Emeğin ve mücadelenin şairi: Sennur SEZER

Sennur Sezer'in vefat etmeden önceki son röportajlarından biri...


Aysu ALTUNAY

aysualtunay@gmail.com

instagram.com/yasuaysu


On yıl kitap çıkarmadım ama on yıl çalıştım ve dergilerde göründüm. Kitap yok mu sorusu gelene kadar ve bir anlamda yenilenerek 1977’de Direnç ile çıktım. Direnç’te evliliğin deneylerinin getirdiği başka bir şey, bir anlamda daha sert bir görüntüyle çıktım. Tekelleşme değil ama o zamanda mesela Memet Fuat olayı vardı. Memet Fuat’la pek görüşürdük. Ama Memet Fuat’ın dediği “kadromda olacak” dediği kız usluluğu ben de yoktu.


Nerede doğdunuz?


Eskişehir. Çünkü babam demiryolcuydu.


Nerede okudunuz?


İlkokula Eskişehir’de başladım. İstanbul kız lisesinde bıraktım. Başka bir lisedeki öğrencinin yapamayacağı şeyi yaptım. İstanbul Lisesi bürokratik bir okul olduğu için velim adına dilekçeyi ben verdim. Çünkü dilekçe muavinliğe verilmiyordu. Yönetimde çalışan memur kıza verdim. Öğretmenlerim ve ailem bu durumu sonradan öğrendiler. İş buldum, sınavı kazandım ve okulu tamamen bıraktım. Yanlış zamanda bırakmışım çünkü tekrar sınava girdim ve böylece ikinci sınıftan da sorumlu oldum. Fakat elimde diplomam yoktu.

İngilizcem iyi olduğu için Taşkızak tersanesinde çalıştım. Malzeme bölümündeydim. Yani Amerikalılarla ilintisi olan İngilizlerin kullanması gereken bir yerde çalıştım. Sekiz yüz kişilik fabrikadaki dört kızdan biriydim. Yıl 1950 yılıydı. Biraz sendikacılık öğrendim. El emeğinin ne olduğunu öğrendim. Devlet işinde bile eşitsizliği gördüm. Yani herhangi bir sağlık, emeklilik güvencesi olmayan sözleşmeli işçileri gördüm. Bunu Raspacılar adlı şiirimde de yazdım. Kitaplarımda yoktur bu şiir. Raspacılar geminin gövdesindeki eski boyayı ve pası kazıyan adamlardır. En az üç ay, en fazla altı aylık anlaşmalarla alınırlardı. Çünkü o pasları solurlardı.


Kimlerle yaşadınız?


İstanbul’a babamın atanmasıyla ailemle yaşadım. Fakat ilkokulda babamın atanmasıyla değil bir aile meselesi nedeniyle teyzemin yanına geldik. Şu anda evliyim. İki çocuğum var. Üniversiteye giden bir torunum var.


Göç hikayeniz var mı?


O anlamda bir göç hikayem yok. Çünkü benim ailem 1908’lerden biraz öncesinden beri İstanbul’dalar. Ama göçleri izleyecek şeyim oldu. Kadın emeğiyle ilgilenmemin bir nedeni var. Dedem 1922 ya da 1924’lerde 33 yaşında ölmüş. Çünkü attan düşmüş ve ciğer zedelenmesi yaşamış. Dedemi uzun zaman vatan haini zannettim. Çünkü İstanbul’dan ayrılmamıştı. İngiliz karargahında teğmendi. Bize böyle öğretildi. Oysa ki insanlarla konuştuğum zaman Çamlıca’da ev aldıklarını, o gurubun kurtuluş savaşı, İstanbul görevlileri olduğunu, onlara Çamlıca Karakolu dendiğini öğrendim. Dedem Darülşafaka’lıdır. Bu hikayeleri çok sonra öğrendim. Onun verdiği bir göç hikayesi var bu anlamda. Ben Osmanlı’nın ayak bastığı her yerde akrabası olan bir ailedenim. Annem çok erken babasız kaldığı için evde çalışma iş olayı da var.


Kadın emeği o yüzden dikkatimi çekti. Bizim Cumhuriyet ile ilgili bilmediğimiz küçük bir ayrıntı da dikkatimi çekti. Cumhuriyetin ilk yıllarında Eytam yani Yetimler Bankası diye bir banka varmış. Kadınların da herhalde yaşına ya da durumlarına göre çocuklarına vasilik hakkı yokmuş. Ki neden bilmiyorum, benim annemin, dayımın vasisi banka olmuş. Banka vasisi olunca maaşı da vermiyor. Böylece onlar da yaşlarını büyüterek maaşlarını almışlar. Bu maaşla çorap makinası almışlar ve evde parça başı çorap yapmışlar. Teyzem de doğrudan gidip çalışmış. Kadınların Reji denen tütün fabrikalarında çalışma hikayelerini, o zamanlar dilberler denen büyük kotaj fabrikalarının hikayelerini dinleyerek büyüdüm. Evlendikten sonra da eşimin halasından Birinci dünya savaşında elinden dikiş gelen kadınların dikim evlerine götürülme hikayelerini dinledim. Bu hikâyede gece kadınların sokağa çıkmaları alışılmış bir şey olmadığı için askerler evlerinden alıp evlerine bırakıyormuş. Benim kayınvalidem de bu kadınların arasındaymış. Onu kumaş biçme işine vermişler. Yaptıkları bir iş karşılığında ilk defa oradan para almışlar. Zaten kocası genç yaşta Çanakkale’de ölmüş. Sonrasında kendi kayınvalidesi de onunla beraber götürülmeye başlanmış. Düşünün, gencecik yaşında bir iş karşılığı para alıyor. Birinci Dünya Savaşı bu bakımdan çok önemlidir.

O yıllarda kadın-emek ilişkisi nasıldı?

Emekle ilgili gazetelerde çıkan üç satırlık haber kadınlarla ilgilidir. Fransızca çıkan bir İstanbul gazetesinde 1867’de maliyeye gelen kadın işçiler on kuruşu geçmeyen alacaklarını isterler. Artık bıktıkları “ Para yok” cevabını alınca patırtı çıkartırlar ve güvenlik güçlerince hırpalanırlar. Fakat bu haberde kadınların kaç kişi olduğu, hangi fabrikanın işçileri olduğu belli değildir. Paralarını maliyeden istediklerine göre devlet çalışanı oldukları anlaşılmaktadır. Eğer üç ay ya da bir yıl içerisinde yani o yıl içinde, tersane işçileri aileleriyle birlikte gelmese bu haber dikkati çekmeyecekti.


Bundan sonra alacaklarını isteyen işçilerin eşleriyle ve tersane işçileriyle beraber maliyenin önüne geldiğini öğreniyoruz. Ve bu süreç üç buçuk sene sürüyor. Kadın işçilerin bu olaydan sonraki bir diğer yürüyüşlerini Feshane’de görüyoruz. Bu yürüyüş Rum ve Ermeni işçilerin önderliğinde olmuştur. Bu eylemler 1900’lü yıllardaki işçi hareketlerine örnek teşkil etmesi bakımından önemlidir.


Neden Ermeni işçiler? Çünkü Ermeni Sosyalist Partisi Hınçak, ermeni işçiler içinde etkin ve en çok onlar çalışıyorlar. Bu partinin en önemli çalışmalarını 1900’lü yıllarda Bursa’da ipek işçilerinin grevinde görüyoruz. Bu olayı yabancılar bize Türk kadınının 8 Mart’ı olarak nitelendirirler. Koza çözme makinası olarak bilinen buharlı ipek makinaları ilk olarak bu coğrafyada kullanılmıştır. Bu edebiyata da yansımıştır. Refik Halit Karay’ın Hakk-ı sûkut hikayesi bu kızları anlatır. Bu konuda Hollanda’ lı bir Türkolog da yazı yazmıştır. Ben de yazdım bu konuda. Karay, öyküyü 1909 yayınlamıştır grev ise 1910’dadır ve başarısız olmuştur.


Geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz?


Geçimimi şu anda yazarak sağlıyorum. Ayrıca emekliyim. Daha öncesinde ansiklopedi, madde yazarlığı, düzeltmenlik, redaktörlük yaptım. Rekin Peksoy ile bir İtalyan ansiklopedisinde çalıştım.

Edebiyat çevresine nasıl girdiniz?


Ben İstanbul Kız Lisesi’ndeyken zaten yazıyordum. Dersleri kaynatmak için arkadaşlarım tarafından şiir okutuluyordu. Arkadaşlarım şiir ısmarlıyorlardı bana. Onların ağzından sevgililerine şiirler yazıyordum. Hatta batan bir gemi için bir ağıt yazdırdılar. Sonra onlardan birinin imzasıyla İzmit Gazetesinde çıktı. Bir de Yelpaze adında bir genç kız dergisinde bir arkadaşım vasıtasıyla orada da şiirlerim çıktı. Bu dergide şiir yayınlatmak popüler bir olaydı. Bu arada 1958 yılında Sanat Dünyası adlı dergide şiirim yayınlandı. Ressam bir sanat tarihi öğretmenim vardı. O götürdü şiirlerimi. Sonra boyumun ölçüsünü almak üzere Varlık Dergisi’ne gittim. Tersaneden altı yıl sonra Varlık’a çağrıldım ve orada çalışmaya başladım. Böylece edebiyat çevresine girmiş oldum. Bunun dışında, lise yıllarımda üniversite tiyatroları çok yaygındı. Cağaloğlu’nda, bugün Eminönü halk yeri denen yerde bir gençlik tiyatrosu vardı. Bu tiyatro o yıllarda önemli isimlere ev sahipliği yaptı. Mesela Tuncel Kurtiz ilk oyununu orada Tuncel Önder ile oynadı. Tuncel Önder şu anda reklam ve dizi yönetmenliği yapıyor. O tiyatrodan tıp profesörleri de çıktı. Tiyatronun tek şartı vardı. 15 gün fiilen çalıştığınız zaman söz hakkınız oluyordu. İstanbul Kız Lisesinden ben gidiyordum. Bizim başımızda üniversiteli abiler duruyordu. Yani bizim konuşmalarımızı onlar kontrol etmek durumundaydı. Benim üniversiteli abim Yılmaz Guruda idi. İstanbul Erkek Lisesinden de Cüneyt Türel geliyordu. Liseliler olarak sadece ikimiz vardık. Sonradan birçok insan geçti o tiyatrodan. Sağ ve sol öğrenci kesimlerinin yarıştıkları ama çatışmanın çok keskin olmadığı zamanlardı. Demirel dönemine kadar da bu keskinlik olmadı. Öğrenci derneklerinin mali özerklikleri vardı. Öğrenci pasolarını onlar veriyorlardı. Yurtları, kursları da on-lar kontrol ediyorlardı. Bunun karşılığında her yıl uluslararası barış şenliği yapıyorlardı. Öğrenciler dünyanın çeşitli yerlerinden geliyorlardı. Bu Demirel’e kadar devam etti, Demirel hükümeti öğrenci iptal ettirince, öğrenci gençler arasında sağ sol ayrımı daha da keskinleşti. Ondan evvel sağda lider olarak İnan Kıraç vardı. Solda ise Nurettin Sözen vardı ve beraber çalışırlardı. Ben o gurubu yaşadım. O yakınlarda gençlik tiyatrosu olarak Yeşilay’da (ki o zaman Yeşilay imam hatibin eline geçmemişti) Oğuz Aral’ın öğrencisiydim ben. Oğuz Aral’dan mim öğrendim. Orada da üzüm şenlikleri yapılırdı. Tiyatro biraz fazla hayatımızın içindeydi. Çok güzeldi.


Peki neden şiir, öykü yazıyorsunuz?


Neden şiir… Ben gençliğimde baya dağınıktım. Şimdi tiyatrodan söz ediyorum. Kostümlü provadan kaçtım. Kapıların Dışında adlı oyunda Elbe’yi oynayan arkadaşın yedeğiydim. Çok iyi bir yerden başlamıştım. T. Kurtiz çok iyi arkadaşımdı. Koroda da Nedim Okyay’ın öğrencisiydim. Sesim şimdiki gibi böyle alto değildi. Halk müziği de çalıştım. Onu da yapamazsın demediler. Aynı şekilde tiyatro içinde demediler. Şiirde kadınların başarı şansı azdır dendiği için inatlaştım belki. Yani yoksa tiyatroda böyle bir inatlaşma aklıma gelmedi. Mesela bu dönem Türker İldeniz’in en iyi olduğu dönemdir. Fakat evlenince bıraktı. Geri döndüğü zaman da açıkçası dönemedi. Yani edebiyat affetmez bazen. Atila İlhan’ın kadın şubesi gibiydi. Çokta güzel bir kızdı. Sarışın, Çerkez gözlü. Şiirleri reklamlarda bile okunan… Ama bırakıp, ara verip geri döndüğü zaman aynı sesi bulamadı. Türker, Türkiye şiirinde 16. yüzyıldan sonra erotizmi getirmesi bakımından ilk önemli addır. Kadın şiirinde erotizm bizde ilk 16. yüzyılda Mihri’dir. Mihri hiç evlenmemiş, kadın erkek eşitliğini divanın başına yazan bir kadın şairimizdir. Neyse, bunu ben de batılılardan öğrendim. Sonra Amasya valisinin kafasını ütüleye ütüleye Kadın Divanı kitabını bastırdık. En geç bizde basıldı. Sovyetlerde, İngilizlerde araştırma konusudur. Bu kadın hep sevgililerinin adından bahseder, derler. Türkçesi çok güzeldir. Okuyamam diye korkma.


Ben bir anlamda zorunlu emekli edildim. Eşim Türkiye Yazarlar Sendikasından yargılanmaya başlayınca pahalıya geliyorsun dediler. Neden yargılandı? TYS ( Türkiye Yazarlar Sendikası) legal bir kurumu illegale düşürmekten. Disk ve öteki kurumlarla ve bazı demokratik guruplarla ilişkiden. Öncesinde derneklerin siyasal ilişkileri kısıtlıydı. Sendika olmayı iş kolunu seçerek seçtik. Çünkü sendikaların hem uluslararası hem de ulusal çalışmaları serbestti. Seçmekten kastım bu. Ondan evvel Türkiye Edebiyatçılar Derneği ya da birliği diye bir kurum vardı. Şükran Kurdakul’un en son görevlisi olduğu, bizim de genç olarak sonradan üye edildiğimiz bir yer vardı. 1970 muhtırasında tüm kurumlar sıkıyönetimin verdiği model üstüne bir yönergeyle genelge ve programa uymak zorundaydılar. Eğer buna uymazlarsa kurum kapatılacaktı. Biz bilerek kurumun kapatılması yoluna girdik. Yaklaşık iki yıl sonra, bir ay bir buçuk ay boyunca yazarlar toplandık. Yeniden ne tip bir örgütlenmeye gideceğimizi tartıştık. Yaklaşık 75 yazar. Ve sendika olması kararını aldık. Sendika kurucularını seçtik. İş kolunu Necati Cumalı buldu. Biz eğlence kadınlarıyla aynı iş kolundaydık. Böylece sendika olduk. Ama bu sendika oluşta ek şeyler geldi. 12 Eylül’de sendika kapısı mühürlenmedi fakat on sekiz kişi üç buçuk yıl yargılanmaya alındı. Önce kurucularla başladı soruşturma. Yaşar Kemal’de geldi, ilk başkan olarak ifade verdi. Komik bir şekilde yargılandık ve komik bir şekilde de beraat ettik. O arada sendikamız yandı.




Yazılarınızı nerelerde yayımlattınız?

Cumhuriyet’te iki yıl resim yazıları yayımladım. Ben daha tersanede iken Büyük Gazete diye sanat-magazin bir dergi vardı. Cumartesi günleri öğleden sonra orada çalışıp hem dergi çıkarıp hem gazetecilik öğrendim. Bir süre vekil öğretmenlik de yaptım. Altmıştan sonra Türkiye’de öğretmen açığı vardı. Milli eğitim bize hak tanıdı. Fakat milli eğitimin kafasının hala karışık olduğunu düşünerek üç ay sonra bıraktım. Yazılarımı Büyük Gazeteden başlayarak Cumhuriyet, Vatan, Varlık’ta yazdım. Çok uzun zamandır, başlangıcından bu güne Evrensel’deyim.


Neden Evrensel?


Bunun sebebi siyasal. Ben Türkiye İşçi Partisi’nin üyelerinden biriydim. TİP’in o zamanki kurucularından biri ağabeyim Gencay Gürsoy’dur mesela. Seksen yaşına girdi. Eşim Adnan Özyalçıner de öyle. Bu kişiler seksen yaşına girip hala toplumsal meseleleri bırakmamış insanlardır. Altmış kuşağının çoğu öyledir. Hiç birimiz daha bu anlamda toplumdan emekli olmadık. Onlar ÖDP’yi kurdular. ÖDP bana çok parçalı geldi. Aynı şeyleri gördüm. Mesela TİP’çi arkadaşlarımızdan Leyla Erbil çok faal biriydi. Kimsenin aklına Leyla Erbil’in faal bir siyasetçi olduğu gelmez. Tuhaf bir kadın. Gecekonduya piyano ile giden kadın odur işte… ÖDP’nin vitrin süsü olarak ayrıldıklarını görünce dayanamadım. Bu partinin içinde aydınlar, eski devrimciler ve işçi liderleri vardı. Onlarla konuştuk; sosyalist partiler içinde sizin farkınız nedir diye. Onlarla konuşarak ikna oldum. Evrensel’in ilk toplantılarından itibaren. Ben bir gazetenin kimliğinin kültür sayfasından belli olacağına inanırım. Bu yüzden Evrensel.


Hiç dergi çıkarttınız mı?


Aaa. Çok komik bir dergi çıkarttık. Beşgen diye bir dergi çıkıyordu. Geçen yıl kaybettiğimiz Avni Öneç düzenliyordu gençler arasında. Ben de katıldım. Orada herkesin bir sayfası vardı. İsteyen o sayfayı doldurur ya da boş bırakırdı. Ama üç ayda bir belli bir katkı payımız vardı. Dergi dağıtırdık. Dağlarca ile de öyle tanıştık. Dergiyi Dağlarca’nın dükkanına bırakıyordum. Ayda bir hesap alıyorduk. Aldığımız parayla da dergiye kolektif dergi alıyorduk. Bunun dışında Denge diye bir dergi vardı. İki tane dergi maceramız var yani. Ama beraber dergi çıkarttığımız o arkadaşlar ne yazık ki edebiyatta yok. Bülent diye bir arkadaşım vardı. Altmıştan sonra gençlere biraz daha önem verildiği zamanlarda çeşitli yerlerde şiirler okuyordu. Mesela Darülaceze’de, Sultanahmet hapishanesinde biz Beşgen dergisinden geldik deyip adamların kafasına damlıyordu. Sonra gidip orada adamlara ek bir ceza olarak kim bilir ne okuyordu. Yani kim biliri aslında şu: Cici kızlar geliyor öpebilir miyiz diyorlar. Ben de o zamanlar nedense ölüm şiirleri, güzellemeleri yazıyordum. Birden oradaki insanların tüberküloz olduğunu hatırladım. Halbuki onlar hastalıklarının problemleri içindeler diye ayaküstü çıkıp şiir uydurdum. Tabi şimdi bende yok o şiir. O zamanlar ben heykel de çalıştım. O dönemin öyle bir havası vardı. Yani herkes birbirinin ne yaptığını bilirdi. Geçenlerde Adnan ve benim için saygı gecesi yaptılar. Orada arkadaşım Mehmet Güleryüz’ün söylediği “Biz birbirimizi hem çok sevdik hem de birbirimizi kontrol ettik” sözü çok önemliydi. Ben şanslıydım belki. Abiler dediğim guruplar dışlamadılar. Mesela Orhan Kemal’i İkbal Kahvesinden yüzbeyüz tanırım. Özellikle Sabahattin Ali’yi bildiğimi duydukları zaman ki Sabahattin Ali resmen yasaklanmamıştır ama ağır bir dönem yaşanmıştır, Aferin kız sen Sabahattin Ali de mi okudun, dendi. 1965 yılında Sabahattin Ali yeniden basıldığı zaman, Varlık’ ta bir kitabı basılamadı. Basılamayan bu kitabı Sırça Köşk’tür. O masalın sonunda bir ima vardır. Siz siz olun başınıza bir sırça köşk diktirmeyin. Eğer bir sırça köşk diktirirseniz bir iki kelle feda ederek kurtulursunuz. Adamlar gelirler bir ülkeyi dolandırırlar camdan bir köşk yaparlar. Bu köşkün her derde deva olduğu söylenir. Cumhurbaşkanımız duymasın! Bir gün derler ki herkes evindeki hayvanını getirsin. Biz de onlara bir şeyler vereceğiz. Biraz sonra hayvanların kelleleri havalara dağıtılır. Biri alır kelleyi der ki “bu kellenin dili yok, e siz bunu pişiremezsiniz, rezil edersiniz. Beyni yok beyin sizin işinize yaramaz. Gözü yok, sen gözü ne yapacaksın? Yemesini beceremezsin.” Adam gözü yok, dili yok, beyni yok, ben bu kelleyi ne yapacağım diyerek kaldırır sırça köşke fırlatır. Ama o güne kadar herkes o köşke hiçbir şey olmaz diye biliyor. Kelle fırlayınca köşk şangırtıyla kırılıyor. Onun kırıldığını görünce herkes elindeki kelleleri fırlatır ve köşk çöker. Böylece masalda biter. Bu kitap o zaman yasaklanmış ve yeniden basımı çok geç olmuştur. Varlık Sabahattin Ali’yi 1965’te basabildi. Zaten 1960’a kadar ki dönemde sınıfsal ideolojik kitapların hiçbiri basılmadı. Biz Sosyalizmi edebiyattan öğrendik.

Siyasi duruşunuz ile edebi duruşunuz arasında nasıl bir ilişki var?


Tabii, bu başta çok yumuşak bir tartışma yüzünden benim ilk kitabım arkadaşlarım tarafından para koyulup çıktı. Dönemin eleştirmenleri Asım Bezirci’yle Hüseyin Cöntürk tartıştılar benim bir şiirimi. Tarihi dönemeçlermiş. Öz ile söyleyiş biçimi arasındaki ilişki ya da ödül önemi üzerine tartışmalar olunca arkadaşlar para koydu ilk kitabım çıktı. O şiir bugün o şekilde tartışılmaz. TİP’in Sosyal Adalet dergisinde Asım Bezirci’nin sayfasında çıkmıştı soyut şiirim. Şiir şöyle:


Bir kadın mavide salınır bacakları

Bir çocuğu doyurmaz olur ağlamak

Açlık en bayat yemek sofralarınızdan ırak

Tarlalar başak başak borçlara sararır

Uzar büyük şehirler, fabrikalar kurtulmak

Fildişi kuleleriniz de azat olmadı mı

Bu nedendi uyumak


Contürk o zaman şiirlere not verirdi. Keyifli yazılar yazardı. Benim bu şiirimi eleştireceğini söylemiş Bezirci’ye. Öyle de oldu. Benim o dönemler en iyi arkadaşlarımdan biri Ataol Behramoğlu’ydu. Ataol ile ikimiz Varlık bizim her şeyimizi basmadığı için İnegöl’deki Elif diye bir dergide yazıyoruz. Ataol ile oradan tanışıyoruz. Ayrıca o dönemde bizim okulda yüz yüze gelme şansımız vardı. Şiir Matinesi denilen şiir okuma günleri vardı. Sadece belediyenin değil okulların şerefiydi bu. İstanbul’da örneğin Darülşafaka’nın çok şiir günleri olmuştur. Bu gibi şiir, öykü okuma günlerinde bir araya geliyor ve tanışıyorduk. Mesela Behçet Necatigil ünlülerin katıldığı matinenin arkasından hiç kitapları olmayan gençleri de Yıldız Teknik’te çıkarttı. Ben olsaydım cesaret demezdim doğrusu. Birinci bölümde ünlüler, ikinci bölümde gençler. Kimse kalmaz diye cesaret edemezdim. Behçet beyin üstümüzde emeği çoktur. Yıldız Teknik’in radyosundaki şiir saatini de “Şairleri ben vereyim, siz yönetin” diyerek gençlere verirdi. ‘Hocam yeni şiir var mı?’ diyenlere cebinden dergisini çıkarıp şiirlerini okurmuş. Duyduğumuz zaman deli olurduk; o gün şunu okudu, bugün bunu okudu diye.


Edebiyat alanında da tekelleşme var mı, bu sizin hayatınızı nasıl etkiledi?

Edebiyat alanında tekelleşmeden çok başka bir şey benim hayatımı etkiledi. Ben 1966’da Habora Yayınevi’ni kurmuştum. 1964’te Gecekondu adlı kitabım çıktı. 1967’de Adnan Özyalçıner ile evlendim. En beğendiğim hikayeciydi. Ben onun sevgililerini bilirim. O da benim yaramazlıklarımı bilir. İkimiz de evlilik karşıtı insanlardık. Fakat pek alaturka bir evlilik yaptık. Ancak ben evlenir evlenmez Bayan Özyalçıner oldum. Birdenbire ummadığım, bir kuşak önce de olsa abiler “Sus bakalım, sen ne konuşuyorsun, Adnan ile evlenince edebiyatçı mı oldun?” dediler. Bu söz Engin Dinçer’indir. Hiç unutmuyorum. Ve birden ben daha parlak, daha ünlü bir edebiyatçının gölgesinde kalmak ihtimali ile karşılaştım. On yıl kitap çıkarmadım ama on yıl çalıştım ve dergilerde göründüm. Kitap yok mu sorusu gelene kadar ve bir anlamda yenilenerek 1977’de Direnç ile çıktım. Direnç’te evliliğin deneylerinin getirdiği başka bir şey, bir anlamda daha sert bir görüntüyle çıktım. Tekelleşme değil ama o zamanda mesela Memet Fuat olayı vardı. Memet Fuat’la pek görüşürdük. Ama Memet Fuat’ın dediği “kadromda olacak” dediği kız usluluğu ben de yoktu. Bunu baştan konuştuk. Dedi ki “şımaranı beni dinlemeyeni takımdan atarım.” O iyi bir voleybol hocasıydı. Ben de “Bu edebiyat takımı, Altınyurt takımı değil Mehmet Fuat, beni de kimse edebiyattan atamaz” dedim. Hiçbir zaman da Memet Fuat’ın seçtiklerine alınmadım. Ama bundan da alınmadım onu söyleyeyim. Çok iyi bir şekilde yürüdü dostluğumuz. Varlık’ta eşimin gurubuyla (ki onlar A gurubudur) A gurubuyla Varlık arasında çıkan anlaşmazlıktan dolayı Varlık bana boykot uyguladı. Yani o tip boykotlar yaşadım. Aynı mesleği yapmanın edebiyatı sattırdığı vardır. Siz yazamazsanız yanınızdakini hırpalarsınız. E, bir taraf öbür tarafa destek olmak zorundadır. Bu anne olarak genelde kadınların başına kalır. İşte benim bir defa bir şiirime soruşturma açıldı. O sırada da Adnan’ın yazı işleri müdürlüğü yüzünden ağır bir davası vardı. Baya bir panik yaşandı. Çocuklar da küçüktü. Davalarında savunmalarını ben yaptım genelde. Yani avukat çırağı olacak kadar biliyorum. Bir yazıyı, bir kelimenin yerini değiştirerek kurtarırsınız. Yani edebiyatın yankılarının geniş bir savunması yoktur.

Kadın olmak ile edebiyat alanındaki varoluşunuz arasında bir ilişki var mı?

Kadın olmak… Ben kadınların sesi olmayı denedim. Bir anlamda ustam, önemli sayacağım bir ad var. Yani aslında iki yandan iki ad var. Biri yüzyıllar öncesindeki Mihri. Mihri şunu söylüyor. “Kadının aklını eksik saydıklarından, yaptığı her işi de özürlü sayarlar. Ama ben buna inanmıyorum. Hatta akıllı bir kadın aptal on erkekten iyidir. Becerikli bir kadın, beceriksiz yüz erkeğe tercih edilir” der. Bunu da divanının başındaki duvar bölümünde söylüyor. Kadın erkek eşitliği bakımından benim ustam Mihri’dir. Şiirde inat etmek, şiirin yakasını bırakmamak bakımından da Gülten Akın’dır. Çok az kişi bilir. Gülten beş çocuk büyütür. Beş çocuktan birinin idamla yargılanmasını, anne ve avukat olarak yaşadığı mahkemelerde 12 Eylül’de Mamak’ta mücadele etti. Kocası nedeniyle sürgünler yaşadı. Şu anda da hastalıklarla mücadele ediyor. Fakat şiiri hiçbir zaman bırakmadı. Gülten Akın bu yüzden Türk edebiyatının yüz akıdır. Tabi şimdi Melisa Gürpınar’ı da söylemek gerekirdi. Aramızda iki yaş vardır. Soluklanma payı bırakmasına rağmen şiiri bırakmadı. Hikayeci, romancı olarak kadınlar daha rahat. Ama şiir nankör bir iştir. Ben bazen düşünürüm; acaba tekrar başlasam, elli-elli beş yıl sonra şiirden başlar mıydım? diye. Şiire verdiğimiz emek çok görünmez. Çünkü şiir Ataol gibi söyleyeyim galiba yalnızca üçüncü dünya ülkelerinde kaldı. Şiir artık Güney Amerika’da var. İngiltere’de Fransa’da siz yeni bir şair duyuyor musunuz? Çünkü şiirin çok fazla ticari bir yanı yok. Roman ticari bir olay. Uyarlama falan rolü de var. Orta çağda da kadınlar romanla para kazanırlardı. Erkekler soylu bir iş olarak şiir yazarlardı. Şu anda üçüncü dünya ülkelerinde ve bizde var şiir. Dikkat edin şiiri yaşatan ülkeler kapitalist ülkeler değil. Biz de şiiri okumaktansa şiiri yazmayı seçen bir okurumuz var. Ben şimdi jürilerdeyim. O kadar çok dosya geliyor ki. Kitap satış sayılarına bakıyorum. Çünkü benim ilk kitabım çıktığı zaman üç binden aşağı kitap basılmadı. Şu anda beş yüz kitap basılmasından bahsediyorlar. Yani yazanlar okumaya gerek görmüyorlar gibi bir durum var bence. Hikâye yazmaya gelince, ben çok fazla hikâye yazdığımı zannetmiyorum. Bu Kadınların İç Acıları diye bir kitap çıktı. Tacize uğrayan kadınların hikayeleri vardır. Ben orada bir hapishanede açık görüş öncesi bir kadının aranmasını yazdım. Taciz tabi! Allah razı olsun kadın adli memurlarımız tarafından yapılıyor. Çocukları yazdığım da var. Bir de halk hikayelerini de yeniden yazıyorum. Tabi bu yazmada bir araştırma keyfi de var. Bazen bir varyasyon, bazen de bir sorunun cevabını arıyorsunuz. Yani mesela Kerem ile Aslı’da Aslı’ya babası ne dedi de Aslı düğmelerini açmadı. Aslı düğmelerini açsa sihirli. Ama Aslı kendisi açarsa düğmeleri açılacak. Açmaması için ne söylemiş olabilir? Ben şey diye düşündüm. Sınıflar farkı. Diyor ki “Bu bir padişah oğludur kızım. Yarın siz evlendikten sonra hepsi geçecek. Bir de düğmeni kendin açarsan, düğmesini kendi açan gelin diye dillere düşersin. Hiçbir gelin düğmesini kendisi açmaz…”


Yazdıklarımın en zoru çocuklar için yazdıklarımdır. Çocukları her şeye kandıramazsınız. Torunuma da diğer çocuklara da doğaçlama öyküler uydururum. Mesela, biber dolması nasıl icat edildi? Kadın her gün köfte pilav yapmaktan bıkmış. Bir gün köfte ile pilavı biberin içine doldurup biber dolması yapar gibi öyküler. Benim kızım şu soruyu sordu akıl kutusunu anlatırken “Keloğlan bir sudan bir sandık çıkartıyor. İçinden peri kızı çıkıyor. Kız çıkınca benim kız soruyor. ”Kız sandığın içinden mi çıkmış anne?” “Evet” “Keloğlan o kadar ağır sandığı nasıl kaldırmış?” Sandık küçükmüş dedim ben de. “E o kız o sandığa nasıl girmiş?” diye sordu tekrar. Şimdi bunu nasıl anlatacaksınız? Onun için biber dolmasını anlatırsanız daha kolay olur.

Şairler, yazarlar (kadın şairler, solcu şairler gibi) arasında ne türden güç birlikleri, dayanışma ilişkileri vardır? Bunun sizin hayatınıza yansımaları nelerdir?

Tarihi koşulların getirdiği sol eğilimler oluyor. 50 kuşağı da Adnan’ların kuşağı da 28 Nisan’lardan öğrencilerin sokağa çıkmasından gelen gibi. Öteki türlü toplumcu şairler arasında pek bir dayanışma yok. Okurun da pek umurunda olduğunu sanmıyorum. Ama edebiyatta böyle bir sınırlandırma ne kadar doğru? Yani demokrat bir bakışla bakıyorum da birinci koşul iyi şair olmaktır. Mesela Hilmi Yavuz. Hilmi Yavuz son yıllarda mistik oldu. Fakat şiirlerinde yine de çok fazla mistik yanını göremezsiniz. Yani zamanda yazıyor, çokta görünmüyor. Bir anlamda çokta Sezai Karakoç gibi diyemeyiz. Bu keskin çizgiler de yok rahmetli Cahit Zarifoğlu gibi. Ama aramızdan mesela dönmüş adam olarak İsmet Özel ile selamı kestim. Sivas ile ilgili sözünden sonra. Ondan evvel Müslüman olması bizim Sevr anlaşmamızı kesmemişti İsmet ile ama ne zaman ki Sivas’ta ölen arkadaşlarımıza ‘Sırp bıçaklarını beklemek’ gibi zırvalar söyledi o zaman İsmet bitti. Yani dayanışmadan çok fazla söz edilemez ama ilk defa reklamlarda vardı bu. Bizde de bir kadın yazarlar derneği kuruldu. Kurulduktan sonra bana Gülten’e falan plaketler verdiler. Yazarları ayırıyorsunuz diyemedim çünkü onların programında kadınları edebiyatla eğitmek diye ayrı bir program vardı. Edebiyat kursları veriyorlardı. Yani onlar politik davranıyorlardı. Olmalı mı bilmiyorum ama yazarların kendi içindeki dayanışmaları özellikle daha ağırlaşmasından korkarım. Sansürün otosansüre dönüşme eşiğinde olduğu günlerde yazarların birlikte davranmaları çok önemli. Şöyle bir şey var, seksen sonrasında demokratik bakış açısındaki şairler darbe karşıtı şiirler yazdı. Mesela ikinci yeninin ustalarından Edip Cansever’in Eylül Sesiyle bir şiiri vardır.

Baylar!

Bin dokuz yüz seksen birdeyiz

Karşınızda eylülün sesi

Ağustosa çekildi, eylülün sesi

Birazdan konuşacak

"Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar."

Tepelerde bulamaçların kahverengi eridiği

Eriyip sarı sarı aktığı bir mevsim

Bir saat gibi işlerken avucumdaki güz çiçeği

Yosunların kapılara usulca

Tırmanıp yerleştiği

Yani eylülün sesi, buysa çok iyi baylar.

Yaz geçti, sözgelimi midyelerden yorulduk

Eni boyu belirsiz bir ıslaklıktan

Upuzun gündüzlerden, sevimsiz otellerden

Eylül ki, sorabilir mi

Hüzünler iç kamaştırıyor, aşklarsa niye yoksul

Bir asfaltın kuru sıcak soğuğundayız

Oysa bir deniz feneri mevsimsiz ölür baylar.

Dahası

Bu düğmesiz giysileri şöylece giymek

Bir boşluğu giyinmek mi olur

Olsun

İşte karşınızda ekimin sesi

Kasımın sesi sonra

Yağmurun eşliğinde -çocuğunu emziriyor yaz-

Bundan böyle günlerimiz nasıl geçecek baylar.

Her şey o kadar dokunaklı ki

Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen

Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem

Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri-

Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı

Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.

Sonra bir kır kahvesi kendini okurken

Masaları toplanmış, bardakları toplanmış

Tam kendini okurken

Derim ki bir semti iyi tanımak kadar

İyi tanımalı dünyayı

Açın radyolarınızı: eylülün sesi

Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar.

Elmalar silik silik kırmızı artık -olsun-

Gözlerimiz tozlanmış, kirli

Gizlisi yok, bu dünyada böyle sıkılmak iyi

Sıkılmak iyi baylar

Biz hazır tuttukça böyle

İçi yangından alev alev

Dışı buz tutmuş kalplerimizi.


Fakat bunun yanında daha sesi duyulan şairler yanında yazarlar kendi şairlikleri, yazarlıkları pek ortaya çıkmamış guruplar da var. Can sıkıcı olan bunların festivaller, ödüller, turneler gibi yollarla özendirilmesi. Bu bakış açısı yani etliye sütlüye karışmayanın daha çok boy gösterme fırsatı oldu. 12 Eylül’den sonrası böyle bir edebiyat akımı çıkarttı. Bence insansız bir edebiyat türedi. Biraz sıçrayıcı, hayali, mistik bir aşkın daha ağır bastığı kitaplar görmeye başladım. Yani bizim aramızda böyle özendirmeler var. Bizim aramızda bir dayanışma yok belki ama mistik edebiyatın bir araya toplanmasından dünya dışı bir edebiyatın yazarlarının yan yana gelmesi vardır diyebilirim. Asıl acısı bu ayrımı devletin yapmasıdır. Şimdi Türkiye Yazarlar Sendikası’nın fırsatları kaçırmış olarak kendi binası yoktur. Fakat Türk Yazarlar Birliği’nin devletin bağışladığı binaları vardır. Bence bu ayrımı devletin, belediyelerin yapmaya hakkı yok. Bütün yazarlara eşit davranmasından yanayım. Galiba fikir özgürlüğü kavgası vermekten, telif özgürlüğü kavgası vermeye de fırsat kalmıyor.

Sizin bu alana giriş ve kalma stratejileriniz nelerdir?

Sanırım bunun tek yolu gündem yoluyla uğraşmak, bir dergide görünmektir. Ben günlük bir gazetede yazarak gündemi izlemeye ve şiirlerimi değiştirmeye çalışıyorum. Şiirle görselliğin örtüştüğüne inandığım içinde uzun bir süredir resimler üstüne şiirler yazıyorum.

Edebiyatta erkek egemenliği?


Şimdi bir toplumda var olan şey her yere ulaşır. Toplumumuz gitgide daha erkek egemen oluyor. Bir toplumda olan egemenliğin edebiyata yansımaması olanaksızdır. Ama bu nasıl yansır? Şairlerin yazdıklarından yansır belki. Yoksa, yani bazen hoş görürken hor görme de vardır. Oysa benim için, mesela, kadınlıktan ve cinsellikten korkmayan bir şair olarak çok beğendiğim Arife Kalender’dir. Daha dayanıklı daha hırpalanmaya açık bir kuşak geliyor. Erkek egemenlik sokakta sürdüğü zaman tabii ki şiire yansıyacak ama insan olarak toplumumuzda, insan sorunları halledilmeden kadın sorunlarının halledilemeyeceğine inanıyorum. Tabi kadın hakları, çocuk hakları diye bir parantez açıyoruz. Ama gerçekten insan hakları korunsa çocuk hakları, yaya hakları, kadın hakları diye tekrar ayrım açar mıyız? Acı bir şey ama Türkiye’de gitgide insanla ve kadınla ilgili acımasız bir bakış açısı var. Bana bu hep toplumsal bir vicdan eksikliği gibi geliyor.


Teşekkürler…

2014 İstanbul


  • Instagram

İletişim: matkapdergisi@gmail.com

Instagram: @matkapdergi

Twitter: @MatkapDergi

Facebook: DergiMatkap