Yazarına Kafa Tutan Bir Türün, "Öykü Yazmanın Sırları"



Elif KAYA

elifk.kaya93@gmail.com

instagram.com/kayaelif93








Kendine has kurgusal bir yapısı olan öykü, yaratıcısının gerçeği ele alış biçimiyle ifade yolu bulur. Yazarların çoğunun toplumsal gerçekleri anlatma eğiliminde olmalarına karşın öykünün yaratıcılık ve düşle beslenmesine yönelik düşünceleri yazınımızın çeşitlenmesine yönelik isteğinin sonucu. Bu bakımdan 1950 kuşağı yazarlarının gerçeği yeniden yorumlama biçimleri öykü geleneğimizin bugünkü geldiği noktayı daha iyi anlamamıza sebep oluyor. Orhan Duru’nun da yazınına kattığı gerçeküstücülük, mizah, bilimkurgu gibi öğelerle anlatımını zenginleştirme gayesinde olduğunu görüyoruz.

“1950 kuşağı” öykü yazarlarının öne çıkan isimlerinden Orhan Duru’nun ilk kez 2008 yılında yayımlanan deneme kitabı “Öykü Yazmanın Sırları”, 2021 yılının ekim ayında Yapı Kredi Yayınları tarafından okurla buluştu.


A kuşağı, Mavi Hareketi gibi edebiyat toplulukları arasında yer alan Duru, “Ağır İşçiler” öyküsüyle 1970 TRT Sanat Ödülü’ne, “Fırtına” adlı öyküsüyle 1998 Sait Faik Armağanı’na layık görüldü. Bütün öykülerini topladığı “Sarmal” ve “Boğultu” kitaplarıyla birlikte bir adet romanı ve çeşitli deneme yazıları olan Orhan Duru bu denemesiyle “öykünün sırlarını” bizimle paylaşıyor. Ömrünü kalemine adamış yazarın eseri bu yönüyle yürüdüğü yoldaki deneyimlerine sırdaşlarını arıyor.


Niçin öykü yazdığını, merakının onu nerelere götürdüğünü, bir öykü nasıl olmalı’nın cevabını, biçemle yaşam arasındaki ilişkiyi, öyküyle nasıl didiştiğini, bu didişmelerden nasıl galip geldiğini paylaşıyor okurla. “En çok öyküyü seviyorum.” cümlesi yazarın niçin öyküye yöneldiğini en samimi dille anlatıyor. Ve yaşam serüvenimizin ana maddesi, tüm arayışların temeli, yaratımın sancısı olan “kimlik sorunu” olarak çıkarıyor karşımıza öyküyü.

Yazarın öykü yazma sürecini bizimle paylaştığı bölümleri okurken öyküyle yaşam arasında oluşturduğu harmoniyi görüyoruz. Nefes alıp verdiği sürece yaratımın tohumunu içinde nasıl büyüttüğüne şahit oluyoruz böylece.


“Yürürken, yemek yerken, gece uyurken, düş görürken ya da görmezken, bir yerlere yolculuk yaparken öykü düşünürüm hep.” (syf. 8)


Esin kaynağını yaşamın içinden aldığının ipuçlarını da paylaşıyor bizlerle Duru. Başka bir yöntem de olduğunu, zorluk derecelerini ve farklılıklarını öğreniyor, öyküyle didişme sürecinden inat ve çabayla çıktığını görüyoruz. Ve nihayetinde, ustalığın sırrını öğreniyoruz.

“Her zaman heyecan ama amatörlük hiç eksilmemeli!” (syf. 8)


Yazarın, evreni ve insanı kavramak istercesine her şeye derin bir merakla baktığını fark ediyoruz bizimle paylaştıklarından. Ve edindiği izlenimlerin, anlama çabasının bir tezahürü olarak içinde “anlatma” isteğinin doğduğunu, bunu da öyküyle dışavurduğunu… İşte bu anlatma isteği içinde tutuşanlar için öyküyü daha yakından tanımak adına paylaşılmış sırlarını barındırıyor “Öykü Yazmanın Sırları”.


Edebi bir yapıt söz konusu olduğunda üsluptan bahsetmemek olmaz. Hepimiz biliriz ki neyi anlattığımızdan ziyade nasıl anlattığımız önemli. İmzamızı atarız üslubumuzla ve varlığımızı ortaya koyarız özgün haliyle. İşte bu noktada kendimize özgü bir deyişimiz yoksa tüm çabanın boşa gideceği uyarısını alıyoruz Duru’dan. Bu uyarıyı o kadar samimi ve doğal bir biçimde yapıyor ki kelimeler okuyanların içindeki “öz”e dokunuyor adeta.


“Deyiş ya da üslup insanın kendisidir. Böyle derler eskiler. Öykücü de kendi deyişini bulmalıdır öyleyse. Şunu belirteyim, bu arada bugün bile kendi deyişimi daha ileri boyutlara ulaştırmak için çaba harcıyorum. Bu kesintisiz sürekli bir çaba. Bu çabayı biçimsel bulanlara şunu söyleyebilirim. Biçimle yaşam ve gerçekler arasında çok yakın bir ilişki olduğunu unutmayalım…” (syf. 12)


Orhan Duru ve çağdaşlarının edebiyat dünyamıza yeni bir soluk getirme çabaları, bugünkü öykü literatürümüzün gelişimindeki rollerini ortaya koymakta. Attilâ İlhan, Vedat Günyol, Salim Şengil gibi hayatlarına ve böylelikle kalemlerine değen isimlerin ve dergilerin bundaki payı elbette çok büyük. 1950 kuşağının içinde bulunduğu şartlar düşünüldüğünde, yazarın ve çağdaşlarının dönemin toplumsal ve siyasal şartlarına karşı verdikleri mücadele, kalıpları yıkmak adına sarf ettikleri çaba, kabuğundan sıyrılmaya niyetliler için çok büyük bir ders niteliğinde.


“Özetlemek gerekirse, 1950 Kuşağı öykücüleri çeşitlilik ve çoğulculuklarıyla, her çeşit bağnazlığa karşı çıkışlarıyla, dünyaya açık, kentli yaşam görüşleriyle yepyeni bir ivme kazandırdılar yazınımıza. Bu ivme bugün de sürdürüyor etkileri ve uzantılarını…” (syf. 25)

Yazar dönemlerinde gerçekleştirdikleri atılımlardan söz ederken salt mevcut olanı anlatmakla kalmıyor, öykücülüğümüzün geldiği noktayı eleştirel bir bakış açısıyla ele alıyor. Beri yandan öykü alanında yeni tartışmaların yokluğuna, yeni bir akım eğilimi görülememesine ve daha başka problemlere dikkat çekerken aynı zamanda çözüm yollarını da sunması gideceğimiz yolu aydınlatması bakımından oldukça önemli. Bu tutumuyla eserine öykü yazma kılavuzluğunun ötesinde bir değer kattığını söyleyebiliriz.

“Öykü yazarları çabalarını bu yöne doğrultmalı. Günümüz öykü yazarları arasında bu özelliğe erişmiş olanlarla da karşılaşıyorum ama pek çoğu bu özelliği yakalamak için çaba harcamaktan uzak duruyor.” (syf. 18)


Belirli kalıplardan kurtulmak ve yazının önünü açmak, öyküyü dinamik kılmak hep gayesi olmuş Duru’nun. Bahsettiğimiz çabayı somutlaştıracak olursak bambaşka bir öykü anlayışı ve kadim eserlerle harmanlanmış yepyeni bir söylemle ortaya koyduğu “Bırakılmış Biri” adlı öyküsünü örnek gösterebiliriz.


“Kısacası bambaşka bir öykü anlayışı ve yeni bir söylem. İlk öykü kitabım Bırakılmış Biri de aynı ortamda yayımlandı. Üstelik Türkçenin kalıplaşmış yapısını kırma uğraşısı içinde. Bunu yaparken Türkçenin eski örneklerinden, örneğin Mercimek Ahmed’in Kâbusname’sinden ve devrik cümleden yararlanıyordum. Ve karamizah ağır basıyordu öykülerimde.” (syf. 23)


Kişi, özüyle temas halindeyken yaratıma olan eğilimiyle varlığını ifade yolu arar. Yazmak eyleminin varlığın bir ifade biçimi, dönüşümün bir aracı olduğunu biliriz. İşte bu noktada yazar kendini öykücülüğe iten sebeplerin kaynağını buradan alırken sorduğu sorularla bizi bazı cevapları bulma arayışına itiyor.


“Bu doğru mu, yani neden ve nasılların cevapsızlığı mı büyütür öyküyü? Cevabı basit…” (syf. 26)


Duru da kendi varlığını öyküyle oynadığı bir kovalamacayla ortaya koymuşa benziyor. Ve bundan ilham alanlar için kendi oyunlarını keşfetmek isteyenlere örnek teşkil ediyor.


“İnsan, varlığını kanıtlamaya çalışır. Öykücü de kendi varlığını kanıtlamak için öykü yazar. (...) Bu nedenle sürekli öykünün peşimde koştuğunu söylüyorum. Öykülerin beni kovalamasıdır söz konusu olan. Yaşam herkese kendi varlık yolunu gösterir!” (syf. 26)


Kendine has kurgusal bir yapısı olan öykü, yaratıcısının gerçeği ele alış biçimiyle ifade yolu bulur. Yazarların çoğunun toplumsal gerçekleri anlatma eğiliminde olmalarına karşın öykünün yaratıcılık ve düşle beslenmesine yönelik düşünceleri yazınımızın çeşitlenmesine yönelik isteğinin sonucu. Bu bakımdan 1950 kuşağı yazarlarının gerçeği yeniden yorumlama biçimleri öykü geleneğimizin bugünkü geldiği noktayı daha iyi anlamamıza sebep oluyor. Orhan Duru’nun da yazınına kattığı gerçeküstücülük, mizah, bilimkurgu gibi öğelerle anlatımını zenginleştirme gayesinde olduğunu görüyoruz.


İnsan zihninin, sınırsız hayal gücü ve düşüncenin olanaklarını kullanabildiğinde nelerin mümkün olabileceğini, bir zamanlar bilimkurgu kitaplarında yer alanların gerçek hayatta ifade bulmasıyla görmekteyiz. Bu noktada bilimkurgunun rolüne değiniyor yazar ve yazın dünyasında buna kayıtsız kalınamayacağından bahsediyor. Kendisinin toplumsal konuları ele alarak bilimkurgudan nasıl yararlandığını anlattığı satırlar, bize yeni ufuklar açması ve bilimkurgunun imkânlarından faydalanabilmede yeni fikirler sunması bakımından çok kıymetli.


“Bana sorsanız güncel gerçekler ayrıntılarla doludur ve çoğu kez can sıkıcıdır. Ancak onlardan kurtulmalıyız. Esin kaynağımızdır içinde bulunduğumuz ortam ve toplumsal yaşam. Ama bunları yazarken ya da baskılara başkaldırırken ille de güncel gerçekleri olduğu gibi kullanmak gerekmez. Onları öykünün kendi gerçeğine uygun bir biçime sokmak ve değiştirmek gerekir. Ben de bunu yapıyorum. Bilimkurgu ve fantezi de bunun biraz daha ileri götürülmüş biçimi.” (syf. 47)


Yazar kitabında Türkçemize ismini kendi kazandırdığı “bilimkurgu”ya birçok başlıkta yer vererek edebiyatımızdaki yeri ve öneminin üstünde epeyce duruyor. Bilimin ve kurgunun gerçeklikle ilişkisine değindiği, sayfalardan fırlayarak gerçekliğini teslim almış gelişmelerden hareketle güncel gerçeklikle bağlantısına atıfta bulunduğu ve insanın geleceği merak duygusunun bilimkurgunun kamçısı olacağını ima ettiği satırlar bunun en büyük göstergesi. Sanal gerçekliğin giderek güncel gerçekliğe dönüştüğü, bilimkurgusal bir dünyada yaşadığımız tespiti ise yazdıklarının çağın ötesine uzanacağını ve bu yönden her daim güncelliğini koruyacak olduğunu kanıtlar nitelikte.


“Bilimkurgu bunların ötesinde yepyeni bir tartışma ve çağdaş bir eleştiri ortamı getiriyor. Her gün insanlığın karşılaştığı yeni sorunlara sürekli yeni bir çözüm arayış çabası. İşte bilimkurgunun gerçek çalışma alanı…” (syf. 55)


Bu satırlar en çok da dinamik olması ve yepyeni soluklar barındırması yönüyle bilimkurguya yüklemiş olduğu rolü anlaşılır kılıyor.


Nihayetinde yazarın kitap boyunca yazınımızın çeşitlenmesine yönelik verdiği mesajların okurda karşılığını bulması ile bu eserin gayesine ulaşmış olacağını söyleyebiliriz.



Öykü Yazmanın Sırları

Orhan Duru

Yapı Kredi Yayınları

2021

64 syf.