Ece Balkuv: Bilinç bizim hem cennetimiz hem cehennemimiz.

Aysu ALTUNAY


Ece Balkuv, ortaokul ve lise öğrenimini Sainte Pulchérie Fransız Lisesinde tamamladı. 2000 yılında Los Angeles UCLA Üniversitesinde İngilizce eğitimi aldı ve aynı yıl Fransızca Felsefe Olimpiyatları’nda ikincilik ödülü kazandı. Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğrenim gördü. 2013 yılında ulusal nöroloji board sınavını başarıyla geçti. 2017 yılında Venedik’te düzenlenen Avrupa Nöroşirürji Birliği Kongresi’ne konuşmacı olarak katıldı. 2019 yılında İtalya Lanciano ve Fransa Paris’te Alzheimer 2013 yılında Ulusal Nöroloji Board Sınavı’nı başarıyla geçti. 2017 yılında Venedik’te düzenlenen Avrupa Nöroşirurji Birliği Kongresi’ne konuşmacı olarak katıldı. 2019 yılında İtalya Lanciano ve Fransa Paris’te Alzheimer Hastaları ile çalıştı. Dr. Ece Balkuv ile ilk kitabı “Beyniniz Hayatınızı Nasıl Şekillendirir” üzerine konuştuk…





1. Kitabınız nörolojiye dair gerek bilimsel gerekse felsefi yaklaşımlar açısından oldukça kapsamlı bir çalışma. Böyle bütünsel bir çalışma yapmaya sizi iten durum neydi?


Ünlü biyolog Francis Crick’in ‘’İnsanlar için kendi beyninin incelenmesinde daha hayati bir araştırma konusu olamaz’’ sözü bence kesinlikle doğru. Yıllar önce nöroloji asistanlığımın ilk gününde kıymetli Hocam Prof. Dr. Nihal Işık neden nöroloji bölümünü seçtiğimi sormuştu. Ona ‘’Çünkü hayatımın yazılımını tanımak istiyorum’’ cevabını vermiştim. Nöroloji uzmanı olarak bir kariyer seçmemin dışında nörobilimle ilgili her türlü gelişmeyi de yakında takip ettim. Tüm bilimsel gelişimlerin atası olan felsefe ise ilk gençlik yıllarımdan beri beni cezbeden bir araştırma konusu olduğundan bu alanda da çok okudum. Sonra kendi birikimimi yazmaya karar verdim. Buna karşın en büyük motivasyonum oğlum oldu. O olmasaydı bu zahmete gireceğimi sanmıyorum. Ona iyi bir örnek olmak ve güzel bir miras bırakmak istedim. Zaten kitabın ilk sayfasında ‘Alp için’ yazıyor. Onu öylesine yazmadım. Bu kitap gerçekten onun için.


2. Beyin her şey midir?


Bizim için öyle. Bizim dünyamızı beyin yaratıyor. ‘Gerçeklik’ olarak kabul ettiğimiz şey beynin gerçeklik simülasyonundan başka bir şey değil.


3. Kişilikle beyin arasında nasıl bir ilişki vardır?


Beyin kişiliğin evidir. Descartes, düalizmi yani beden ve ruhun birbirinden ayrı olarak var olduğu düşüncesini kabul etmişti. Bu görüş çok uzun yıllar hâkim kanı olarak kaldı. 1848 yılındaki şok edici bir kaza bu görüşün terk edilmesinde mihenk taşı oldu. O dönem, buharlı trenin icadından sonra, Amerika’nın her yerine tren yolları inşa edilen yıllar. Tabii bu çalışmalarda dinamit çok sık kullanılıyordu ve kazalar da çok sık oluyordu. Bir kaza neticesinde de Phineas Gage isimli bir işçinin kafasına kocaman demir bir çubuk saplanıyor. Çubuk elmacık kemiğinin altından girip kafatasını parçalayarak kafanın tepesinden çıkıyor. Ancak Phineas Gage olaydan sonra ayağa kalkıp konuşmaya başlıyor. Kısa süreli bir tedavinin ardından taburcu ediliyor ve tamamen eski sağlığına kavuşmuş gibi gözüken bu adamın yakınları kendisinde bir tuhaflık fark ediyor. Normalde neşeli, nazik, insanlarla arası iyi birisiyken bencil, kaba, pervasız ve küfürbaz bir adama dönüşmüştü. Olaydan 12 yıl sonra öldüğünde otopsisinde frontal lob olarak adlandırılan ön bölgesinde ciddi hasar tespit edildi. Bu kaza nöroloji biliminin kaderini değiştirdi. Maddesel bir varlık olan beynin kişiliğimizi, bilincimizi, ruhumuzu oluşturduğu görüşü ağırlık kazanmaya başladı.


Klinikte takip ettiğimiz bazı beyin hasarlı hastalar sadece veya ön planda kişilik değişikliğiyle başvurabiliyor. Hiç unutmuyorum, bize başvurmadan önce mülayimliğiyle bilinen yakınlarının tabiriyle tam bir ‘tonton teyze’ olan yaşlı bir bayan hastamız hemşire odasından meyve bıçağı ile bize saldırmaya çalıştı.


4. Bilincin gizemi, fantazyası, sizi büyüleyen yanı nedir?


Bilinç bizim hem cennetimiz hem cehennemimiz. Tüm dünyamız. Bilinçle ilgili her keşif örneğin uzayla ilgili tüm keşiflerden daha ilginç geliyor bana. Bizim uzayımız bilincimiz. Sanırım ben biraz pragmatist bir insanım. Öğrenme konusunda motivasyonum merak dürtüsünden ziyade pragmacı bir tatminden kaynaklanıyor olabilir. Benim için en ilginç araştırma konusu ‘ben’ dir. Merakımı tetikleyen şeyler genelde dişil ve benmerkezci konular. İlerde değişen teknoloji ve anlayışla her şey ne kadar değişirse değişsin zihni oluşturan nörolojik mekanizmalar değişmeyecektir. Tabii yapay zekâlar gittikçe hayatımızda daha çok yer edinecek ancak bunlar orijinal mekanizmayı taklit etmeye çalışan teknolojiler. ‘Dişil’ derken kastım ise örneğin mühendislik gibi dış dünyada uğraş gerektiren konulardan ziyade kendi yuvasına, kendi içine dönük bir alanda araştırmacı olmamı kastediyorum.


5. Nörolojinin tarihsel süreci ele alındığında özellikle teknolojiyle birlikte geçmişten bugüne mucizevi, yararlı ve çığır açan gelişmeler söz konusu. Ancak diğer yandan yapay zekâ, insansı robotlar, düşünce okuma, düşünce kontrolü türünden çalışmalar kulağa biraz korkutucu geliyor. Bu gelişmelerin sizi korkutan bir yanı var mı?


Günümüzde 90’lı yılların naif uçan arabalı ütopyaları ne yazık ki çok daha gerçekçi Black Mirror distopyalarına dönüştü. Muhtemelen bundan sonra tükenen kaynaklar ve artan nüfusla gelecek senaryoları hep distopik olacak. Yani artık Claude Monet’nin çizimlerindeki gelincik tarlaları olmayacak. Teknoloji en azından bize onları Google Glass’de görme imkânı sağlıyor. Nörobilimsel yenilikler, hastalıkları tedavi etme gibi tartışmasız faydalı potansiyelleri bir yana cehenneme dönmesine her türlü fütüristik senaryoda garanti gözüyle bakılan bu dünyada bize nefes aldıracak. Bu teknolojileri kötü kalpli uzaylılar bize zorla dayatmıyor. Biz icat ediyoruz. Eğer grubun zararına ise zaten uygulanmaz diye düşünüyorum. Robotlar gelecek özgürlüğümüz gidecek hükümet bizi kontrol edecek gibi düşünceleri çok naif buluyorum. Daha ciddi problemlerimiz var. Bu tıpkı pandemi yokken TV’lerde biz doktorların bilmediği ama vatandaşın iyi tanıdığı sağlıkçıların popüler olması; pandemi sonrasında ise bizim bildiğimiz ancak vatandaşın bilmediği hocaların TV’lerde gözükmesi gibi bir durum.


6. Kitabınızda tren yolu yapımında çalışırken, yanlışlıkla bir dinamitin patlamasıyla kafatası ve beyninin bir kısmı tamamen parçalanmış Gage’in tedavisinden sonra zamanla kişilik değişimi gösteriyor. Neşeli ve nazik biriyken, bencil ve kaba birine dönüşüyor. 12 yıl sonra ölen Gage’in otopsisinde “frontal lob” adı verilen beynin ön kısmında büyük hasar olduğu tespit ediliyor. Phineas Gage’de hasarlanan beyin bölgesinde nörolojik ahlak ağının hasar aldığı anlaşılıyor. Gage de olduğu gibi beyin hasarı sonucunda böylesine bir kişilik değişiminde tutum ve davranışlar da değişecektir. Bu noktada ‘sorumluluk, bilinç, ahlak’ konusunu nasıl ele almak gerekir?


1987 yılında mahkûmlarla yapılan bir çalışmada tükürükten testosteron seviyeleri ölçülmüş ve en vahşi suçları işleyenlerin en yüksek testosteron seviyelerin sahip olduğu tespit edilmiş. 43 kişinin katledilmesinde rol oynayan Alman gazeteci Ulrike Meinhoff 1976 yılında hapishanede intihar ettikten sonra yapılan otopsisinde beynin agresyon ve korkuyla ilişkili amigdala bölgesine bası yapan bir anevrizması olduğu ortaya çıktı. Tüm gerçekliğimiz, herşey nörokimyasal gerekçelerle oluyor. Bu nedenle nörobilimci Dick Swaab adalet sisteminin de pek adil olmadığı görüşünde. Grubun hayatta kalması için cezanın gerekliliği üzerine kurulu bir sistem, adil olmak üzerine değil. Özgür iradenin var olmadığı kanaatinin yeni çalışmalarla pekiştirildiği bir dönemde Swaab haklı olabilir.


7. Beyin boşlukları sevmez. Her şeyi açıklamaya çalışır. Açıklaması yoksa uydurur. İşte gerçeklik dediğimiz şey aslında budur. Çünkü beynin asli görevi dış dünyayı algılamak değil, bizi dış dünyayla uyumlu hâle getirmektir. Gerçeğin değil pragmatik olanın emrinde evrimleşmiştir’ sözleriyle gerçekliğin ne denli yanılsamalı olduğunu dile getirmişsiniz. İnsanlığın gerçeklik üzerine düşünme ve varlığını anlamlandırma çabası karşısında böylesine bir yanılsama çok sarsıcı değil mi? Yani gerçekliği kavramak, hissetmek mümkün müdür?


Bizi çevreleyen dış dünya ya da varoluşçu psikoterapistlerin deyimiyle ‘umwelt’ bir yarasaya göre büyük oranda farklı ses frekanslarından oluşurken bir köpeğe göre büyük oranda kokulardan oluşur. Tüm canlılar sinir sisteminin izin verdiği ölçüde dünyayı algılar. Bu algının nasıl gerçeklik tarafından değil beynin kendisi tarafından yaratıldığının kanıtlarını da kitapta sundum. O kadar çok var ki. Örneğin bir günbatımı manzarasına baktığınızı düşünün. Kesintisiz panoramik bir görüntü algılarsınız. Hâlbuki görme alanımız algıladığımız gibi kesintisiz olamaz. Görme sinirinin retinayı delip beyne yol aldığı kısımda, yani kör noktada, görme işlemi gerçekleşemez. Yani nereye bakarsak bakalım görme alanımızın bir kısmında bir boşluk olmalı. Ama yok. Çünkü beynimizin asıl görevi dış dünyayı olduğu gibi, yani en azından kendisine ulaşan elektriksel sinyallere göre olduğu gibi algılamak değil, ‘durumu idare etmek’. Beyne ulaşan ‘gerçek’le beynin bilincimize sunduğu ‘gerçek’ birbirinden oldukça farklı. Böyle pek çok örnek mevcut.


8. Beynin boşlukları sevmemesine onun yaşama içgüdüsü diyebilir miyiz?


Evet, bu boşluklar doldurulmasaydı homo sapiens bu kadar uzun süre hayatta kalamazdı. Muhtemelen tüm organizmamızı çalıştıran motivasyon bu.


9. Nöroloji alanında binlerce bilimsel çalışma yapılmış. Bu çalışma ve gelişmeler içerisinde en çok dikkatinizi çeken, sizi heyecanlandıran hangisiydi?


Bu soru çok hoşuma gitti teşekkürler. Kesinlikle Penfield’in homonculusu. Yani beyin haritalandırılmasının ilk defa yapılması. Beyin haritalandırılması demek, kısaca, beyin ve uzantısı olan omuriliğin anatomi, fonksiyon ve sinirsel bağlantılarının tümünün ve ilişkilerinin tanımlanması çalışmasıdır. Şu an nörobilim alanında en büyük bütçeler Penfield’in çalışmasını detaylandırmak, ama olağanüstü ölçekte detaylandırmak için kullanılıyor. Örneğin 2013 yılında başlatılan Human Brain Project; AB’nin en yüksek fon ayrılmış bilimsel projesi ünvanını taşıyor. Avrupa’daki 100’den fazla üniversite ve araştırma merkezi projeye dahil. Amerika Birleşik Devletlerinde yürütülen Human Connectome Projesi var. 40 milyon dolarlık fonu olan bu proje ile beyin veri tabanı oluşturulmaya çalışılıyor. Obama’nın 2013 yılında duyurduğu BRAIN Inıtiative var. Seattle’daki Allen ve Beyin Bilimi Enstitüsünü 100 milyon dolarlık bağışla başlatılan Allen Beyin Atlası projeleri var. Penfield dahi bir öncüydü. Ama nörolojinin babası şüphesiz Charcot’dur.


10. İnsansı robot çalışmalarının gelecekte olası tehlikeli tarafları sizce nelerdir?


Bu robotlar çeşitli metallerden yapılıyor. Biz ise etten ve kemikten. Çok basit düşünüyorum gibi gelebilir ama aramızdaki bu güç farkı bence ciddi bir problem. Duyusal yazılımı bozulsa sizi tutmak isterken kemiklerinizi kırabilir. Robot koydu mu oturtur yani. Yahut Karabüklülerin tabiriyle ‘evi köyü yıkar’. Ben söyleyince komik gelebilir ama ‘Future of Mind’ kitabında Michio Kaku da benzer şeyler söylüyor.

Instagram

Matkap'a Katıl