sandala iki sıçrayışta gitti, kıçüstüne oturdu. Mavişim ayakta siya yaparak kahvenin önüne kadar geldi. Büyük bir tekneye iskele yapıp, baş ve kıçtan sandalı koltukladılar. Bu arada birbirlerine ne bir laf attılar, ne de tek bir söz ettiler. Deniz, fırtına öncesi sessizliğini yaşıyordu. Paşa’nın aklına işgal günleri geldi.

‘Memleketin bütün orduları terhis edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş…’

Üçü rıhtıma ayakbastı ve kahvenin sineklikli kapısından içeri girerek masalardaki tek tük insanlara yarım ağızla selamünaleykümlerini çektiler. İçeridekilerin cevap verecek takatleri yoktu. Sanki saatlerce er meydanında güreş tutup yorulmuşlardı. Şöylesine yarım dönen başlarla gene yarım ağızla cevap verdiler. Horoz, dereyi gören cam kenarındaki köşe masayı işaret etti. Oturdular. Paşa, onlara baktığında, ikisinin de ellerine bakarak parmaklarıyla oynadıklarını gördü. Bu sakin denizin üzerinde ince yellerin estiğinin göstergesiydi. Hâlâ konuşmuyorlardı.

Çaylar geldi. Kir, kahve camlarında tül perde görevi görüyordu. Çerçevelerin üst sırası küçük rengârenk kare camlarla bezenmişti. Onlar da kirliydi. Güneşin ilk ışıkları bu kirli camlardan kırılarak cay bardaklarının üzerine düştü. Bardaklar çiçekdürbünü bir kaleydeskopun içi gibi renk renk, kıpır kıpır göz kırpıyordu. Çay, tozlu ve bulanıktı ama kıpkırmızıydı, orkinos kanı gibiydi. Güneş onların rengini açmış, parlatmış, içeni kendine çekiyordu. Çayları yine konuşmadan içerek yarımladılar. Horoz, göz kırptı, ‘Ne var? Ne istiyorsun?’ gibisinden. Mavişim, “Bilirsin Horozimu, kılıçlar başladı. Akoorlar Karadeniz’den Marmara’ya!..”

Horoz istifini bozmadan, “Gelirlerse gelsinler, bize ne? Hem ben geçen yıldan bu yana bıraktım artık kılıcı. Denizler dağ verse gene de kılıca çıkmam, yeminim var bir kerem!” dedi.

Sakin deniz küçük çırpıntılara başlamıştı.

‘Bunların aralarında tatlı bir husumet var, az sonra ortaya çıkar, dur bakalım!’

Mavişim, elinde çay bardağı yüzünü masadan kaldırmadan yavaşça söze girdi.

“Bilorsun geçen yıl avda sana haksızlık yaptık. Kabahat ben değil yanımdaki yancı deyyustaydı.”

Durdu yüzüne baktı. Horozun ibiği daha da kızararak dikilmeye başlamıştı!..

“Eee!” dedi.

“Şimdi bana senin gibi usta yancı lazımdır Horozimu. İçimde uktedir, o zaman kılıç bizim ağa değil, senin ağa vurmıştı!”

‘İşte o an… Deniz birden patladı, nereden çıktığı belli olmayan karabulutların eşliğinde…’

Horoz hışımla ayağa kalktı ve oturduğu iskemleyi kaparak, Mavişim’in tepesinde belirdi. Vurdu vuracak, “Biliyordum, biliyordum!” dedi, “balık bana vurmuştu. Gül gibi yüz elli okka kılıcımı yediniz. Bu Allah’tan reva mıdır!”

Paşa ayağa kalktı, önüne geçti.

Aynı hiddetle, “Benim de içime uhde olmuştu. Denizler av vermiş bir kere, av bol... O kılıç olmazsa diğeri ama benim avcılığıma halel verdin bre deyyus!” dedi.

Paşa’ya döndü. Bu kez, dert yanar bir edayla, “Millete makara olduk! Sardılar da sardılar günlerce kahvede” diyerek konuşmasına devam etti.

‘Demek ki tüm köylerin kahvelerinde aynı orta oyunu oynanıyor, Boğaziçi’nde…’

Bu kez Mavişim Paşa’ya dönerek, ondan medet umarcasına, “Haklıdır, ne dese haklıdır” dedi ve boynunu büktü.

‘Ne kadar güzel oynuyorlar!..’

Horoz, “Hem nerede o yancın şimdi? Bak düştün kucağıma!” dedi.

‘Deniz, fırtınayı hiç yaşamamışçasına yelkenlerini suya indirmiş, durulmaya başladı.’ Mavişim fırsatı kaçırmadı:

“Bırak o iti! Nerden bileyim hırsız olduğunu? En son bizim kaveci Tevekkel’e bir çavele çinekop yerine götü boklu kıracayı yutturmuş, o günden bu yana ortalikte görünmez…

“O zaman anlamışım, sana da bir haksızlık yapmıştır.”

Horoz’un kıvama gelmesi için Mavişim’in daha da açıklayıcı olması gerekiyordu:

“Sabahın köründe getirmiş bir çevela çinekopu kapının önüne koymuş. Tevekkel tezgâhta çay yetiştirir millete, eli ayağı doludur, bizim kave benzemez buraya.”

Horoz, “Kimdir o it? Tanır mıyım?” diye sordu.

‘Deniz iyice durulmuştu. Sahildeki Denizli horozu ötüşünü bitirmiş, geriye kaykılarak yıkıldı!’

“Yok tanımazsın, değildir bizim familyadan, kıblesi deniz değil, karadır. Hamido derler, her daim kahverengi takım elbise giyen, omuzlarını oynatarak gezen bir âdem…

“Cin gibidir bizim Tevekkel ama Hamido şeytan… Sankim, Theos getirmiştir cin ile şeytanı bir ip üzerinde oynatmaya…

“Tevekkel, ‘Hayırdır benim serseri oğlum, ne işin var senin bu saatte burada?’ diye sormuş. ‘Hiç uyumadım akıntıda çinekop tuttum, sabaha kadar. Şehirde işim var acele gitmem gerek. Vereyim balığı sana satarsın burada.’ Tevekkel cin ya, can alıcı soruyu yapıştırmış: ‘Nasıl tuttun bakim?’, ‘Yemli tuttum.’ Cevap doğrudur vre!.. Zaman ve denizin suyu avı bazen yemli verir. Tevekkel sorar, ‘Kaça veriyorsun?’ Hamido ucuz söyler ki falyanosu soksun dalyanın gelinodasına!.. Tevekkel kaçırmaz, av zokayı yutar!. ‘Bırak oraya, al paranı’ der, çıkarır parasını verir. Bir de çay yapar verir. Çayı bitiren Hamido anında yok olur ortadan. Malı ucuza kapatan Tevekkel memnun çalışır. Sabah hengâmesi geçtikten sonra balığı yıkamak için gasilhaneye götürür döker ölü kerevetine. Bir de ne görsün!.. Çevelanın üstü bir sıra çinekop, altı kıraça… Küfür kâfir çıkar gusülhaneden. Kuş çoktan kaçmıştır hâlâ gelecektir vre. Tevekkeli kimse susturamadı, döktü balıkların hepiciğini, geldikleri yere, denize…

“O gün, bugün yoktir ortalıkta bizim yancı olacak it!..

“Hem valahi, hem tallahi, hep o itin kurbanı olmişimdir. O demiştir ağdaki kılıç bizimdir diye vre!”

Horoz, “Tövbe estafirrullah” çekti ve başını iki yana çevirerek selâm verdi.

‘Deniz tamam!.. Bir ceviz kabuğuna binilip açılacak bir hale geldi.’

“Tamam çalışırız beraber ama bana bir daha, ‘Horozimu’ diye hitap etme!”

“Nedendir vre, sevgi sözcüğüdür!..”

“Etme dediysem etme. Hoşuma gitmiyor işte. Ne o öyle, horozbina der gibi…”

Horoz bir şeyler daha diyecekti. Vazgeçti. Biraz suskunluk oldu. Konuşma ihtiyacından olacak Mavişim’e göz ederek Paşa’yı gösterdi, ‘Kim bu?’ diye sorarcasına.

“Birlikte av yapacağız… Arkadaşım Pasamu… Harala gürele yapmışızdır, tanıştıramamışımdır senle reisimu…”

“Mu… Mu… İstemiyorum dedim ya böyle söylemeni!..”

“Tamamdır vre, ağız alışkanlığıdır, etmem bir daha lafını, tövbeler tövbesi…”

“Arkadaştan markadaştan anlamam!.. Ben kılıçta yanımda ilişken istemem!..”

“Pasamu değildir, ilişken, o mülazım emeklisidir.”

Kaş göz etti Horoz’a sonra anlatırım gibisinde. Sustular. Bu sessizlik Horoz’un Paşa’yı da kabulüydü.

“Çayları unutmuşuzdur vre”

Paşa, “Soğudular, tıpkı sizler gibi. Her sıcak zaman gelir, ılıklaşır ve soğur” dedi.

Yarım çaylar gitti, yenileriyle tazelendi. İnce belli bardaklarıyla höpürdete höpürtede içtiler çaylarını.

Mavişim Paşa’ya dönerek, şahit olduğu Horoz’la aralarında geçen sevimli kavganın nedenini anlatmaya başladı:

“Hava zifir kara. Sanırsın katran çukuruna düşmüşsün. Hani derler ya kitaplar cehennem!.. İşte öyle kara zebani bir hava var. Ben ve yancım Hamido’yla açıldık geldik Paşabahçe önlerine. Horoz Reis’de köylüsü bir yancıyla geldi üst sularımıza. Yancılar kürekte reisler bir uçunda şamandıra ağın yularını tutuyor. Ağlar otuz kulaç kadar var. Öylece akıntıyla aşağı suyuna doğru akıyoruz. Ancak bağırarak, ‘Oyyy, koyy!..’ diyerek haberleşiyoruz. Bu ne demek: ‘Ben ağı koyuveriyorum, sen sonra koy!..’ Yani, dolamayalım ağları birbirine. Kandilli, Hisar, Anadolu, Bebek… Öyle akacağız kılıca denk gelene kadar aşağılara.”

Ötme sırası geçmiş Horoz hemen atıldı:

“Sen, ‘koyivir ağları!’ dediydin de, biz de koyuvermiştik, hata biz de mi?”

“Evet, öyle olmuştu. Kılıç gelip senin ağa vurdu. Sonra ne yaptı can haviliyle? Geldi bizim ağla buluştu. İki ağı bir yaptı mübarek hayvan. İç içe geçti ağlar senin anlayacağın Pasamu…”

“İşte ne olduysa o zaman oldu. Bu it girdi devreye Pasamu, balık bize vurdu diyerekten.”

“Ses etmedim ama içime de oturdu, uhde kaldı. Neyse ki balığın bana vurduğu çıktı ortaya.” Güldü. Kahvede oturanlara dönerek, “Duydunuz mu? Balık bana vurmuş! Ağzıyla ikrar etti Mavişim.”

Kahvedekiler oralı bile olmadılar. Horoz’un gülen yüzü yavaşça ekşidi. “Pezevengler!” dedi. Sesi cılız çıkmıştı.

Önüne döndü. “Burası bok çukuru!” dedi. Eliyle ağzını işaret ederek, “Gidip atalım da kendimize gelelim” konuşmasını sürdürdü.

Mavişim, “Bu saatte nerden bulacağiz içkiyi?”

“İçki içmeyeceğiz, bira içeceğiz!”

“Haa, o zaman tamam!”

Paşa güldü.

‘Bugün, bu saate kadar ettikleri en güzel laf: bira!..’

Horoz, “Siz oturun hele biraz, ben gelirim şimdi!” diyerek yerinden kalktı.

“Nereye gidersin ?”

“Tütüncüye…”

“Bu saatte açık mıdır?”

“Evi üst katta. Açtırırım!..”

“İyi ne yapalım! Sen işini bilirsin vre.” Sonra göz kırptı. “Gazi Pasa Bomontiyi devletleştirdi. Bakalim biraların tadı, tuzu değişmiş mi?”

“Hiç değişir mi vre?” dedi, onu taklit eden Horoz. Sonra, “Gazi Paşa, Süreyya Paşa Gazinosu’nda, ‘Gazı gitmiştir!’ diyerekten, şişede kalanı geri gönderip, yenisini açtırıyormuş!..”

Ocakçının yanına gitti. Bir şeyler konuştu. Ocakçı, tezgâhın altına eğilip bir zembil çıkararak verdi. İkiye katladığı zembil ceketinin içinde koluyla sıkıştırdı. Tekrar yanlarına gelerek masaya eğildi. “Bira artık milli içkimiz!” dedi. Kahveden çıktı.

Mavişim, az önce konuştuklarını dinleyen var mı diye, gayrı ihtiyari etrafına bakındı. Paşa’ya “Hoştur bizim Horoz” dedi. Ses gelmeyince, “Öyle değil mi vre Pasamu?” dedi, cümlenin sonunu daha da uzatıp, bastırarak. Paşa da tebessümle, “Evet, öyle!” demekle yetindi.

Paşa’nın pek konuşmaya niyetli olmadığını anlayan Mavişim de sustu. Az sonra Horoz, şişelerin birbirine sürtünmesinden kaynaklanan cam sesleriyle geldi. Zembil doluydu. Birlikte dışarı çıktılar. Kıyı yollu rıhtımdan Boğaz tarafına yürüyerek sahile indiler. Geniş mor taşlı rıhtımda iki çocuk balık yakalamaya çalışıyordu. Bu, aslında, Boğaziçi çocuklarının vazgeçemedikleri anadan doğma bir oyunuydu. Gelenlerle hiç ilgilenmediler bile. Herkes kendi âlemindeydi. Paşa, hisardan başka bir hisara, kendi Hisar’ına baktı. Hiç bu kadar heybetli görmemişti onu. Ya da ona öyle gelmişti gün güneşinin parlak ışıkları altında. Mavi Abi’nin ışıltıları sarı renk duvarlarda dalgalanıyordu. Kale sanki bir akvaryum içindeki süs kayası gibiydi, balıklara.

İki yalı arasında çürük diş gibi kalmış tek katlı postanenin önünden geçerek, Horoz’un peşi sıra yürüdüler. Postane de kapalıydı. Yüksek otların bürüdüğü kapısından namazgâha girdiler. Etrafı bir insan boyu duvarla çevrili dikdörtgen taş örgü yapı bakımsızdı. İçinde sağa sola bırakılmış bir iki paslı büyükçe çapa, şamadıra, dip algarnaları, zincir kaveletaları, paslı boru ve lama demirlerle parçaları eksik sac kıvırma cakasına; kaburgaları sayılı can çekişen iki hasta tekne bekçilik yapıyordu! Minberin yanına geldiler. Horoz önyüzleri yosun bağlamış minberin basamaklarına zembili koydu ve içinden litrelik üç şişe bira çıkardı. Üzeri buğulu şişelerden birini Mavişim’e, diğerini Paşa’ya uzattı. İkisi de ellerindeki şişelere şaşkın baktılar.

Horoz, “Kuyuya indiriyor. Bizim tütüncüde her daim soğuktur biralar” dedi.

Paşa, koyu kahverengi, ortasından ağzına tatlı, ince bir kavisle incelen şişenin kabartmalarında başparmağını gezdirdi. Şişenin üzerinde dört yapraklı yonca vardı. Yoncanın üzerinde, ‘Brasserie Bomonti,’ altındaysa, ‘Société Anonyme au Capital…’ yazıyordu.

“Devletleştirmişler ama daha şişeleri değiştirmemişler” diye söylendi.

“Ne yazar Pasamu, hep merak etmişimdir?”

“ ‘Bomanti Birahanesi’, İnsanların iyi yemek, özelliği olan bira, şarap bulabildikleri, canlı ve neşeli mekân olduğunu yazıyor!.. Ve altındaki yazıda kurulduğu sermayeyle anonim şirket olduğunu açıklıyor.”

“Ne kadardır sermayesi vre?”

“Sana ne?” dedi Horoz, “Satın mı alacaksın? Alla Alla!.. Ne kadar da meraklısın?..”

Başının altından çelik telle bağlı şişe mantarı açtılar. Şişelerin ağzından boğuk dumanlar tüttü. Köpükler yükselmeye başladığında diktiler ağızlarına. Soluksuz neredeyse yarısına kadarını bir dikişte bitirdiler. Mavişim geğirerek,

“Bu meret böyle içilir vre!” dedi. Diğerlerinin cevap verecek nefesleri yoktu. Sadece ‘Evet,’ anlamında başlarını salladılar. Ellerinin tersiyle ağızlarını sildiklerinde derin ‘Oh!’ lar çektiler.

“Tadı tuzu değişmemiş, Mavişim” dedi Horoz. Yine diktiler. Yine ellerinin tersiyle ağızlarını sildiler.

Birinciler bitmiş, sıra ikincilerdeydi. Horoz ve Mavişim’in neşeleri yerine gelmişti. Coşan dalgalar gibiydiler. Paşa suskun, kendindeydi. Onları dinledi.

“Küçükken biraz hırçındım horoz gibi. Herkese çatar, dövüşürdüm. Küçüklerime dayak atar, büyüklerimden bir güzel dayak yer, otururdum aşağı!.. Ondandır adım Horoz…”

“Sankim şimdi yemezsin zopa?..”

“Dinlemezsen sen yiyicen sopayı! Biraz sus!..”

“Haydim söz verdim, senindir lâkırdılar vre!..”

“On beş yaşındayken bir gün kayığın içine atladı, kocaman bir kılıç!”

Şaşkın bakakaldılar, ‘Bu kadarına da pes, nasıl oldu?’ dercesine.

“Ağa vurdu, gitti, döndü, kayığın üzerine geldi. Kayığı görünce şahlandı. Daha sonra öğrendik ki tam doksan sekiz kilo gelmişti balık hâlinde. Yani yüz kiloya iki kilosu kalmış!.. Ne derler böylesine Paşa bey?..”

Paşa gülerek, “Hay Maşallah!..” dedi, “Sanki balık değil, sirk cambazı. Bir teli eksik, üzerinde yürüdüğü!”

Mavişim, “Papapapapa!..” çekti ve o da gülmeye başladı. Ne de güzel gülüyordu. Gülerken küçülüyor, çocuk oluyordu.

Paşa’nın neşesi yerine gelmişti. Mavişim’le bakıştılar. Horoz anlatmaya devam etti:

“Kayığın üzerinde sallandı, kuyruğu ağa dolanmış öylece kalıverdi. Meğer kayığın arka tarafına kılıcı saplanarak, kırılmış. Sonra sandaldan can havli ile kaydı. Bebek içlerine yanladı ağlarla. Ağın yakası iki yerden koptu. Balık döndü döndü. Sarılamıyor da. Düşünsenize kılıcı dibinden kırılmış bir kılıçbalığı deryada can derdinde. Sicim ağları çatır çatır kopardı ve gitti. Sonra bu balığı Beşiktaş’ta çekmişler, baygın vaziyette. Kısmet onlarınmış. Denizde herkesin kısmeti kendine. Ne yapalım! Bakmışlar ki, kılıcı kırık bir kılıçbalığı. Kılıcı bizim kayığın kıçına saplı biz de gittik balık haline, öylece yatırmışlar soğuk taşlar üzerine. O balığın donuk ve baygın gözlerini hiç unutmam.”

Konuşmaya geç kalmış bir insanın açlığıyla Mavişim hemen atıldı:

“Vakti zamanında…

‘Alışkanlığın zalimliği işte. Çenenin bağı bir kere gevşeyip de düşmeye görsün. Konuştukça konuşur mübarek!..’

“Beykoz’da bir kılıcın, sandaldan eğilip de denize bakan bir balıkçının kellesini uçurduğu anlatırlardı. Sandalları mahmuzlayarak balıkçıları yaralayan kiliçlarin hikâyeleri de anlatılır. ‘Takımına balık geldi mi aşağıya bakmayın!..’ Bize büyüklerden öğretilen ilk düstur budur. Kılıç, avını yakalayan avcıya saldırır. ‘Bu böyle biline!’ derdi reislerim. Ben onu bilir onu söylerim…”

Yüzündeki ifade ciddiydi. Dişlerinin arasından dilini çekerek ‘Çık’ sesi çıkarttı. Tükürecekti. Paşa’ya baktı, vazgeçti. Paşa tabakasından hazır cıgaralıklarından biri çıkarıp yaktı. Derin bir nefesin ardından yanındakilere ikram edecekti. Nedense içinden gelmedi. Horoz, yutkunur ifadeyle Paşa’nın hareketlerini izliyordu. Paşa oralı olmadı.

Daha ne kadar içtiler, neler konuştular?.. Denizdeydiler. Boğaz’ın siyah suları üzerinde sessiz, sadece kürek palalarının şıpırtıları duyuluyordu. Sessizliği Paşa bozdu:

“Horoz’u ne yaptık?..”

“Ne bileyim! En son, ‘Bi su dökeyim de geleyim!’ demişti. Gidiş o gidiş. Eve gidip zıbardi herhal!”

İkisinin de kafası gökteki yıldızlar gibi hoştu. Boğaz’ın ortasını yarıladıklarında Mavişim yine, “Böyle gider gahbenin Gayuğu!..” dedi.

Aheste çektiği kürekle köylerine yollanırlarken, Paşa da yıldızları delip arkalarındaki bilinmezler dünyasından hülyasına hülyalar katmakla meşguldü...






Yazar Hakkında: Bursa’da, 9 Aralık 1953 tarihinde doğdu. İTÜ Metalurji Fakültesi’ni bitirdi. Futbol oynadı, balıkçılık yaptı. Demir çelik dökümhanelerinde mühendis ve yönetici olarak çalıştı. 7 roman, 3 öykü, 4 biyografi, 4 monografi, 2 çocuk kitabı yazdı. 14 seçkiye katkıda bulunan yazara verilen ödülleri şöyle sıralayabiliriz: Can Yayınları İlk Roman Ödülü, 1999; TESK, Türkiye Edebiyatçılar Derneği “Esnaf Öyküsü” yarışmasında 1.’lik Ödülü, 2002; Foça Belediyesi, “Deniz Öyküsü” yarışması 1.’lik Ödülü, 2007; Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülü, 2009. Yazar; Türkiye Yazarlar Sendikası, Uluslararası PEN Yazarlar Derneği Türkiye Şubesi, Türkiye Edebiyatçılar Derneği ve BESAM üyesidir.





  • Instagram

İletişim: matkapdergisi@gmail.com

Instagram: @matkapdergi

Twitter: @MatkapDergi

Facebook: DergiMatkap