Özgürlük sorununa yeni bir bakış: Özgürlük ve Nörobiyoloji


Müge GÜLMEZ


gulmezmuge@gmail.com


instagram.com/mugegulmez



Günümüzün önde gelen felsefecilerinden John R. Searle’ün "Özgürlük ve Nörobiyoloji" adlı kitabı Zeki Özcan tarafından Türkçeye çevrilerek Sentez Yayıncılık tarafından 2019 yılında okuyucuyla buluştu. Kitap Searle’ün Paris Sorbonne Üniversitesi’nde 2001 yılında verdiği konferans metinlerinden oluşuyor.

Öncelikle, kitabın giriş bölümünde Zeki Özcan özgürlük sorununu tarihsel yönden ele alarak ve Searle’ün özgürlük anlayışını derinlemesine tartışarak okura yeterli bir alt yapı sağlamakta. Bu alt yapı özgürlük sorununu nörobiyoloji ekseninde tartışmadan evvel bu kavramın nasıl ele alındığına dair önemli felsefi tartışmaları içermekte. Bu da Searle’ün özgürlük sorununa getirdiği yenilikçi ve farklı bakış açısının daha iyi kavranmasına olanak sağlıyor.


Bu bağlamda kitap, felsefenin özgürlük ile ilgili klasik sorularına farklı boyuttan bakmayı öneriyor: Gerçekten özgür müyüz yoksa özgür olduğumuzu mu sanırız? Eğer özgürsek neden bazen bile bile kötü tercihler yaparız? Yoksa bazı eylemlerimiz özgürken bazıları değil midir? Biyolojik ve nedensel determinizm insan bilincinin gizemini açıklamada pek de tatmin edici bulunmamıştır bugüne kadar. Bir hayvan, doğası tarafından belirlenmiştir, belirli bir programı vardır ve ona göre davranır. Ancak insan hangi noktaya kadar bir programdan ibarettir ve hangi noktada özgürce seçebilir hale gelecektir?


Kitabın giriş bölümünde belirtildiği üzere, varoluşçuluk öncesi özgürlük anlayışına bakıldığında oldukça klasik tezlerle karşılaşılır. Örneğin Epikür, özgürlüğü insanın istediği şeyi gerçekleştirebilmesi olarak tanımlarken, Spinoza özgürlüğün bir yanılsama olduğunu düşünür; hatta Tanrı bile belirli zorunluluklara tabiidir. Kant ise eylemlerin rasyonel bir ilkeye dayandırılabilmesine özgür edim diyecektir. Ancak bugün anladığımız anlamıyla özgürlük meselesi modern dönemde ele alınan bir konu. Varoluşçulukla birlikte özgürlük kavramı sorumluluk alma eylemini beraberinde getirmiştir çünkü insan seçimlerinde özgürdür ve bunun sorumluluğunu almalıdır. Yani insan özgürlüğünün bedelidir aslında sorumluluk.


Searle özgür irade probleminin günümüze kadar çözülememiş olmasının sebebinin Descartesçı zihin-beden düalizmi olduğunu ifade eder. Böyle bir zihin-beden ikiliği vardır ancak yalnızca görünüştedir ona göre. “Gerçekte inanıyoruz ki, dünya tümüyle, kuvvet alanlarında hareket eden maddi parçacıklardan oluşmuştur; fakat yine inanıyoruz ki, dünyada maddi olmayan bir fenomen, bilinç de vardır.” (s.30) Diğer bir taraftan, doğanın determinist yasalarla işlediğine inandığımızı ileri sürer. Örneğin bir yerlerde bir deprem olmuşsa bunu determinist açıklamalarla kavramak mümkün ancak insan deneyimini elen alan konularda sadece determinist açıklamalara başvurmak yetersiz kalmaktadır. Bu da bir çeşit paradoks yaratır: “Bir yandan özgürlüğü deneyliyoruz; diğer yandan her olayın bir nedeni vardır düşüncesinden çok kolayca vazgeçemiyoruz.” (s.31)


Searle bu yanılsamayı aşmanın yolu olarak da özgür irade problemini nörobiyolojinin ışığında incelemenin faydasına odaklanır. Zihinsel durumların nörobiyolojik bir dizi süreçlerin sonucu olduğunu iddia eder. Bilinç ise nöronlar sisteminin bulunduğu bir durumu temsil etmektedir. Roger Sperry örneği üzerinden, soyut bir zemine oturtmaya alışkın olduğumuz bilinci şu şekilde açıklar:


“Bir tepeyi tırmanan bir tekerleğin durumunu alalım. Tekerlek bütünüyle moleküllerden yapılmıştır. Sertlik, bireysel moleküllerin davranışını etkiler. Her molekülün yörüngesi, tekerleğin oluşturduğu bu tümüyle sert şeyin davranışı tarafından etkilenmiştir. Yine de burada çok açık biçimde moleküllerden başka bir şey yoktur. Tekerlek sadece moleküllerin bütününden ibarettir. Bu nedenle sertlik tekerleğin davranışına ve tekerleği oluşturan bireysel moleküllerin davranışına nedensel olarak girer diye söylediğimizde sertliğin moleküllere eklenen bir şey olduğunu değil; fakat daha çok sertliğin moleküllerin bulunduğu koşullara uygun olduğunu söylüyoruz. Bundan, sertliğin nitelik olmadığı ve gerçekten nedensel etkiler yapmadığı sonucu çıkmaz.” (s.40)


Bilincin nöronlarla ilişkisinin, sertliğin moleküllerle ilişkisine olan benzerliğidir bu alıntıda anlatılan. Yani hiyerarşik anlamda olmamakla birlikte bilincin beynin üst biyolojik bir özelliği olduğunu iddia eder. Böylece bilinç bedeni etkiler dendiğinde nöron yapılarının bedeni etkilediği kastedilmektedir. Yani ortada zihin-beden ikilemi yoktur. Ya da klasik anlamda maddi olmayan bir varlığın (bilincin) maddi olana (bedene) etkisi değildir söz konusu olan. Nihayetinde Searle yüzyıllardır süregelen özgürlük sorununu bu açıklama ile çözüme ulaştırdığını savunur.


Karar vermemiz gerektiğinde özgür irademiz olduğunu varsayarak hareket etmek zorunda kaldığımızı söyler. Çünkü rasyonel bir karar alırken “(…) düşünmenin ve eylemin tipik durumlarında düşünmenin, kararın ve eylemin farklı etaplarına ve sonraki etapların durumuna giren nedenler arasında bir aralık (écart) serisi vardır. Eğer problemi daha ayrıntılı incelersek saptayabiliriz ki, aralık, pek çok bölüme ayrılabilir. İlk aralığı, bir sebebe göre karara götüren sebepler ve kararın alınması arasında gözlemleyebiliriz. Bir başka aralığı karar ve eylemin başlaması arasında ve birbirini izleyen tüm eylemler arasında gözlemleyebiliriz.” (s.34)


Yani Searl’e göre bilinçli bir hal ile diğeri arasında bir boşluk söz konusudur. Özgürlük olarak deneyimlenen şey ise bilinçli ‘ben’in belirlenmemiş bir şekilde bu boşluktaki deneyimidir. Örneğin aynı yere giden iki cadde ile karşılaştığımızda ikinci caddeyi tercih edip oraya yönelmeden önceki hal ile düşünüp taşındıktan sonra ikinci caddeye doğru sürüşümüz arasındaki o düşünüp taşınma aralığı özgür irade deneyimidir. O aralıkta belirli sebepler doğrultusunda düşünür, kararımızı verir ve eylemimizi gerçekleştiririz.


Kitabın "Dil ve İktidar" başlıklı bölümünde ise Searle “Fiziksel parçacıklardan oluşan bir dünyada politik bir realite nasıl var olabilir?” sorusunu inceler. Kolektif yönelimlilik, fonksiyon yükleme ve oluşturucu kural kavramları ile kurumsal realitenin bir statü fonksiyonları sistemi olduğunu ve bunun da deontik bir güç olduğunu savunur. Dilin ve sembolizmin fonksiyonu ise para, evlilik, mülkiyet gibi kurumsal kavramların belirlenimleridir. Çünkü bunlar kurumsal olgulardır ve sembolik veya lengüistik olarak belirlenmektedir.


“Dil, kurumsal realitenin oluşturucu bir bölümüdür. Herhangi bir şeyin para, mülkiyet, evlilik veya yönetim olması için, insanların uygun düşüncelere sahip olması gerekir. Oysa bu uygun düşüncelere sahip olmaları için, bu düşünceleri düşünme araçlarına sahip olmaları gerekir. Bu araçlar da sembolik ya da lengüistik düzendedir.” (s.76)


Kurumsal olgularda ise herhangi bir davranışın istekten bağımsız sebeplerini yaratma özelliği mevcuttur. Örneğin, sabah sekizde uyanmak istemeyen biri memur ise sabah dokuzda iş yerinde olması gerekir. Bu sebep de kişide bir istek meydana getirir. Yani güç insanlara istedikleri veya istemedikleri herhangi bir şeyi yaptırmaya muktedirdir. Aslında ekonomi ve politika alanlarındaki fenomenler dil dışında var olamaz. Statü fonksiyonları sadece birileri onları var olarak düşündüğünde var olabilirler ve böyle düşünülebilmesinin araçları da lengüistiktir. Bu sebeple dilin kontrolünün de önemi ortaya çıkmaktadır. Son olarak Searle toplumsal değişimlerin statü fonksiyonlarının arka plan düzenlemeleri olduğunu hatırlatarak sonlandırır sözlerini.


Bu kitap bir konferans metni niteliğinde olduğundan hem kolay okunan hem de kolay anlaşılan bir metin. Nörobiyoloji, nörofelsefe ile özgürlük ve özgür irade konularını merak edenlerin güncel tartışmalara yönelik hızlıca bir fikir oluşturmasını sağlayacak nitelikte. Felsefecilerin son yıllarda nörobiyolojiye ve günümüzdeki beyin çalışmalarına ciddi bir şekilde yöneldikleri görülüyor ve bunun tam tersi de doğru. Bu açıdan bu tür yazınlar felsefe ve bilimin daha çok kaynaşmaya başladığı günümüz koşullarında büyük önem arz etmekte.




John R. Searle

Özgürlük ve Nörobiyoloji

Sentez Yayıncılık

85 Sayfa

2019