Kurtarma Mesafesi Üzerine...


Anıl ALACAOĞLU


instagram.com/anilalacaoglu


twitter.com/anilalacaoglu






Girift yapısı, birçok anlama gelebilecek metaforları, verdiği kaynağı belirsiz tedirginlik hissiyle okuru biraz uğraştıran, okunduktan sonra zihni meşgul etmeye devam eden bir roman olmasına rağmen Schweblin’in ifadesiyle “karmaşık ama anlaşılmaz değil.”


“Ağızdaki Kuşlar” isimli öykü kitabıyla tanıdığımız Arjantinli yazar Samanta Schweblin’in ilk romanı “Kurtarma Mesafesi” önceki kitabı gibi Emrah İmre’nin özenli çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı. İlk olarak 2014’te yayımlanan bu kısa roman 2017’de İngilizceye çevrildiğinde daha önce çevrilen öyküleri gibi büyük bir beğeniyle karşılandı. Aynı yıl Uluslararası Man Booker Ödülü’nün finalistleri arasında yer aldı ve En İyi Kısa Roman kategorisinde Shirley Jackson Ödülü’nü kazandı. Böylece öyküleriyle elde ettiği başarısı perçinlenen Schweblin yeni eserleri ve çevirileri merakla beklenen bir yazar haline geldi.

Yüzeyine bakıldığında kısa bir korku ve psikolojik gerilim romanı olarak tanımlanabilecek “Kurtarma Mesafesi” temposu hiç düşmeyen, okuru sürekli tetikte tutup huzursuz eden hatta okurun başını döndüren çok güçlü bir metin. Fakat katmanlılığı sayesinde bir gerilim kitabından çok daha fazlası. Girift yapısı, birçok anlama gelebilecek metaforları, verdiği kaynağı belirsiz tedirginlik hissiyle okuru biraz uğraştıran, okunduktan sonra zihni meşgul etmeye devam eden bir roman olmasına rağmen Schweblin’in ifadesiyle “karmaşık ama anlaşılmaz değil.”





Roman okuru bilinmezliğin ve tedirginliğin tam ortasına savurarak başlıyor:


“Kurtçuklar gibiler.

Ne tür kurtçuklar?

Kurtçuklar gibi, her tarafta.

Çocuğun sesi bu, sözcükleri kulağıma fısıldıyor. Soruları soran benim.” (S.13)


Ancak birkaç sayfa sonra anlışılıyor ki bu diyalog, kızı Nina’yla huzurlu bir tatil geçirmek üzere taşrada bir ev kiralayan Amanda ile civarda yaşayan Carla’nın oğlu David arasında geçiyor. Romanın tamamı da bu diyalogtan ibaret, italik yazılan cümleler David’e, diğerleri Amanda’ya ait. Bu bakımdan çok az dekorla sahnelenebilecek bir metin. Konuşmanın yaşandığı anda Amanda taşradaki sağlık ocağında felç olmuş gibi hareketsiz yatıyor ve ölmek üzere. David ise yanı başında duruyor. David kitabın ilk cümlesinde bahsettiği kurtçukların ortaya çıktığı ânı bulmaları gerektiğini söylüyor. Okur da metnin devamında Amanda’nın anlattıklarıyla, David’in soruları ve yönlendirmeleriyle Amanda’yı bu duruma neyin düşürdüğünü, kurtçukların nereden çıktığını çözmeye çalışıyor. Romanı elimizden bırakamamamıza sebep olan gerilimin kilit noktası da bu “kurtçuklar” zaten.

Amanda sürekli çocuğunun başına bir şey geleceğinden korkan fazla korumacı bir anne. Romanın orijinaline sadık kalarak çevrilen ismi de buradan geliyor. Amanda kızının kendisine uzaklığına “kurtarma mesafesi” adını takmış, kızının hep erişebileceği bir uzaklıkta olmasına, aralarındaki görünmez ipin fazla gerilmemesine dikkat ediyor. Göbek bağını hatırlatan, çocuğun bir noktada anneden kopmasının iyi bir şey olup olmadığını belirsiz hale getiren bu ip imgesi roman boyunca tekrarlanıyor. Amanda David’e kızına ne olduğunu sorsa da bir cevap alamıyor. Çözülmesi gereken gizemin parçalarından biri de bu. Dolayısıyla kitabın daha en başında Amanda’nın bütün dikkatliliğine rağmen başarısız olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Asıl soru buna neyin sebep olduğu. Çünkü yalnızca Amanda’yı ve kızını değil herkesi ilgilendiren bir tehlike söz konusu.


Daha sonra aynı tehlike yüzünden David’in geçmişte ölümden döndüğü anlaşılıyor. Bu noktada paranormal bir hikâyeyle karşılaşıyoruz. Romanı korku kategorisine de koyabilmemizi sağlayan bu hikâyeye David inanmıyor olsa bile Carla oğlunun zehirlendiğinden ve şifacı bir kadın tarafından ruh aktarımı yoluyla iyileştirildiğinden beri değiştiğini, oğlunun artık kendisine ait olmadığını düşünüyor. Carla’nın çocuğuyla göbek bağını kopardıktan, onu kurtarma mesafesinde tutmayı bıraktıktan sonra artık “çocuksuz” bir anne olmasıyla Amanda’nın ifadesine göre on yaş büyük olmasına rağmen ondan katbekat güzel olması arasında da bir ilişki olabilir, çünkü o çocuğunu tehlikelerden korumayı “başaramayarak” çocuğuna yabancılaşmış, böylece Amanda’nın yüreğini hoplatan kaygılardan kurtulmuş bir anne. David’in zehirlenmesine ve bir atın ölmesine yol açan bu tehlikenin kaynağıysa dere. Tehlikenin doğadan, her gün onlarca kez temas ettiğimiz sudan geliyor oluşu tekinsizliğin her yeri kaplayacak kadar yayılmasına neden oluyor. Oysa henüz bilmesek de tehlike doğal değil, tam tersine suni bir şeyden kaynaklanıyor.


Tüm bunları Amanda, David’e olan biteni anlatırken, onun sorularını yanıtlarken öğreniyoruz, romanın bir anlatıcısı yok. Okur olarak bu konuşmaya yalnızca kulak misafiri oluyoruz, dolayısıyla doğrudan bir muhatabımız da yok, hikâye bize anlatılmıyor, hikâyeye tanık oluyoruz diyebiliriz. Bu da Schweblin’in öykülerinde de anlatmayı değil göstermeyi seçen, okura açıklamalar yapmayıp ondan katılım bekleyen bir yazar olmasıyla örtüşüyor. Ayrıca buradaki diyalog içi diyaloglar metni iyice baş döndürücü bir hale getiriyor. Öyle ki Amanda bile bunların gerçekten yaşandığına inanmakta güçlük çekiyor.


Aslında Amanda’nın ve birçok okurun taşradaki garipliklere, insanların ve hayvanların sık sık zehirlenmesine, taşralıların “yeşil ev” dedikleri ürkütücü bir yerde yaşayan şifacı kadına başvurmalarına şaşırması, anlam verememesi sosyoekonomik bir farklılıktan kaynaklanıyor. Carla bu durumu şöyle açıklıyor:


“Biz buralılar bazen yeşil eve başvururuz, çünkü sağlık ocağına çağrılan doktorların gelmesinin saatler süreceğini biliriz, üstelik hiçbir şeyden anlamazlar, ellerinden hiçbir şey gelmez. Durum ciddiyse ‘yeşil evdeki kadın’a gideriz.” (s. 22)


“Olağan şeyler bunlar, Amanda, çevremizde bir sürü tarla var. Habire birileri fenalaşır, hayatta kalmayı başaranlar tuhaflaşır. Onları sokakta görmek mümkün, normal insanlardan ayırt etmeyi öğrenince sayıca ne kadar fazla olduklarına şaşırırsın.” (s.58)


Böylece Schweblin’in romanın merkezine neyi yerleştirdiğini, tehlikenin kaynağını anlamış oluruz: Şehirde yaşayanların doğrudan temas etmedikleri için ancak uzun vadede, dolaylı olarak etkilendikleri, bu yüzden de bakmadıkça görmedikleri zararlı tarım ilaçları.


Çevre dostu bir bilim insanı olan Rachel Carson, DDT adlı böcek ilaçlarının zararlı olduğunu anlattığı kitabı “Sessiz Bahar”ı 1962’de çıkarmış ve bu çalışma çevre bilinci konusunda bir dönüm noktası olmuştu. Kitabın gücü, yalnızca yıkıcı gerçekleri açığa çıkarmasından gelmiyordu, bunda doğaya sevgiyle yaklaşan, doğaya verilen zararı ele alırken sadece maddi kayıplardan değil bunun verdiği duygusal yükten de bahseden Carson’ın kitabı neredeyse edebi bir dille yazmış olmasının da payı vardı. Kısacası “Sessiz Bahar” edebi bir bilimsel eserdi. “Kurtarma Mesafesi” ise bilimsel bir edebi eser.


Arjantin, zararlı tarım ilaçlarını yüksek oranda kullanan, suları her geçen gün biraz daha kirlenen ülkelerden biri. Schweblin’in bu “görünmez” tehlikeyi okunur, fark edilir ve hissedilir kılmak için kullandığı yöntem takdire şayan. Civarda zehirlenip ölen hayvanları gömmeyi kendine görev edinen David’in roman boyunca birçok yerde “Bu önemli değil” diyerek Amanda’nın dikkatini başka yöne çekmeye çalışması, yazarın bizi “önemli olana” doğru adım adım ilerletmesi olarak görülebilir. Yine de “Kurtarma Mesafesi” bütün gerilim çözüldükten, her şey anlaşıldıktan sonra bile yeni baştan okunabilecek bir roman. Çünkü okura muadiliyle karşılaşması zor bir deneyim yaşatıyor, hikâyenin hangi katmanına odaklanırsak odaklanalım, kitabı hangi türe dahil edersek edelim son cümlesiyle hepimizi uyarıyor:


“Durağan felaket her yana saçılmak üzere.”



Kurtarma Mesafesi

Samanta Schweblin

Çev. Emrah İmre CAN YAYINLARI

104 s.

2021