Bukowski'nin Yayımlanan İlk Röportajı-Chicago Literary Times – 1963

CHARLES BUKOWSKI AÇIKLIYOR

Chicago Literary Times – 1963



Çeviri: Elif YURTSUZ

yurtsuzelif@gmail.com

instagram.com/calmnessofnight






Bu, Bukowski’nin yayımlanan ilk röportajı. Röportaj yapıldığı ve yayımlandığı zamanlarda, sadece bir avuç edebiyat dergisindeki çalışmalarını okuyan küçük bir okuyucu kitlesi tarafından biliniyordu Bukowski. 1944 kadar erken bir tarihte yayımlanmıştı ve bunu takip eden beş yılda ara ara yayımlanmaya devam ediyordu. Fakat sonrasında çok az yazı yazdığı veya hiç yazmadığı ancak “çokça yaşadığı” yedi yıllık bir dönem geldi. Daha sonra 1956’da daktilonun başına oturdu ve neredeyse kırk yıl boyunca sürdüreceği “küçüklere” karşı sistematik saldırısını başlattı. Ancak bu röportaj sırasında, geçimini sağlamak adına özgürce yazabilmesi için postanede daha yedi yılı vardı.



1963’te cebinde üç kitapçığı daha vardı ama bunlar özensizce dağıtılmış minik serilerdi. Çiçek, Yumruk ve Hayvani Feryat (12 sayfa, 200 kopya), Longshot Pomes for Broke Players (22 sayfa, 200 kopya), Run With The Hunted (32 sayfa, 300 kopya). İlk önemli kitabı, “Kalbimi Elinde Tutuyor”, Jon ve Gypsy Lou Webb tarafından basımının hazırlık dönemindeydi ve yıl içerisinde piyasaya sürülecekti. Black Sparrow Yayınevi için olan ilk kitabı TERÖR SOKAĞINDA VE ACI YOLUNDA’ ya ise daha beş senesi vardı.


Arnold L. Kaye, Los Angeles Muhabiri Chicago Literary Times tarafından Mart 1963’te yayınlandı.


Ropörtajı yapan kişi için Bukowski, Himalaya Kâşifi’nin “Yeti”si gibidir. Bulunması güçtür ve onu bulduğunuzda hayat son derece tehlikeli hâle gelir. Bazıları tarafından Charles Bukowski adında birinin olmadığı iddia edildi. Uzun yıllardır devam eden söylenti onun ismiyle imzalanan o fırtınalı şiirlerin koltuk altları kıllı, yaşlı ve edepsiz bir kadın tarafından yazıldığını söylüyordu.


Ama evet, Hollywood’un tam kalbinde; bir yanda Kamu Yardımı Bürosu, Yaşlılık Güvenlik Ofisi ve diğer yanda ise Kaiser Vakfı Hastanesi tarafından gölgelenmiş; tek odalı, duvar yataklı küçük bir dairede tek başına yaşayan, Charles Bukowski var. Emekli bir keş gibi görünen zavallı Bukowski, oraya ait gibi gözüküyor.


Kapıyı açtığındaki üzgün gözleri, bitap sesi ve ipekten yapılmış sabahlığı bana birçok açıdan yorgun bir adam olduğunu söyledi. Oturup konuştuk, bira ve viski içtik. Charles sonunda teslim olmayı kabul etmiş bakire edasıyla ilk röportajına boyun eğdi. Eğer pencereden başınızı yeterince uzatırsanız, Aldous Huxley’in tepede başarılıların yaşadığı yerdeki evinin ışıklarını görebilirsiniz.


Kaye: Huxley’in size tükürebilecek durumda oluşu sizi rahatsız ediyor mu?


Bukowski: Ah! Bu iyi bir soru. [Duvar yatağının arasındaki boşluğa daldı ve elinde birkaç fotoğraf ile çıktı.]


Kaye: Bunları kim aldı?


Bukowski: Kız arkadaşım. Geçen sene vefat etti. Soru neydi?


Kaye: Huxley’in size tükürebilecek durumda oluşu sizi rahatsız ediyor mu?


Bukowski: Huxley’i düşünmemiştim bile ama şu an bahsini ettiğimize göre, hayır, beni rahatsız etmiyor.


Kaye: Peki, ne zaman yazmaya başladınız?


Bukowski: 35 yaşımdayken. Ortalama bir şairin 16 yaşında başladığını düşünürsek eğer, ben 23 yaşındayım.


Kaye: Çalışmanızın açıkça otobiyografik oluşu birçok eleştirmen tarafından gözlemlendi. Bununla ilgili bir yorum yapar mısınız?


Bukowski: Neredeyse hepsi. Yüz tane yazdıysam doksan dokuzu. Diğeri biraz uydurma. Belçika Kongo’sunda hiç bulunmadım mesela.


Kaye: Son kitabınız “Run With The Hunted” daki belirli bir şiire atıfta bulunmak istiyorum. “Şikâyet Etmeye Yönelik Küçük Bir Dürtü” kısmında bahsettiğiniz kızın adını ve nerede olduğunu biliyor musunuz?


Bukowski: Hayır. Bu belirlenmiş bir kız değil; karma bir kız. Güzel, plastik gibi bacakları olan bir fahişe değil yarı sarhoş bir gecenin yaratığı. Ama tek bir isimle olmasa da gerçekten var.


Kaye: Bu gramer dışı değil mi peki? Sizi “münzevi şairlerin, yaşlı devlet adamı” olarak sınıflandırmaya meyli var gibi görünüyor.


Bukowski: Ölü bir Jeffers’tan başka münzevi bir şair düşünemiyorum. [Robinson Jeffers] Geriye kalanlar yalnızca birbirlerinin üzerlerine salya akıtmak ve birbirlerine sarılmak istiyor. Bana öyle geliyor ki ben münzevi şairlerin sonuncusuyum.


Kaye: İnsanları neden sevmiyorsunuz?


Bukowski: İnsanları kim sever? Bana onu göster ben de sana insanları neden sevmediğimi göstereyim. Bu bir döngü. Bu arada, bir bira daha almalıyım. [Ufak mutfağına doğru yalpaladı ve ben de bir sonraki sorumu ona bağırdım]


Kaye: Kulağa biraz bayat gelecek bu soru fakat sizce yaşayan en büyük şair kim?


Bukowski: Bu bayat bir soru değil. Bu zor bir soru. Elimizde, Ezra... Pound ve T.S [Eliot] var ama ikisi de yazmayı bıraktı. Üretken şairler arasında diyebilirim ki... Ah! Larry Eigner!


Kaye: Gerçekten mi?


Bukowski: Evet, biliyorum ki bunu daha önce kimse söylemedi. Bulabildiğim bu kadarcık.


Kaye: Eşcinsel şairler hakkında ne düşünüyorsunuz?


Bukowski: Eşcinseller hassastırlar ve kötü şiir hassastır. Ginsberg, eşcinsel şiiri güçlü bir şiir, hatta neredeyse erkeksi bir şiir yaparak durumu tersine çevirdi. Ama uzun vadede; homo, şair değil homo olarak kalacaktır.


Kaye: Daha ciddi konulara gelirsek, Mickey Mouse’un Amerikan hayal gücü üstünde nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?


Bukowski: Zor, gerçekten zor. Mickey Mouse’un Amerikan halkı üzerinde Shakespeare, Milton, Dante, Rabelais, Shostakovich, Lenin ve/veya Van Gogh’tan daha büyük bir etkisi olduğunu söyleyebilirim. Hangisi, Amerikan halkı hakkında “Ne” diyebilir? Disneyland, Güney Kaliforniya’nın cazibe merkezi olmaya devam ediyor fakat mezarlık da bizim gerçekliğimiz olmaya devam edecek.


Kaye: Los Angeles’ta yazmayı nasıl sevebiliyorsunuz?


Bukowski: Duvarlar, daktilo, kâğıt ve bira olduğu sürece nerede yazdığının bir önemi yok. Mesela bir yanardağ çukurundan da yazabilirsin. Söylesene, beni hapisten uzakta tutmak için haftada 20 şaire bir dolar kazandırabilir miyim sence?


Kaye: Kaç kez tutuklandınız?


Bukowski: Nasıl bilebilirim ki? Çok fazla değil; 14-15 belki. Bundan daha sert olduğumu zannediyordum ama beni her içeri tıktıklarında içim parçalanıyor. Neden bilmiyorum.


Kaye: Bukowski, herkes Bukowski’yi yayımlamak istediğine göre, gelecek için ne görüyorsunuz?


Bukowski: Eskiden ara sokaklarda sarhoş yatardım ve muhtemelen yine öyle olacağım. Bukowski mi? O da kim? Bukowski okudum ve benimle pek alakası yok gibi görünüyor. Anlıyor musun?


Kaye: Alkolün işiniz üzerinde ne gibi bir etkisi oldu?


Bukowski: Hmm, tamamen ayıkken bir şiir bile yazdığımı sanmıyorum. Ama, başka bir içkinin mi yoksa bir bıçağın mı en iyisi olacağını bilemediğimde, kara bir akşamdan kalmaklığın mezatında birkaç iyi veya birkaç kötü şey yazdığımı söyleyebilirim.


Kaye: Bugün biraz keyifsiz görünüyorsunuz.


Bukowski: Öyleyim, evet. Bu pazar akşamı. Sıkı bir sekizli yarış kartıydı. 7. turun sonunda 103 öndeydim. Sekizincide kazanmama 50 vardı. Burun farkıyla yıllar önce kedi maması olmak için konserveye tıkılması gereken köpek 60-1 bahisle beni alt etti. Her neyse, küçük bir kâr ve biraz kehanetle geçen bir gün beni sarhoşluk gecesine itti. Bu röportajı yapan kişi beni ayılttı. Ve sen gittikten sonra gerçekten sarhoş olacağım. Ciddiyim.


Kaye: Bay Bukowski, sizce yakında hepimiz havaya uçacak mıyız?


Bukowski: Evet, sanırım uçacağız. Bu basit bir matematiksel durum. Potansiyeli ele alırsın ve sonra da insan zihnini ele alırsın. Sonunda bir yerlerde iktidarda hepimizi cehenneme uçuracak lanet olası bir aptal veya deli olacak. Hepsi bu kadar.


Kaye: Sizce bu dünya karmaşasında bir şairin rolü nedir?


Bukowski: Bu sorunun ifade ediliş şeklini sevmiyorum. Şairin rolü neredeyse hiçbir şey... Hüzünlü bir şekilde hiçbir şey. Ve sevgili Ezra [Pound]’un yaptığı gibi çizmelerinin dışına çıkıp da sert olmaya çalıştığında, küçük pembe kıçına tokat yiyecektir. Şair bir kural olarak yarı insandır – bir hanım evladı, gerçek bir insan değil. Kan veya cesaret konularında gerçek adamlara liderlik edecek bir şekle sahip değil. Bu tür şeylerin sana ters olduğunu biliyorum ama sana ne düşündüğümü söylemeliyim. Sorular sorarsan, cevaplar alman gerekir.


Kaye: Siz alıyor musunuz peki?


Bukowski: Şey... Bilmiyorum.


Kaye: Daha geniş anlamda demek istedim. Cevap almak zorunda mısınız?


Bukowski: Hayır. Elbette hayır. Daha geniş anlamda yalnızca tek bir şey elde ederiz. Bilirsin... Şanslıysak bir mezar taşımız olur; değilsek, yalnızca yeşil bir çimenlik.


Kaye: Öyleyse gemiyi terk mi edeceğiz yoksa umut mu edeceğiz hep beraber?


Bukowski: Neden bu klişeler, vasat cümleler? Tamam, şey... Hayır diyeyim. Gemiyi terk etmeyeceğiz. Kulağa ne kadar ucuz gelirse gelsin diyorum ki, birkaç adamın gücü, ruhu, ateşi, cüreti ve girişimiyle birkaç şekilde insanlığın leşini boğulmaktan kurtarabiliriz. Gerçekten sönmüş olana dek hiçbir ışık aslında sönmemiştir. Fareler gibi değil adam gibi savaşalım. Sadece tekerrür. Başka hiçbir şey değil.


Orijinal metin: https://bukowski.net/poems/int-first.php