Y kuşağı en başından beri gümbürtüye giden bir kuşak


Gençleri övmeye, takdir etmeye ya da onlara ödül vermeye korkuyorlar, çünkü yaş hiyerarşisi işlerine geliyor. Çevirmene telif veren yayınevlerinin satacağına kesin gözüyle baktıkları kitapların çevirilerini genç bir çevirmene verdiğine pek denk gelmiyorum. Sanırım bu barajı aşmak için sabretmemiz ve yaşlanmayı beklememiz gerekiyor.


Kendinizden kısaca bahsedebilir misiniz?


Ayvalık’ta büyüdüm, liseyi Ankara’da okudum. Lise yıllarında yazmaya başladım, 18 yaşında, o yaşın verdiği gözü karalıkla “Üçüncü Sınıf Kadın” isminde bir kitap yazdım, iki yıl sonra, 2009’da yayımlandı ama bir trans kadının ağzından onun deneyimlerini anlattığım için çok geçmeden “muzır neşriyat” bulunup kısıtlamalara tabi tutuldu. Sonrasında yazıyla aram biraz açıldı ama edebiyat hâlâ çok ilgimi çekiyordu. Ege Üniversitesi’nin Alman Dili ve Edebiyatı bölümüne girdim, mezun olduğumdan beri yalnızca kitap çevirisiyle ilgileniyorum. Son yıllarda gecem gündüzüm edebiyat olunca yazmaya da geri döndüm. Hatta güzel denk geldi, bu hafta “Başka Yasalar” ismindeki öykü kitabım çıkıyor.


Nasıl çeviriye başladınız?


Çeviriye ilgim de lise yıllarında başladı. Sevdiğim yabancı şarkıcıların şarkı sözlerini çevirmeye çalışıyordum, bana çok eğlenceli geliyordu. Bazen tek bir kelimenin doğru karşılığını bulmak için saatlerce düşünmek, bir sürü sözlüğe bakmak, yazıp yazıp silmek çeviri işinin kaçınılmaz bir parçasıdır, şarkı sözleri de şiire yakın kısa metinler olduğu için bu konuda tecrübe edinmek adına çok uygunlar aslında. Daha sonra üniversitede öğrenciyken Almancadan kısa öyküler çevirmeye başladım, bazılarını bir blogspot’ta yayınladım hatta. Ben öğrenciyken sekiz dönemin sekizinde de bir çeviri dersi illaki vardı, hatta bazı dönemlerde Almancadan Türkçeye ve Türkçeden Almancaya çeviri şeklinde ikişer ders vardı. Sanırım şimdi değişmiş, çeviri dersi sayısını epey azaltmışlar. Bu derslerin dört yıl boyunca kesintisiz