Son Yazılar

Mitini Kaybeden İnsana Dair: “Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk”

Mitini Kaybeden İnsana Dair: “Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk”

Büşra HATİBOĞLU hatiboglubusra@gmail.com instagram.com/busrahtbgl Dünyanın önde gelen psikologlarından biri olan Rollo May, 20. yüzyılda varoluşçu felsefenin yanında hümanist psikolojinin de önemli temsilcilerinden biri. Mitlere karşı alışılagelen bakış açısını kırmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirebileceğimiz Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk eseriyse mitlerin kişisel semboller aracılığıyla terapilerden ve klasik edebiyat eserlerinden yola çıkarak günlük hayata nasıl yansıdığını göstermekte. Kitaptaki incelemeler, hayatta karşılaştığımız güçlükler bağlamında mitlerin kararlarımıza olan etkilerinin ve kendimizi anlamadaki araçsal rollerinin keşfedilmesini sağlıyor. Rollo May, 1909 yılında Amerika’nın Ohio eyaletinde dünyaya geldi. 1930 yılında üniversiteyi bitirerek bir süre Yunanistan’da öğretmenlik yaptı. Bu süreçte yaz tatillerindeki Viyana seyahatlerinde Adler ile tanışması düşünce yapısının gelişiminde oldukça etkili oldu. Union Theological Seminary Üniversitesinde din alanında eğitim aldıktan bir süre sonra psikoloji alanına geçiş yaptı. New York’ta klinik psikoloji bölümünde doktorasını tamamladıktan sonra kendi ofisini açtı. Rollo May, aynı zamanda San Francisco’daki Saybrook Lisansüstü Eğitim ve Araştırma Merkezinin kurucularından ve öğretim üyelerinden biri. May çalışmalarında, varoluşçu psikolojiyi Amerikan hümanizmi ile sentezleyerek yeni bir yaklaşım yakalamayı dener. Önem derecelerinden hareketle kişilik gelişimi üzerine düşüncelerini beş dönem üzerinden sınıflandırır: masumluk, isyankârlık, karar verme, sıradanlık, yaratıcılık. Çalışmalarının göze çarpan özelliği ise psikolojiye ilgi duyan okurların yanında genel okura ulaşan bir dille aktarım sağlaması. Herkesçe bilinen ve sıkça kullanılan “Sevginin karşıtı nefret değil, kayıtsızlıktır.” sözünün ona ait olması da bunu gösterir nitelikte. Tüberküloz hastalığı yüzünden hayatını 1994 yılında hayatını kaybeden Rollo May Amerikan Psikoloji Cemiyeti tarafından yazılarının “zarafetini, zekâsını ve üslubunu” onurlandıran Altın Madalya Ödülü’ne layık görülmüştür. Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk, genel hatlarıyla dört bölümden oluşuyor. Mitlerin işlevine değindikten sonra hem Amerika’da hem de Batı’da mitlerin nasıl değerlendirilebileceği üzerine yoğunlaşıyor kitap. İlk olarak, Amerika’da yeni dünyada oluşturulan sınır mitine dikkat çekiliyor. Bu sınırın; yalnızlığa sevk etmesine, şiddete yöneltmesine, tüketim cazibesinin insanı doyumsuz kılmasına değinilmekte. Yazar, sınır mitini Proteus mitiyle bütünleştirerek değişimin bir Amerikan algısı yarattığını öne sürmekte. Böylece, çağımızın nevrozu olarak bireyselliği ve narsisizmi bir Amerikan miti olarak karşımıza çıkarıyor. Modern narsizmde başarı mitinin yaratımının ve tehlikeli bir boyuta nasıl gelebileceğinin altını çizerek Amerikan rüyasına karşıt bir mit olarak ise Sisifos’u göstermekte: Amerika’yı artık faydacılık zemininde görmek yerine amaçlar ve hedefler doğrultusunda şekillenen bağlam olarak görmek gerektiğini vurguluyor. Rollo May, Batı dünyasının mitlerine ise İlahi Komedya’da Dante’nin cehennem, Araf ve cennete yaptığı yolculukta eşzamanlı deneyim arayışına dikkat çekerek giriş yapmış. Dante ve Vergilius arasındaki ilişkiyi psikoterapist ve hasta arasındaki ilişki ile bağdaştırıyor. Arzunun çatışması noktasında ise Peer Gynt [Henrik Ibsen] değerlendiriyor. Özellikle tuhaf yolcu ile olan karşılaşma terapiye gelen bir hastaya gösterilen yola işaret ediyor. Grimm Kardeşler’in Dikenli Gül anlatısının temsili okuması ve Faust’un ayrıntılı incelemesi ile de günümüz algısı irdelenmekte. Yazar, psikolojide bilimsel alanın ötesine geçerek bir teori olarak ele alınan arketip kavramının sıradan insanda yansımasını tedavi sürecine yöneltilen çözümlerle açıklamış. Kendi terapilerinden örnekler sunan May, Ursula isimli bir kadının terapide bahsettiği rüyanın Athena’nın doğum mitine yönelik bir okumasını yapıyor. Rüyayı gören Ursula bunun bir mit olduğunun farkında bile değil ve terapist bu bağı ortaya çıkaran etkin kişi işlevini üstlenmiş. Kadın bu mitle yüz yüze geldikten sonra ise mitin kendi hayatında nasıl bir karşılık bulduğunu çözmeye çalışıyor. Etkin rol üstlenen terapist ise bu noktadan itibaren edilgen bir alana çekilerek hastaya düşünme yollarını sunuyor. Güncel ve sıradan olabilecek bir rüyanın yorumu ile mitlerin insan bilincinde var olan arketipsel biçimlerine dönüşümü böylece aktarılmış. Bu terapi metodu genelin içindeki özelin çıkartılması olarak da görülebilir. Nitekim rüyalar, herkesin katkıda bulunduğu “umumi” mitlere bireyin yaptığı “özel” bir katkı.[1] Peki, mitlerin bireysel anlamının önemi nedir? Modern insanın mitlerini kaybetmesiyle içsel güveni sağlayan bir fonksiyon da işlevselliğini yitirmekte. İçsel güvenin kaybıyla ise toplumsal sorunlara sebep olan birçok bağımlılık ortaya çıkıyor. Hatta, hem genç insanların intihar oranındaki hem de her yaşta görülen depresyon halindeki artış, mitlerin eksikliğine paralel olarak düşünülebilir. Rollo May, bu noktada bireysel mitlerimizi kaybetmenin sonucuna dikkat çekiyor: “Mitlerimiz artık varoluşu anlamlandırma işlevini yerine getirmiyorlar, günümüzün vatandaşları hayatta amaçsız ve kaybolmuş durumdalar ve insanlar endişeleriyle birlikte aşırı yoğunluktaki suçluluk duygularını kontrol etme konusunda acizler. Dolayısıyla içten içe dağılıp parçalanmamak adına psikoterapistlere, onlara alternatif olabilecek başkalarına ya da tarikat ve uyuşturuculara sığınıyorlar.”[2] Bu bağlamda, mitlerin parçalanması insanın içsel kimliğe dair yalnız arayışını başlatıyor. İhtiyaç doğrultusunda gerçekleşen arayış da biyolojik ve kişisel benliklerimiz arasındaki uçurumu aşmak için gerekli. Bu doğrultuda mitler, kişisel yorumlar olarak modern çağa uyum sağlar ve yalnızlığı bireyle paylaşır. Tarikatların oluşmasında bireyin mitsel yalnızlığının rolünü belirten May, gençlerin dini bir topluluğa kendilerini ait hissetme istencini mitlere duyulan ihtiyaçla açıklamış. Aynı zamanda yeterince mite sahip olamayan günümüz insanlarının uyuşturucu madde kullanımıyla sıkıcı rutinin dışında “beden dışı” bir deneyim aradığını belirtmekte. Bir diğer husus ise mitlerin inkârının nasıl gerçekleştiği. Bu soruya aradığımız cevap ussal formlarla düşünmenin bir sonucuna bağlanıyor. Psikolog, “yalancı bilimin bir ifadesi”[3] olarak değerlendirdiği mitlerin inkârını hem bireysel hem de toplumsal gerçeklikle yüzleşmenin reddinin bir parçası olarak görmekte. Başka bir ifadeyle, deneyimlerimizle ve beynimizle bir bütün olarak hareket etmenin önemine dikkat çekerek sadece us ya da sadece deneyim ile insanın bir bütün olamayacağını belirtiyor. Batı dünyasının önemli bir miti olarak Faust’u değerlendirirken de modern insan davranışlarının özüne işaret ediyor: Nadiren huzurlu, sürekli bir arayışta, her daim bir işten diğerine atlayan ve buna da ilerleme adını veren.[4] Bu mit, Faust’un uğruna ruhunu sattığı yaşam tarzını gösterir. Mitin katartik deneyimi olarak; Faustus, Faust ve Doktor Faustus eserlerini dönemsel farkları da dikkate alarak inceleyen psikolog, farklı deneyimlerden geçen mitin iletişim kurma gücüne ve insanın arınması bağlamında katarsis durumuna işaret etmekte. Günümüz insanı kültürüne Faust mitini iki nokta üzerinden eklemlemiş: Güçsüzlük ve başaramamaktan şikâyet etme. Nitekim bu doğrultuda, beden dışı bir deneyim olarak uyuşturucu, alkol, tarikat, psikoterapi ile insanlar ruhlarını arındırmaya çalışarak katarsis halini aramaktalar. Özellikle Goethe’nin Faust’unda ruhun rasyonel bir zeminde aranmaya çalışılması ise mitlerin inkârına yeniden dikkat çekiyor. Rollo May hem Amerika hem Batı bağlamında değerlendirdiği mitlerin günümüz temsilinde nasıl bir karşılık bulduğunu genellemekten kaçınarak insanın bireysel arayışına her fırsatta değinmekte. Ardından, belirsizlik halinin bu arayışına mitlerin katkısını dört işlev üzerinden ele alıyor: 1. Kişisel kimlik arayışı sağlar. 2. Toplumsallık bilinci verir. 3. Ahlaki değerlerimizi destekler. 4. Yaradılışın gizemiyle başa çıkmamızı sağlar. Son olarak, incelemesini hümanist bir çizgide bitirerek şu yorumda bulunmakta: “Yüzyıllar süren bir uykudan uyandığımızda, kendimizi yeni ve inkâr edilemez bir şekilde insanlık mitinin içinde buluyoruz. Yeni bir dünya toplumunun içinde; bütünü yok etmeden parçaları yok edemeyiz. Bu müthiş parlaklığın içinde aynı aileye mensup kardeşler olduğumuzu artık biliyoruz.”[5] Sonuç itibariyle, psikanalizmi ve psikoterapi yöntemini anlamak, mitlerin bireysel ve toplumsal boyutunu yorumlamak bu yazının kapsamını aşmakta. Yine de genel bir yorum yapmak gerekirse, günümüz pandemi şartları göz önünde bulundurulduğunda mit arayışımızın artarak bireysel ve toplumsal sorunları tetiklediği gerçeğine varılabilir. Bu bağlamda, Rollo May’in Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk kitabı kendi mitlerimizi bulmamıza, onları doğru yorumlamamıza ve bu sayede sorunlarımıza çözüm bulmamıza katkıda bulunan rehber bir metin olarak karşımıza çıkar. [1] May, Rollo, Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk, çev. Kerem Işık, Okuyanus Yayınları, İstanbul, 2016, s.43.
[2] May, Rollo, a.g.e., s.16.
[3] May, Rollo, a.g.e., s.27.
[4] May, Rollo, a.g.e., s.293.
[5] May, Rollo, a.g.e., s.376. Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk Rollo May Okuyan Us Yayıncılık Çev. Kerem Işık 384 s. 2016

More
Orwell'dan Bir Yazı: Nazi İşgali ve Makyaj Üzerine

Orwell'dan Bir Yazı: Nazi İşgali ve Makyaj Üzerine

Çeviri: Elif YURTSUZ yurtsuzelif@gmail.com instagram.com/calmnessofnight İnsanlık tarihindeki en büyük başarısızlıklardan biri kadınların makyaj yapmasını engellemeye yönelik yapılmış uzun süreli girişimlerdir. Roma İmparatorluğu’nun filozofları, modern kadının uçarılığını neredeyse bugünkü kınama ifadelerinin aynısı ile kınadılar. 15. yüzyılda kilise, nefret edilen kaş alma alışkanlığını kınadı. İngiliz Püritenleri, Bolşevikler ve Naziler, kozmetik ürünlerden vazgeçirmeye çalıştılar fakat başarılı olamadılar. Victoria İngiltere’sinde ruj o kadar utanç verici bir şey olarak kabul edildi ki, çoğu zaman başka bir isimle satıldı fakat hala kullanılmaya devam ediyordu. DİLEDİĞİM GİBİ Tribune, 28 Nisan 1944 1940 yılında, Londra’da büyük uçaksavar harbi ilk defa patlak verdiğinde, silahlar ateşlenirken, ben Piccadilly Sirki’ndeydim ve siper alabilmek için Café Royal’e kaçtım. İçerideki kalabalığın arasında 25 yaşlarında, yakışıklı ve yapılı bir genç, Peace News’in bir nüshası ile komşu masalardaki herkesin dikkatini çekmeye çalışarak neredeyse kendi başını belaya sokuyordu. Konuşmaya başladım ve konuşma şöyle gelişti: Genç: Size söylüyorum, Noel’e kadar her şey bitecek. Belli ki bir barış olacak. Bu inancımı Sir Samuel Hoare’ye bağlıyorum. Beraber olmak aşağılayıcı bir şey kabul ediyorum fakat Hoare hala bizim tarafımızda. Hoare Madrid’de olduğu sürece, her zaman bir “satma” umudu vardır. Orwell: İstilaya karşı yaptıkları tüm bu hazırlıklar ne olacak peki? Her yere inşa ettikleri koruganlar, LDV’ler (yerel savunma görevlileri) vb.? Genç: Ah! Bu yalnızca Almanların buraya geldiğinde işçi sınıfını ezmeye hazırlanmaları demek oluyor. Öyle zannediyorum ki bazıları direnmeye çalışacak kadar aptal olabilir fakat Churchill ve aralarındaki Almanların onları çözüp yola getirmesi uzun sürmeyecek. Endişelenme, yakında bitecek. Orwell: Gerçekten çocuklarınızın birer Nazi olarak büyüdüğünü mü görmek istiyorsunuz? Genç: Saçmalık! Almanların ülkede faşizmi teşvik edeceğini düşünmüyorsunuz öyle değil mi? Kendilerine karşı savaş açacak savaşçı bir ırkı yetiştirmek istemeyeceklerdir. Tek amaçları bizi köle yapmak olacak. El atabileceklerini düşündükleri her pasifist hareketi teşvik edeceklerdir. Bu sebeple pasifistim. Benim gibi insanları cesaretlendirecekler. Orwell: Ve benim gibileri de vuracaklar yani, öyle mi? Genç: Bu çok kötü olur. Orwell: Ama neden, neden hayatta kalmak için bu denli heveslisin? Genç: Elbette, işime devam edebilmek için. Sohbet sırasında gencin bir ressam olduğu ortaya çıkmıştı. İyi mi kötü mü bilemiyorum fakat her halükârda resme içtenlikle ilgi duyuyor ve uğruna yoksullukla yüzleşmeye oldukça hazır görünüyordu. Bir ressam olarak, muhtemelen Alman işgali altında bir gazeteciden veya yazardan biraz daha iyi bir konumda olurdu. Fakat yine de söylediği çok tehlikeli bir yanılgı içeriyordu ve bu, totalitarizmin fiilen yerleşmediği ülkelerde çok yaygındı. Bu yanılgı, diktatör bir hükumet yönetiminde içeride özgür olduğuna inanmaktı. Totaliterlik şimdilerde şu veya bu şekilde dünyanın her yerinde gözle görülür bir biçimde yükseldiğinden, pek çok insan bu düşünce ile kendini avutuyor. Sokaklarda megafonlar böğürüyor, çatılarda bayraklar dalgalanıyor, polis makinalı tüfeklerle bir o yana bir bu yana sinsice dolaşıyor. Lider, bir buçuk metre genişliğindeki her panodan dik dik size bakıyor; fakat rejimin gizli düşmanları tavan aralarında kendi düşüncelerini pekâlâ özgürce saklayabiliyormuş… Aşağı yukarı tüm düşünce bundan ibaret. Çoğu insan bunun Almanya ve dikta yönetimindeki diğer ülkelerde devam ettiği izleniminde. Bu düşünce neden yanlış? Modern diktatörlüklerin, eski moda despotizmlerin yaratmış olduğu boşlukları terk etmediğini ve ayrıca totaliter eğitim yöntemleri sebebiyle entelektüel özgürlük arzusunun muhtemelen zayıfladığı gerçeğini es geçiyorum. Esasen, en büyük hata insanı özerk, bağımsız bir birey zannetmektir. Despot bir hükumet çatısı altında tadını çıkarabileceğiniz bu gizli özgürlük fikri saçmadır çünkü düşünceleriniz asla tamamen size ait değildir. Felsefeciler, yazarlar, sanatçılar ve hatta bilim insanları yalnızca cesaretlendirilmeye ve kitleye ihtiyaç duymazlar, aynı zamanda başkaları tarafından devamlı olarak teşvik edilmeye de ihtiyaç duyarlar. Konuşmadan düşünmek neredeyse imkânsızdır. Defoe gerçekten ıssız bir adada yaşasaydı Robinson Crusoe’yi asla yazamazdı ve yazmak da istemezdi. İfade özgürlüğü denen şeyi ortadan kaldırdığınızda yaratıcı yetenekler de yok olur ve gider. Benim bildiğim şu ki Almanlar gerçekten İngiltere’ye gitmiş olsaydı ve Gestapo, Café Royal’de karşılaştığım bu adamı rahat bırakmış olsaydı bile, ressamın bizzat kendisi yakın zamanda tüm resimlerinin kötüye evirildiğini görecekti. Avrupa’nın üzerindeki karanlık kaldırıldığında, bizi şaşırtacak şeylerden biri de inanıyorum ki, dikta yönetimi altında gizlice yazılan herhangi türde bir yazının -mesela günlük gibi şeylerin bile- ne kadar az değerli olduğunu görecek oluşumuz. Doğu Londra Çocuk Mahkemesi başkanı Bay Basil Henriques, “Modern Kızlar” konusunda fikirlerini dile getirmeye devam etti. İngiliz erkeklerin harika olduğunu söylüyor fakat kızlarla ilgili farklı bir hikayesi var: “Gerçekten kötü bir çocukla nadiren karşılaşılır. Savaş, kızları erkeklerden daha fazla etkilemiş gibi görünüyor… Artık çocuklar haftada yalnızca birkaç kez sinemaya gidiyorlar ve hayal ettikleri şeyin gerçekten Amerika’nın yüksek standartlı yaşamı olduğunu düşünüyorlar oysaki bu, ülke için çok ciddi bir iftira. Radyodan dinledikleri müzik denilen vahşi, cılız ve titreyen seslerin etkilerinden de kötü etkileniyorlar… Şimdilerde on dört yaşındaki kızlar, on sekiz-on dokuz yaşındakiler gibi giyinip konuşuyorlar ve yüzlerine de aynı haltları sürüyorlar.” Acaba Bay Henriques (a) diğer savaştan çok önce çocuk suçlarını sinematografın kötü bir örneğine atfetmenin zaten sıradan olduğunu (b) “Modern Kızların” ise iki bin yıldır aynı olduğunu biliyor mu, merak ediyorum. İnsanlık tarihindeki en büyük başarısızlıklardan biri kadınların makyaj yapmasını engellemeye yönelik yapılmış uzun süreli girişimlerdir. Roma İmparatorluğu’nun filozofları, modern kadının uçarılığını neredeyse bugünkü kınama ifadelerinin aynısı ile kınadılar. 15. yüzyılda kilise, nefret edilen kaş alma alışkanlığını kınadı. İngiliz Püritenleri, Bolşevikler ve Naziler, kozmetik ürünlerden vazgeçirmeye çalıştılar fakat başarılı olamadılar. Victoria İngiltere’sinde ruj o kadar utanç verici bir şey olarak kabul edildi ki, çoğu zaman başka bir isimle satıldı fakat hala kullanılmaya devam ediyordu. Elizabeth Dönemi yakalarından Edward Dönemi alt kısmı dar eteklere kadar pek çok giysi stili, hiçbir etkisi olmaksızın kürsüden menedildi. 1920’lerde, eteklerin en kısa olduğu dönemlerde, Papa “uygunsuz” giyinen kadınların Katolik Kiliselerine kabul edilmemesine karar verdi; fakat bir şekilde kadın modası bundan hiç etkilenmedi. Son derece sade bir örnek olan Hitler’in üzerine yağmurluk giymiş “ideal kadını”, Almanya’nın her yerinde ve dünyanın geri kalanının birçoğunda sergilendi fakat yalnızca birkaç taklitçiye ilham verebildi. Bay Henriques’e rağmen İngiliz kızların “yüzlerine o haltları ve pislikleri “sürmeye devam edeceklerini tahmin ediyorum. Hapishanede bile kadın mahkûmların, postacı çantalarından çıkan boya ile dudaklarını kızıla boyadıkları söyleniyor. Kadınların neden kozmetik ürünler kullandıkları apayrı bir soru ama cinsel çekiciliğin ana sebep olup olmadığı konusu biraz şüpheli. Tırnaklarınızı kırmızıya boyamanın iğrenç bir alışkanlık olmadığını düşünen bir erkekle tanışmak epey sıra dışıdır, fakat yüz binlerce kadın aynı şeyi yapmaya devam ediyor. Bu arada, rağmen Viktorya dönemi güzellerinin, kalıcı olmasına rağmen yüzlerine “emaye” yaptırdığı ya da Swift’in “Yatacak Güzel Bir Genç Peri Üzerine” adlı şiirinde anlattığı gibi “dolgunlaştırıcılar” aracılığıyla yanaklarınızın dış hatlarını değiştirmenin olağan olduğu günlerden bugünün çok daha az gösterişli olduğunu bilmesi Bay Henriques’i teselli edebilir.

More
Büyüdükçe Eksilen Yanım

Büyüdükçe Eksilen Yanım

Hasan Temiz’e El ayak çekilince esmerliğimden Sokakları adımladım Dil’i geçmiş zaman öznesiydi yüzüm Büyümek yalnızlıktır Yalnızlık büyümektir Çocukluğumun en zor sorusunu Yanıtladım bu gece Ne olacağımı merak eden Amcalara, teyzelere anlattım Bir ah ’tan başka bir şey olmadığımı Bir ses alır beni bu ağaçtan dedim Yanıldım Bir ceket bir kravat kadardım Ah, dedim Ağaçta asılı kaldım Geceme siniyor Babamdan bana geçen tütün kokusu İçimdeki kızgın yalnızlık Göğün tavanına değiyor Büyümek eksilmektir Eksilmek büyümektir. Erman ŞAHİN

More
Yazarına Kafa Tutan Bir Türün, "Öykü Yazmanın Sırları"

Yazarına Kafa Tutan Bir Türün, "Öykü Yazmanın Sırları"

Elif KAYA elifk.kaya93@gmail.com instagram.com/kayaelif93 Kendine has kurgusal bir yapısı olan öykü, yaratıcısının gerçeği ele alış biçimiyle ifade yolu bulur. Yazarların çoğunun toplumsal gerçekleri anlatma eğiliminde olmalarına karşın öykünün yaratıcılık ve düşle beslenmesine yönelik düşünceleri yazınımızın çeşitlenmesine yönelik isteğinin sonucu. Bu bakımdan 1950 kuşağı yazarlarının gerçeği yeniden yorumlama biçimleri öykü geleneğimizin bugünkü geldiği noktayı daha iyi anlamamıza sebep oluyor. Orhan Duru’nun da yazınına kattığı gerçeküstücülük, mizah, bilimkurgu gibi öğelerle anlatımını zenginleştirme gayesinde olduğunu görüyoruz. “1950 kuşağı” öykü yazarlarının öne çıkan isimlerinden Orhan Duru’nun ilk kez 2008 yılında yayımlanan deneme kitabı “Öykü Yazmanın Sırları”, 2021 yılının ekim ayında Yapı Kredi Yayınları tarafından okurla buluştu. A kuşağı, Mavi Hareketi gibi edebiyat toplulukları arasında yer alan Duru, “Ağır İşçiler” öyküsüyle 1970 TRT Sanat Ödülü’ne, “Fırtına” adlı öyküsüyle 1998 Sait Faik Armağanı’na layık görüldü. Bütün öykülerini topladığı “Sarmal” ve “Boğultu” kitaplarıyla birlikte bir adet romanı ve çeşitli deneme yazıları olan Orhan Duru bu denemesiyle “öykünün sırlarını” bizimle paylaşıyor. Ömrünü kalemine adamış yazarın eseri bu yönüyle yürüdüğü yoldaki deneyimlerine sırdaşlarını arıyor. Niçin öykü yazdığını, merakının onu nerelere götürdüğünü, bir öykü nasıl olmalı’nın cevabını, biçemle yaşam arasındaki ilişkiyi, öyküyle nasıl didiştiğini, bu didişmelerden nasıl galip geldiğini paylaşıyor okurla. “En çok öyküyü seviyorum.” cümlesi yazarın niçin öyküye yöneldiğini en samimi dille anlatıyor. Ve yaşam serüvenimizin ana maddesi, tüm arayışların temeli, yaratımın sancısı olan “kimlik sorunu” olarak çıkarıyor karşımıza öyküyü. Yazarın öykü yazma sürecini bizimle paylaştığı bölümleri okurken öyküyle yaşam arasında oluşturduğu harmoniyi görüyoruz. Nefes alıp verdiği sürece yaratımın tohumunu içinde nasıl büyüttüğüne şahit oluyoruz böylece. “Yürürken, yemek yerken, gece uyurken, düş görürken ya da görmezken, bir yerlere yolculuk yaparken öykü düşünürüm hep.” (syf. 8) Esin kaynağını yaşamın içinden aldığının ipuçlarını da paylaşıyor bizlerle Duru. Başka bir yöntem de olduğunu, zorluk derecelerini ve farklılıklarını öğreniyor, öyküyle didişme sürecinden inat ve çabayla çıktığını görüyoruz. Ve nihayetinde, ustalığın sırrını öğreniyoruz. “Her zaman heyecan ama amatörlük hiç eksilmemeli!” (syf. 8) Yazarın, evreni ve insanı kavramak istercesine her şeye derin bir merakla baktığını fark ediyoruz bizimle paylaştıklarından. Ve edindiği izlenimlerin, anlama çabasının bir tezahürü olarak içinde “anlatma” isteğinin doğduğunu, bunu da öyküyle dışavurduğunu… İşte bu anlatma isteği içinde tutuşanlar için öyküyü daha yakından tanımak adına paylaşılmış sırlarını barındırıyor “Öykü Yazmanın Sırları”. Edebi bir yapıt söz konusu olduğunda üsluptan bahsetmemek olmaz. Hepimiz biliriz ki neyi anlattığımızdan ziyade nasıl anlattığımız önemli. İmzamızı atarız üslubumuzla ve varlığımızı ortaya koyarız özgün haliyle. İşte bu noktada kendimize özgü bir deyişimiz yoksa tüm çabanın boşa gideceği uyarısını alıyoruz Duru’dan. Bu uyarıyı o kadar samimi ve doğal bir biçimde yapıyor ki kelimeler okuyanların içindeki “öz”e dokunuyor adeta. “Deyiş ya da üslup insanın kendisidir. Böyle derler eskiler. Öykücü de kendi deyişini bulmalıdır öyleyse. Şunu belirteyim, bu arada bugün bile kendi deyişimi daha ileri boyutlara ulaştırmak için çaba harcıyorum. Bu kesintisiz sürekli bir çaba. Bu çabayı biçimsel bulanlara şunu söyleyebilirim. Biçimle yaşam ve gerçekler arasında çok yakın bir ilişki olduğunu unutmayalım…” (syf. 12) Orhan Duru ve çağdaşlarının edebiyat dünyamıza yeni bir soluk getirme çabaları, bugünkü öykü literatürümüzün gelişimindeki rollerini ortaya koymakta. Attilâ İlhan, Vedat Günyol, Salim Şengil gibi hayatlarına ve böylelikle kalemlerine değen isimlerin ve dergilerin bundaki payı elbette çok büyük. 1950 kuşağının içinde bulunduğu şartlar düşünüldüğünde, yazarın ve çağdaşlarının dönemin toplumsal ve siyasal şartlarına karşı verdikleri mücadele, kalıpları yıkmak adına sarf ettikleri çaba, kabuğundan sıyrılmaya niyetliler için çok büyük bir ders niteliğinde. “Özetlemek gerekirse, 1950 Kuşağı öykücüleri çeşitlilik ve çoğulculuklarıyla, her çeşit bağnazlığa karşı çıkışlarıyla, dünyaya açık, kentli yaşam görüşleriyle yepyeni bir ivme kazandırdılar yazınımıza. Bu ivme bugün de sürdürüyor etkileri ve uzantılarını…” (syf. 25) Yazar dönemlerinde gerçekleştirdikleri atılımlardan söz ederken salt mevcut olanı anlatmakla kalmıyor, öykücülüğümüzün geldiği noktayı eleştirel bir bakış açısıyla ele alıyor. Beri yandan öykü alanında yeni tartışmaların yokluğuna, yeni bir akım eğilimi görülememesine ve daha başka problemlere dikkat çekerken aynı zamanda çözüm yollarını da sunması gideceğimiz yolu aydınlatması bakımından oldukça önemli. Bu tutumuyla eserine öykü yazma kılavuzluğunun ötesinde bir değer kattığını söyleyebiliriz. “Öykü yazarları çabalarını bu yöne doğrultmalı. Günümüz öykü yazarları arasında bu özelliğe erişmiş olanlarla da karşılaşıyorum ama pek çoğu bu özelliği yakalamak için çaba harcamaktan uzak duruyor.” (syf. 18) Belirli kalıplardan kurtulmak ve yazının önünü açmak, öyküyü dinamik kılmak hep gayesi olmuş Duru’nun. Bahsettiğimiz çabayı somutlaştıracak olursak bambaşka bir öykü anlayışı ve kadim eserlerle harmanlanmış yepyeni bir söylemle ortaya koyduğu “Bırakılmış Biri” adlı öyküsünü örnek gösterebiliriz. “Kısacası bambaşka bir öykü anlayışı ve yeni bir söylem. İlk öykü kitabım Bırakılmış Biri de aynı ortamda yayımlandı. Üstelik Türkçenin kalıplaşmış yapısını kırma uğraşısı içinde. Bunu yaparken Türkçenin eski örneklerinden, örneğin Mercimek Ahmed’in Kâbusname’sinden ve devrik cümleden yararlanıyordum. Ve karamizah ağır basıyordu öykülerimde.” (syf. 23) Kişi, özüyle temas halindeyken yaratıma olan eğilimiyle varlığını ifade yolu arar. Yazmak eyleminin varlığın bir ifade biçimi, dönüşümün bir aracı olduğunu biliriz. İşte bu noktada yazar kendini öykücülüğe iten sebeplerin kaynağını buradan alırken sorduğu sorularla bizi bazı cevapları bulma arayışına itiyor. “Bu doğru mu, yani neden ve nasılların cevapsızlığı mı büyütür öyküyü? Cevabı basit…” (syf. 26) Duru da kendi varlığını öyküyle oynadığı bir kovalamacayla ortaya koymuşa benziyor. Ve bundan ilham alanlar için kendi oyunlarını keşfetmek isteyenlere örnek teşkil ediyor. “İnsan, varlığını kanıtlamaya çalışır. Öykücü de kendi varlığını kanıtlamak için öykü yazar. (...) Bu nedenle sürekli öykünün peşimde koştuğunu söylüyorum. Öykülerin beni kovalamasıdır söz konusu olan. Yaşam herkese kendi varlık yolunu gösterir!” (syf. 26) Kendine has kurgusal bir yapısı olan öykü, yaratıcısının gerçeği ele alış biçimiyle ifade yolu bulur. Yazarların çoğunun toplumsal gerçekleri anlatma eğiliminde olmalarına karşın öykünün yaratıcılık ve düşle beslenmesine yönelik düşünceleri yazınımızın çeşitlenmesine yönelik isteğinin sonucu. Bu bakımdan 1950 kuşağı yazarlarının gerçeği yeniden yorumlama biçimleri öykü geleneğimizin bugünkü geldiği noktayı daha iyi anlamamıza sebep oluyor. Orhan Duru’nun da yazınına kattığı gerçeküstücülük, mizah, bilimkurgu gibi öğelerle anlatımını zenginleştirme gayesinde olduğunu görüyoruz. İnsan zihninin, sınırsız hayal gücü ve düşüncenin olanaklarını kullanabildiğinde nelerin mümkün olabileceğini, bir zamanlar bilimkurgu kitaplarında yer alanların gerçek hayatta ifade bulmasıyla görmekteyiz. Bu noktada bilimkurgunun rolüne değiniyor yazar ve yazın dünyasında buna kayıtsız kalınamayacağından bahsediyor. Kendisinin toplumsal konuları ele alarak bilimkurgudan nasıl yararlandığını anlattığı satırlar, bize yeni ufuklar açması ve bilimkurgunun imkânlarından faydalanabilmede yeni fikirler sunması bakımından çok kıymetli. “Bana sorsanız güncel gerçekler ayrıntılarla doludur ve çoğu kez can sıkıcıdır. Ancak onlardan kurtulmalıyız. Esin kaynağımızdır içinde bulunduğumuz ortam ve toplumsal yaşam. Ama bunları yazarken ya da baskılara başkaldırırken ille de güncel gerçekleri olduğu gibi kullanmak gerekmez. Onları öykünün kendi gerçeğine uygun bir biçime sokmak ve değiştirmek gerekir. Ben de bunu yapıyorum. Bilimkurgu ve fantezi de bunun biraz daha ileri götürülmüş biçimi.” (syf. 47) Yazar kitabında Türkçemize ismini kendi kazandırdığı “bilimkurgu”ya birçok başlıkta yer vererek edebiyatımızdaki yeri ve öneminin üstünde epeyce duruyor. Bilimin ve kurgunun gerçeklikle ilişkisine değindiği, sayfalardan fırlayarak gerçekliğini teslim almış gelişmelerden hareketle güncel gerçeklikle bağlantısına atıfta bulunduğu ve insanın geleceği merak duygusunun bilimkurgunun kamçısı olacağını ima ettiği satırlar bunun en büyük göstergesi. Sanal gerçekliğin giderek güncel gerçekliğe dönüştüğü, bilimkurgusal bir dünyada yaşadığımız tespiti ise yazdıklarının çağın ötesine uzanacağını ve bu yönden her daim güncelliğini koruyacak olduğunu kanıtlar nitelikte. “Bilimkurgu bunların ötesinde yepyeni bir tartışma ve çağdaş bir eleştiri ortamı getiriyor. Her gün insanlığın karşılaştığı yeni sorunlara sürekli yeni bir çözüm arayış çabası. İşte bilimkurgunun gerçek çalışma alanı…” (syf. 55) Bu satırlar en çok da dinamik olması ve yepyeni soluklar barındırması yönüyle bilimkurguya yüklemiş olduğu rolü anlaşılır kılıyor. Nihayetinde yazarın kitap boyunca yazınımızın çeşitlenmesine yönelik verdiği mesajların okurda karşılığını bulması ile bu eserin gayesine ulaşmış olacağını söyleyebiliriz. Öykü Yazmanın Sırları Orhan Duru Yapı Kredi Yayınları 2021 64 syf.

More
Var Olmanın Yasası: Serteller

Var Olmanın Yasası: Serteller

M. Utku YEŞİLÖZ instagram.com/ummanzmhkmtrn twitter.com/ummanzmhkmtrn Akademisyen titizliğiyle kaleme alınan “Serteller”; Nâzım Hikmet’ten Sabahattin Ali’ye, Cevat Şakir Kabaağaçlı’dan Hâlet Çelebi, Abidin Dino ve Peyami Safa’ya kadar fikir ve sanat dünyasına yön vermiş birçok ismin anıları ve tanıklığıyla okurun ilgisini toplayacak görünmekte. Varolmanın yasası mücadeledir. Ursula K. Le Guin İkinci Dünya Savaşı yılları Türk demokrasi tarihinin üzerinde durulması gereken önemli anlarından biri. Ülke ekonomisinin kurumsal yapısını, gelişme sürecini mutlak değiştiren olgulardan olan savaş sonrası Avrupa’nın yeni-yorum kazanan siyasi düzeni Türkiye’nin iç politikasını yakından ilgilendirir; savaşın fiziki tahribatından korunabilmişse de ekonomik tahribatından kurtulamadığından mevcut yönetim, gelişmelere kayıtsız kalamayıp ülke yönetimi için yeni düzeni inşa yoluna gider. Hem politik hem sosyoekonomik sorunların beraberinde gelen bu inşa 1939-45 yılları için değişim adresi olarak işaretlenir. O dönem, gazeteler bu yapı kurma çalışmalarına gereği gibi yakından takiptedir. Takipçilerden birinin de Tan gazetesinden Sabiha Sertel olduğunu Korhan Atay’ın bu yıl İletişim Yayınları’dan çıkan kitabı “Serteller”de okuruz.

“…Tan Matbaası ve binası başta olmak üzere muhalif gazete ve yayınevlerine baskın yapan, taş üstünde taş bırakmayanlar için hiçbir şey yapılmadı.
Kimse gözaltına alınmadı, suçlanmadı ve yargılanmadı…” (s.49)

Tan Matbaası'nın basılmasıyla başlayan kitap, ilgili okuru ilerleyen sayfalarda da uyanık tutar. Hiçbir iktidarı diğerinden daha demokrat bulmadığını söyleyen Atay; dağıtılan, parçalanan ve yok edilenlerin farklı tarihi, siyasi dönemlerde benzer şeyler olduğu vurgusunu yapar. “Tek cephe”cilik ve “ilerici”lik üzerine bir kez daha düşünme fırsatı bulduğumuz Sertellerde Zekeriya ve Sabiha Sertel çiftinin hayatları kronolojiye uyularak anlatılır bu esnada. Eserin ilk iki bölümünde bilhassa o yıllardaki Türkiye’nin durum ve tutumunu ortaya koyan ayrıca Sabiha ve Zekeriya çiftinin çocukluğu, eğitimi ve aile hayatına dair belge ve görüşler yer alır. Üçüncü bölümden itibarense ülkenin toplumsal, siyasal ve ekonomik durumu üzerine bir kadın gazetecinin penceresinden yaşanan gelişmelere farklı bir perspektif geliştirdiğini sezdiğimiz anlatım sonraki bölümlerde sürmekle birlikte okura rikkatle sunulan kronoloji unutturmaz da. “‘Bana inançlarımı mebuslukla değişmemi mi teklif ediyorsunuz? Teşekkür ederim. Allahaısmarladık.’” (s.14)

Okuduğumuz satırlarda Zekeriya Sertel ile benzer duygular beslediğini anladığımız Sabiha Sertel’in bunun yanı sıra eleştirel fikirlerini dile getirmekte daha cesur davrandığına dikkat etmemek mümkün değil. Sertel, Tan gazetesindeyken zehirli oklarını sadaktan çıkarıp yazıları için gözünü kırpmadan harcar. Bu anları okurken dikkat kesilecek nokta: yazılarındaki işçi, emekçi kesimin haklarına yönelik eleştirilerinin “komünistlik” diye etiketlenmesine yanıt niteliğindeki öfkesidir. Gelgelelim bu öfke hâlinin zemininde bürokrasinin anlayışsız tavrına olan rahatsızlık olayları alevlendiren başat öge olarak okunabilir.

Eserden anlaşıldığı üzere Sabiha Sertel, sosyalist bir kişilik. Bununla birlikte Sertellerde epey yer tutan, onun kadınlarla ilgili yazılarına dair ileri sürülen fikirlere bakacaksak eleştirilerinin hem çarpıcı şekilde hem de bugün ve yarınki dünya için ışık kaynağı niteliğinde olduğunu düşünebiliriz. Zekeriya Sertel’le evlendiği yaşlarda çıkardığı Büyük Mecmua’da kadın erkek eşitliğini savunan birinci kuşak feministlerle uyuşan, üstüne üstlük ötesine varan yazılar yazması bu fikri kanıtlar.

Toplumda ses getiren yazılarıyla Türk basınında unutulmayacak bir isim olarak böylece yerini alacaktır Sabiha Sertel. İlk feminist makalelerini yazdığını duyuran Atay’ın okurla paylaştıklarına binaen Sabiha Sertel’in kadınların medyada temsili, eğitim, sağlık, çalışma hayatı, siyaset ve karar alma mekanizmalarına katılım ve kadına yönelik şiddet konularında toplumsal cinsiyet veya ayrımcılık temelli çeşitli sorunlarla karşılaştığını ve bu karşılaşmayı toplumun en önemli sorunu olarak değerlendirdiğini öğreniriz. Öyle ki Sabiha Sertel’in kadınlar üzerine yazılarında topluma ve devlete bakışı hakkında bilgi edinmek açıkça mümkün. Zira o, kesinlikle kadın sorununu toplumsal, bundan öte tarihsel bir sorun olarak görmekte.

İkinci Dünya Savaşı’nda Tan gazetesinde Görüşler sütununda yazmaya başlayan Sabiha Sertel emperyalizm ve insan hakları konusu üzerinde dururken, çok partili hayata geçiş döneminde cumhuriyet, demokrasi ve hürriyet konularını ele alacaktır. Basın faaliyetinde yalnız olmayan Sabiha Sertel, eşi Zekeriya Sertel’in mahkûm olduğu zamanlarda sorumluluğu üstlenir. Dış ve iç politika, ekonomi, hukuk, eğitim ve kültür başlıklarında mesai yaptığını anladığımız çiftin gerek siyaset gerekse sosyal alandaki sert yazılarını müteakip “Sertel” soyadını aldıklarını bir de Korhan Atay’dan duyarız.

Kitapta Sertel çiftinden sonra üçüncü bir karakter olarak kendisine yer ayrılan Resimli Ay, dönemin dergilerinden farklı olacağı iddiasıyla yaşatılır. Savaşın yorduğu bu coğrafyada -Türkiye’de- kimsesiz çocukların etrafında gelişen sorunlara çözüm arayışında olan dergi ekibine, Atay’ın dergiye dair değindiği konulara kulak verecek olursak Resimli Ay’ın yayın hayatı boyunca bu iddiayla varlığını koruduğunu, toplumu ilgilendiren geniş yelpazeli bir içerikle halkın kültür seviyesini yükseltmeyi gayelediğini düşünmemiz için bir engel yok.

Akademisyen titizliğiyle kaleme alınan “Serteller”; Nâzım Hikmet’ten Sabahattin Ali’ye, Cevat Şakir Kabaağaçlı’dan Hâlet Çelebi, Abidin Dino ve Peyami Safa’ya kadar fikir ve sanat dünyasına yön vermiş birçok ismin anıları ve tanıklığıyla okurun ilgisini toplayacak görünmekte. Hele ki Sertellerin, tanışıp evlenmelerini takiben siyasi sürgünlüklerinde devam eden esirgemezlikle örülü mücadelelerine şahit oldukça dejavu hissiyle ürpermek ve var olmanın gücüyle temel bilincin dinamiklerini keşfetmeye başlamak işten bile değil. Serteller İletişim Yayınları Haz. Korhan Atay 431 s. 2021

More
Kolektif Travmanın Şiddetinde "Küçük Bir Ayrıntı"

Kolektif Travmanın Şiddetinde "Küçük Bir Ayrıntı"

Nilgün YILDIZ COŞKUN instagram.com/birvoxnihilii twitter.com/birvoxnihilii Adania Shibli’nin 2020 National Book Award Translated Literature ve Booker International ödüllerine aday gösterilen Küçük Bir Ayrıntı romanı Can Yayınları etiketiyle, Mehmet Hakkı Suçin’in Arapça aslından çevirisiyle eylülde yayımlandı. Zulüm, katliam, şiddet, insan hakları gibi konuları barındıran kitap, İsrail’in bağımsızlık kazandığı dönemi Filistinli bir kadının tecavüze uğrayıp katledilmesi üzerinden irdeliyor. 1974 yılında Filistin’de doğan Shibli, Küçük Bir Ayrıntı romanında Filistin’in sınırlarının belirsizliğindeki yaşamı, kendi ifadesiyle hayatı sevmeye değil hayatta kalmaya yönelik bir yaşamı iki farklı zamanın hikâyesini birleştirerek aktarıyor. Roman iki bölümden oluşmakta. İlk bölüm Filistinlilerin Nekbe diye adlandırdığı, İsrail’in bağımsızlığını ilan ettiği tarihin bir yıl sonrasıyla başlıyor. Nekbe, “büyük felaket” anlamına geliyor zira İsrail’in bağımsızlığını ilan ettiği 14 Mayıs 1948’de Filistinliler zorunlu göçe tabi tutuldu ve yaşanan olaylar çerçevesinde binlerce kişi hayatını kaybetti. Nekbe ifadesi de bu olaylara gönderme yapmakta. Shibli, İsrail’in Haaretz gazetesinde bir bedevi kızının tecavüze uğradığına ilişkin gerçek bir haberden yola çıkarak gerek içerik gerekse anlatı tekniği bakımından sağlam bina edilmiş bir metin örgüsü sunuyor. Birinci bölümde İsrail devleti kurulduktan sonra İsrail ordusundan birliklerin Nakab Çölü’nde “Arap avı”na çıktığı sırada ailesini öldürüp esir aldıkları Filistinli bir kızı alıkoyup tecavüz etmeleri ve nihayet öldürüp çöle gömmeleri işleniyor. Bu bölüm tanrısal anlatıcı tarafından “Komutan” merkezli anlatılıyor. Soğuk, mesafeli bir anlatım. Duygular yok, değerlendirme yok. Bu teknikle İsrail askerlerinin duygusuzluğu da vurgulanmakta. Aynı zamanda Komutan’ın çölde amaçsızca devriye gezmesi ve bacağını bir çöl yaratığının ısırması sonucu etinde oluşan çürüme ile askerlerin insani yönündeki kayboluşa yok etme tutkularına dikkat çekiliyor gibi. Tecavüz edilen kızın hisleri ve yaşanan olaylar ise dolaylı bir anlatıma sahip: “Sol eli kızın memesinde. Sağ eliyle kızın ağzını tekrar kapattı. Karyolanın gıcırtısı, köpeğin havlamaları, sabah ışığının soğuk huzmeleri odanın boşluğunu doldurdu.” Yazar, alıkonulup tecavüz edilen kızın duygularını sesler ve kokular ile yansıtmayı tercih ediyor. Köpek ise bir leitmotiv olarak ikinci bölümde de karşımıza çıkmakta. Romanın anlatım akışında çok fazla ayrıntı var: Metin, fotoğraf karelerinin en küçük ayrıntısına kadar bakmak gibi. Öte yandan yazar, okurun zihnine rahatsız edici görüntüleri işlemekten sakınmıyor. Bu yazınsal dikkatin nedenini ise romanın ikinci bölümünde kadın anlatıcı açıklıyor: “Uzmanlara göre taklitçiler, bir tabloyu taklit ettiklerinde tablodaki nesnenin yüz yuvarlaklığı ya da beden pozisyonu gibi temel ve önemli ayrıntılara dikkat ederler; fakat kulak memesi, parmak ve ayak tırnağı gibi küçük ve tali ayrıntılarla nadiren ilgilenirler. Bu da eseri kusursuz bir şekilde taklit etmelerini engeller. Hatta bazıları, aynı düşünceden yola çıkarak herkesin önemsiz bulduğu küçük detayları fark eden kişilerin daha önce tanık olmadıkları bir olay ya da nesne hakkında bir imge oluşturabileceklerini iddia ederler.” İkinci bölüm bu olayın gerçekleştiği tarihten 25 yıl sonra doğan (1974, yazarın da doğum tarihidir) bir kadının olayı gazeten öğrenip araştırma sürecini konu edinmekte. Aynı zamanda bir kadının hem coğrafi hem de zihinsel sınırlarına başkaldırması olarak okunabilir. Günümüze yakın bir zamanda geçen bölüm birinci tekil şahsın diliyle şimdiki zamanda anlatılmakta. Bu bağlamda, şimdiki zaman gerilimi, hisleri, tekinsizliği okura yansıtma açısından etkin bir şekilde kullanılıyor. İlk bölümde tecavüze uğrayan kızın dolaylı biçimde aktarılan hisleri, ikinci bölümde olayı takıntı derecesinde araştırmaya başlayan Filistinli gazeteci kadının hislerinde açıkça “gösteriliyor”. Sınırları aşarken ve arşivleri incelerken yaşadığı endişe, gerilim, korku metne sirayet etmekte. Nitekim yer, zaman ve olaylar değişse de hissedilenler iki kadın için de ortak. İki bölüm, iki farklı olay tam birbirinin üstüne eklemleniyor, örtüşüyor ve bir olgu olarak kolektif travmayı gözler önüne seriyor. Böylece birbirinden iki ayrı zamanda gerçekleşen iki farklı olay yetkince örtüştürülerek iki hikâyeden tek bir anlatı yaratılıyor. Yine bu bölümde savaşın gölgesindeki yaşamı da daha açık bir şekilde okuyoruz. Kuşatılan binalar, kimlik kontrollerinde yüze doğrultulan silahlar ve patlayan bombalar. Bombanın etkisiyle masanın üzerinde uçuşan toz zerreciklerinin ya da tuz buz olan camların daha çok önemsediği kanıksanmış bir yaşam. Sürekli değişen sınırlar ve sadece haritalarda var olan köyler ile İsrail hükümetinin uyguladığı mülksüzleştirme politikası vurgulanıyor. Anlatıda karakterlerin isimsiz olmaları ise kimliksizleştirmeyi vurguluyor. Öte yandan köpek, romanın ilk bölümünde kızın hislerini yansıtıyor. İkinci bölüm ise bir köpeğin havlamaları yüzünden kadın anlatıcının endişe duymasıyla başlıyor. Kadın, araştırma sürecinde de köpek havlamaları duyuyor ve köpekle karşılaşıyor. Mısır mitolojisinde köpek, ruhların taşıyıcısıdır. Hikâyede köpeğin, bir leitmotiv olarak kullanılmasının yanı sıra tecavüze uğrayan kız ile olayı araştıran kadın arasında kurduğu güçlü ilişkiden dolayı mitolojik boyutuyla da ele alınıyor gibi. Shibli, anlatının sonunda okuru rahatlatmıyor, umut vaat etmiyor. Kapalı, çıkışı olmayan, okurun kaskatı kesilmesini amaçlayan soğuk bir metin yaratma konusunda başarılı. Bir kadının tecavüze uğrayıp öldürülmesinin hayatın sıradan bir olayı olarak görülmesinin zalimliğiyle okuru tekinsiz bir düzleme çekiyor: Kolektif hissizlik. Yazıyı ikinci bölümden bir alıntıyla noktalayalım: “Bir kere daha söyleyeyim; bir grup asker bir genç kızı esir alırlar, sonra da tecavüz edip katlederler. Ve bu olay, çeyrek yüzyıl önce doğum günüme denk gelir. Başkalarının hiç de dert etmeyeceği bu küçük ayrıntı, biliyorum ki ne kadar unutmaya çalışırsam çalışayım peşimi bırakmayacak.” Küçük Bir Ayrıntı Adania Shibli Çev. Mehmet Hakkı Suçin Can Yayınları 2021 104 sayfa

More
The Age of the Common Man: Küçük Adamın Devri

The Age of the Common Man: Küçük Adamın Devri

Pınar ÇAKMAKLI pinarcakmakli@hotmail.com instagram.com/pnrckmkli twitter.com/PinarCakmakkli Wilhelm Reich, "Psikanalitik tüccar" dediği hükümet yandaşları araştırmalarına saldırdığında onlara “ruh vebası” adını vererek bu saldırının yalnızca yok etme girişimi değil “iftira yoluyla mahvetme” olduğunu “Dinle Küçük Adam” kitabı ile tarihsel bir seslenişle duyurmuştur. “Bana gülen, siz sahte safçıklar! Dünyayı yönettiğinizden beri, politikanızın besini ne? Asmak, kesmek…” Charles de Coster, Till Ulenspiegel Wilhelm Reich’ in deyimleşmiş “küçük adam”a seslenişi 1946 yazında Orgon Enstitüsü’nün arşivi için kaleme alınan ve yayımlanması düşünülmeyen bir manifestoydu. İnceleme yazıma başlamadan evvel “the age of the common man” söylemini kullanmam ülkedeki siyasi iklimin yansıması gibi düşünülmeli. Her ne kadar uç noktalarda konuşlanmış fikir figürleri gibi görünse de karşıdan bakana “Tüm devrimlere öfke refakat etmiştir. Öfke kişiyi illa körleştirmez. Aynı zamanda aktif ve geçicidir. Bunun karşısında nefret irin toplamaya devam eder. Öfke patladığında, kişinin hala düşünecek vakti olur – sine ira cum studio* – aksi halde kişi kolayca yozlaşabilen nefret tarafından kirletilecektir. Nefret öfkenin berraklığına dönüşmediğinde yoz bir duygudur. Nefret aklıselim duruşunu kaybeder” diyen Ernest Bloch, tam da bu kitabı tarif ediyor gibi. “Seni hiç şöyle yakınırken işitmedim: -Beni, kendimin ve dünyamın gelecekteki efendisi olmaya teşvik ediyorsunuz. Ama bana, insanın nasıl kendi kendisinin efendisi olduğunu, söylemiyorsunuz, ayrıca bana, hangi yanlış yolda olduğumu, neyi yanlış yaptığımı söylemiyorsunuz. Egemenlerin, “küçük adam için iktidar” talep etmesine aldırmıyorsun. Oysa kendin dilsizsin. Seni temsil etsinler diye, egemenleri daha fazla iktidarla ya da acizleri kötü niyetle donatıyorsun. Her defasında aldatıldığının, çok geç farkına varıyorsun.” (sayfa 15-16) Wilhelm Reich, 1897 yılında Galiçya’nın Dobrzcynica kentinde doğdu. Annesinin intiharına kadar evde eğitim aldı. Viyana Üniversitesinde tıp eğitimi alan bu adamın neden psikoanalitik, psikanaliz alanına yöneldiğini ise “Kaçma! Kendine bakmaya, cesaret göster!” sözü açıklar nitelikte. 1920 yılında Viyana Psikoanalitik Cemiyetine katılan Reich, 1928 yılında Viyana’da Seksüel Danışma ve Seksüel Araştırma Cemiyetinin bilimsel uzman yönetmeni oldu. Bir yandan Komütern ile, öte yandan Sigmund Freud mektebiyle tartışmaların ardından, 1938 yılında Komünist Partisinden ve Uluslararası Psikoanalitik Cemiyetinden atıldı. Amerika’ya göç ettikten sonra 1938-1940 yıllarında “Kozmik Enerji”yi keşfetti. "Psikanalitik tüccar" dediği hükümet yandaşları araştırmalarına saldırdığında onlara “ruh vebası” adını vererek bu saldırının yalnızca yok etme girişimi değil “iftira yoluyla mahvetme” olduğunu “Dinle Küçük Adam” kitabı ile tarihsel bir seslenişle duyurmuş oldu. İçindeki küçük adama; “ Sen, Almanya, Avusturya, İskandinavya, İngiltere, Amerika’da, Filistin’de tanınan büyük bir adam oldun. Komünistler seninle mücadele ediyorlar. –Kültür değerlerinin kurtarıcıları- senden nefret ediyorlar. Öğrencilerin ama seni seviyorlar. Sağalttığın hastaların sana saygı duyuyorlar. Vebalılar seni kovuşturuyorlar. Sen, yaşamın sefaleti, küçük adamın sefaleti üzerine 12 kitap, 150 makale yazdın. Üniversitelerde ders verdin; diğer büyük yalnız adamlar, senin çok büyük bir adam olduğunu söylüyorlar. Bilim dünyasının dev kafalarıyla aynı sırada anılıyorsun. Sen, yüzyıllardan beri en büyük buluşu yaptın, çünkü kozmik yaşam enerjisini ve canlılığın yasalarını keşfettin. Kanseri anlaşılır kıldın. Doğruyu söylediğin için, seni ülkeden ülkeye kovdular. Artık dinlen! Başarılarınla, ününle gönen. Yakında, birkaç yıl içinde adın bütün ağızlarda dolaşacak. Yapacağını yaptın. Artık huzur bul! Kendini işlevsel doğa yasasına ver!” (sayfa 19-20) Yukarıdaki sözleri ile vazgeçmeyi alışkanlık edinmiş, göz yummayı rahatsızlık vermemek saymış, rahatsızlık verecek olmanın bir tür hastalık sanıldığı toprak parçasının içinde kuralları kimin koyduğunu sormuş, anlattıkları ile örnek değil kendimizi ve kendimiz oluşurken bizi dönüştüren şeylere neden sessiz kaldığımızı sormakta. Sıradan insan olma yetisine bizi iten nesnel gücün dünyaya getirdiğimiz çocuğa ve onun çocuklarına aşılanan “ruhsal veba” şırıngaları olduğu sürece, rasyonel (ussal) bir yaşam kurmak tehlike altındadır diyen Reich; canlı varlığın, insanın, insanca yaşamaya teşne olanın kendi güvenliği ve gelişimi için savaştaysa ve o savaşta sertlik gerekiyorsa sert olmasının zamanının geldiğini duyuruyor. Umut, canlı varlıkça; iktidarda değil, insanca yaşamda kabul görmeyi talep eder. Ruhsal vebaya karşı üç sütun üzerinde durulması gerektiğinden bahseder. Sevgi, emek ve bilgi. Fikir özgürlüğünde eşit hak koşuluyla, sonuçta rasyonel (ussal) olan kazanacaktır. Bu en büyük umuttur. Devrimci proletaryanın entelektüel uşağı dediği küçük adamlar; üst-hiyerarşi kabul edemeyecek kadar entelektüel olamadıklarını neden sormazlar? Generallerini kaidelerinin üstlerine neden koyarlar? “Homo normalis” kimdir? Rastlantıyla, yeteneksiz eğitimciler olanların açtığı ölçüsüz felaketlerden ne zaman bahsedeceğiz? Cinselliği doğru ele alabilmek için aşkın ne olduğunu bizzat yaşamak gerekmez mi? Kişisel özgürlüğü değil, milli özgürlüğü vaat edenler, sınırlandırılmış, kısaltılmış, budanmış ve çekidüzen verilmiş dehalar, bedensel temel duruşun, ürkeklik ve soğukluğun, tutukluk ve inatçılığın duruşu içinde sevginin ve vermenin doğal kıpırdanışı belirince korkudan ödü kopanlar, hiçbir canlı ifadeye, hiçbir özgür, doğal harekete tahammül edemeyenler için “dinle, küçük adam”. Düşünme korkaklığının değil düşünse bile bunu dile getirmeye çekinenlerin ülkesinden bunları yazarken bugün kulakları sağır olanların hala gözlerinin gördüğünü bilerek Nietzsche’nin üst-insana yükselmesi ile Hitler'in alt-insanına alçalma arasında seçeneğimiz olduğunu hatırlatmak ereği ile. Gerçek demokratik anayasa ve diktatörlük arasında seçim yapabilme hakkımız olduğunu, emek gücümüzün devletin ellerinde un ufak edildiğini bir kez daha duyurarak Wilhelm Reich’e bırakıyorum son sözü; “Hedef, ona ulaştığın yoldur. Bugün atacağın her adım, yarınki yaşamındır.” (sayfa 77) Bu sarsıcı çağrıya ulaşmamıza hizmet eden Yüksel Pazarkaya çevirisine minnet, saygı ve sevgi ile. *öfkelenmeden ve taraf tutmadan Dinle Küçük Adam Wilhelm Reich Cem Yayınevi Çev. Yüksel Pazarkaya 128 s. 2021

More
Bukowski'nin Yayımlanan İlk Röportajı-Chicago Literary Times – 1963

Bukowski'nin Yayımlanan İlk Röportajı-Chicago Literary Times – 1963

CHARLES BUKOWSKI AÇIKLIYOR Chicago Literary Times – 1963 Çeviri: Elif YURTSUZ yurtsuzelif@gmail.com instagram.com/calmnessofnight Bu, Bukowski’nin yayımlanan ilk röportajı. Röportaj yapıldığı ve yayımlandığı zamanlarda, sadece bir avuç edebiyat dergisindeki çalışmalarını okuyan küçük bir okuyucu kitlesi tarafından biliniyordu Bukowski. 1944 kadar erken bir tarihte yayımlanmıştı ve bunu takip eden beş yılda ara ara yayımlanmaya devam ediyordu. Fakat sonrasında çok az yazı yazdığı veya hiç yazmadığı ancak “çokça yaşadığı” yedi yıllık bir dönem geldi. Daha sonra 1956’da daktilonun başına oturdu ve neredeyse kırk yıl boyunca sürdüreceği “küçüklere” karşı sistematik saldırısını başlattı. Ancak bu röportaj sırasında, geçimini sağlamak adına özgürce yazabilmesi için postanede daha yedi yılı vardı. 1963’te cebinde üç kitapçığı daha vardı ama bunlar özensizce dağıtılmış minik serilerdi. Çiçek, Yumruk ve Hayvani Feryat (12 sayfa, 200 kopya), Longshot Pomes for Broke Players (22 sayfa, 200 kopya), Run With The Hunted (32 sayfa, 300 kopya). İlk önemli kitabı, “Kalbimi Elinde Tutuyor”, Jon ve Gypsy Lou Webb tarafından basımının hazırlık dönemindeydi ve yıl içerisinde piyasaya sürülecekti. Black Sparrow Yayınevi için olan ilk kitabı TERÖR SOKAĞINDA VE ACI YOLUNDA’ ya ise daha beş senesi vardı. Arnold L. Kaye, Los Angeles Muhabiri Chicago Literary Times tarafından Mart 1963’te yayınlandı. Ropörtajı yapan kişi için Bukowski, Himalaya Kâşifi’nin “Yeti”si gibidir. Bulunması güçtür ve onu bulduğunuzda hayat son derece tehlikeli hâle gelir. Bazıları tarafından Charles Bukowski adında birinin olmadığı iddia edildi. Uzun yıllardır devam eden söylenti onun ismiyle imzalanan o fırtınalı şiirlerin koltuk altları kıllı, yaşlı ve edepsiz bir kadın tarafından yazıldığını söylüyordu. Ama evet, Hollywood’un tam kalbinde; bir yanda Kamu Yardımı Bürosu, Yaşlılık Güvenlik Ofisi ve diğer yanda ise Kaiser Vakfı Hastanesi tarafından gölgelenmiş; tek odalı, duvar yataklı küçük bir dairede tek başına yaşayan, Charles Bukowski var. Emekli bir keş gibi görünen zavallı Bukowski, oraya ait gibi gözüküyor. Kapıyı açtığındaki üzgün gözleri, bitap sesi ve ipekten yapılmış sabahlığı bana birçok açıdan yorgun bir adam olduğunu söyledi. Oturup konuştuk, bira ve viski içtik. Charles sonunda teslim olmayı kabul etmiş bakire edasıyla ilk röportajına boyun eğdi. Eğer pencereden başınızı yeterince uzatırsanız, Aldous Huxley’in tepede başarılıların yaşadığı yerdeki evinin ışıklarını görebilirsiniz. Kaye: Huxley’in size tükürebilecek durumda oluşu sizi rahatsız ediyor mu? Bukowski: Ah! Bu iyi bir soru. [Duvar yatağının arasındaki boşluğa daldı ve elinde birkaç fotoğraf ile çıktı.] Kaye: Bunları kim aldı? Bukowski: Kız arkadaşım. Geçen sene vefat etti. Soru neydi? Kaye: Huxley’in size tükürebilecek durumda oluşu sizi rahatsız ediyor mu? Bukowski: Huxley’i düşünmemiştim bile ama şu an bahsini ettiğimize göre, hayır, beni rahatsız etmiyor. Kaye: Peki, ne zaman yazmaya başladınız? Bukowski: 35 yaşımdayken. Ortalama bir şairin 16 yaşında başladığını düşünürsek eğer, ben 23 yaşındayım. Kaye: Çalışmanızın açıkça otobiyografik oluşu birçok eleştirmen tarafından gözlemlendi. Bununla ilgili bir yorum yapar mısınız? Bukowski: Neredeyse hepsi. Yüz tane yazdıysam doksan dokuzu. Diğeri biraz uydurma. Belçika Kongo’sunda hiç bulunmadım mesela. Kaye: Son kitabınız “Run With The Hunted” daki belirli bir şiire atıfta bulunmak istiyorum. “Şikâyet Etmeye Yönelik Küçük Bir Dürtü” kısmında bahsettiğiniz kızın adını ve nerede olduğunu biliyor musunuz? Bukowski: Hayır. Bu belirlenmiş bir kız değil; karma bir kız. Güzel, plastik gibi bacakları olan bir fahişe değil yarı sarhoş bir gecenin yaratığı. Ama tek bir isimle olmasa da gerçekten var. Kaye: Bu gramer dışı değil mi peki? Sizi “münzevi şairlerin, yaşlı devlet adamı” olarak sınıflandırmaya meyli var gibi görünüyor. Bukowski: Ölü bir Jeffers’tan başka münzevi bir şair düşünemiyorum. [Robinson Jeffers] Geriye kalanlar yalnızca birbirlerinin üzerlerine salya akıtmak ve birbirlerine sarılmak istiyor. Bana öyle geliyor ki ben münzevi şairlerin sonuncusuyum. Kaye: İnsanları neden sevmiyorsunuz? Bukowski: İnsanları kim sever? Bana onu göster ben de sana insanları neden sevmediğimi göstereyim. Bu bir döngü. Bu arada, bir bira daha almalıyım. [Ufak mutfağına doğru yalpaladı ve ben de bir sonraki sorumu ona bağırdım] Kaye: Kulağa biraz bayat gelecek bu soru fakat sizce yaşayan en büyük şair kim? Bukowski: Bu bayat bir soru değil. Bu zor bir soru. Elimizde, Ezra... Pound ve T.S [Eliot] var ama ikisi de yazmayı bıraktı. Üretken şairler arasında diyebilirim ki... Ah! Larry Eigner! Kaye: Gerçekten mi? Bukowski: Evet, biliyorum ki bunu daha önce kimse söylemedi. Bulabildiğim bu kadarcık. Kaye: Eşcinsel şairler hakkında ne düşünüyorsunuz? Bukowski: Eşcinseller hassastırlar ve kötü şiir hassastır. Ginsberg, eşcinsel şiiri güçlü bir şiir, hatta neredeyse erkeksi bir şiir yaparak durumu tersine çevirdi. Ama uzun vadede; homo, şair değil homo olarak kalacaktır. Kaye: Daha ciddi konulara gelirsek, Mickey Mouse’un Amerikan hayal gücü üstünde nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz? Bukowski: Zor, gerçekten zor. Mickey Mouse’un Amerikan halkı üzerinde Shakespeare, Milton, Dante, Rabelais, Shostakovich, Lenin ve/veya Van Gogh’tan daha büyük bir etkisi olduğunu söyleyebilirim. Hangisi, Amerikan halkı hakkında “Ne” diyebilir? Disneyland, Güney Kaliforniya’nın cazibe merkezi olmaya devam ediyor fakat mezarlık da bizim gerçekliğimiz olmaya devam edecek. Kaye: Los Angeles’ta yazmayı nasıl sevebiliyorsunuz? Bukowski: Duvarlar, daktilo, kâğıt ve bira olduğu sürece nerede yazdığının bir önemi yok. Mesela bir yanardağ çukurundan da yazabilirsin. Söylesene, beni hapisten uzakta tutmak için haftada 20 şaire bir dolar kazandırabilir miyim sence? Kaye: Kaç kez tutuklandınız? Bukowski: Nasıl bilebilirim ki? Çok fazla değil; 14-15 belki. Bundan daha sert olduğumu zannediyordum ama beni her içeri tıktıklarında içim parçalanıyor. Neden bilmiyorum. Kaye: Bukowski, herkes Bukowski’yi yayımlamak istediğine göre, gelecek için ne görüyorsunuz? Bukowski: Eskiden ara sokaklarda sarhoş yatardım ve muhtemelen yine öyle olacağım. Bukowski mi? O da kim? Bukowski okudum ve benimle pek alakası yok gibi görünüyor. Anlıyor musun? Kaye: Alkolün işiniz üzerinde ne gibi bir etkisi oldu? Bukowski: Hmm, tamamen ayıkken bir şiir bile yazdığımı sanmıyorum. Ama, başka bir içkinin mi yoksa bir bıçağın mı en iyisi olacağını bilemediğimde, kara bir akşamdan kalmaklığın mezatında birkaç iyi veya birkaç kötü şey yazdığımı söyleyebilirim. Kaye: Bugün biraz keyifsiz görünüyorsunuz. Bukowski: Öyleyim, evet. Bu pazar akşamı. Sıkı bir sekizli yarış kartıydı. 7. turun sonunda 103 öndeydim. Sekizincide kazanmama 50 vardı. Burun farkıyla yıllar önce kedi maması olmak için konserveye tıkılması gereken köpek 60-1 bahisle beni alt etti. Her neyse, küçük bir kâr ve biraz kehanetle geçen bir gün beni sarhoşluk gecesine itti. Bu röportajı yapan kişi beni ayılttı. Ve sen gittikten sonra gerçekten sarhoş olacağım. Ciddiyim. Kaye: Bay Bukowski, sizce yakında hepimiz havaya uçacak mıyız? Bukowski: Evet, sanırım uçacağız. Bu basit bir matematiksel durum. Potansiyeli ele alırsın ve sonra da insan zihnini ele alırsın. Sonunda bir yerlerde iktidarda hepimizi cehenneme uçuracak lanet olası bir aptal veya deli olacak. Hepsi bu kadar. Kaye: Sizce bu dünya karmaşasında bir şairin rolü nedir? Bukowski: Bu sorunun ifade ediliş şeklini sevmiyorum. Şairin rolü neredeyse hiçbir şey... Hüzünlü bir şekilde hiçbir şey. Ve sevgili Ezra [Pound]’un yaptığı gibi çizmelerinin dışına çıkıp da sert olmaya çalıştığında, küçük pembe kıçına tokat yiyecektir. Şair bir kural olarak yarı insandır – bir hanım evladı, gerçek bir insan değil. Kan veya cesaret konularında gerçek adamlara liderlik edecek bir şekle sahip değil. Bu tür şeylerin sana ters olduğunu biliyorum ama sana ne düşündüğümü söylemeliyim. Sorular sorarsan, cevaplar alman gerekir. Kaye: Siz alıyor musunuz peki? Bukowski: Şey... Bilmiyorum. Kaye: Daha geniş anlamda demek istedim. Cevap almak zorunda mısınız? Bukowski: Hayır. Elbette hayır. Daha geniş anlamda yalnızca tek bir şey elde ederiz. Bilirsin... Şanslıysak bir mezar taşımız olur; değilsek, yalnızca yeşil bir çimenlik. Kaye: Öyleyse gemiyi terk mi edeceğiz yoksa umut mu edeceğiz hep beraber? Bukowski: Neden bu klişeler, vasat cümleler? Tamam, şey... Hayır diyeyim. Gemiyi terk etmeyeceğiz. Kulağa ne kadar ucuz gelirse gelsin diyorum ki, birkaç adamın gücü, ruhu, ateşi, cüreti ve girişimiyle birkaç şekilde insanlığın leşini boğulmaktan kurtarabiliriz. Gerçekten sönmüş olana dek hiçbir ışık aslında sönmemiştir. Fareler gibi değil adam gibi savaşalım. Sadece tekerrür. Başka hiçbir şey değil. Orijinal metin: https://bukowski.net/poems/int-first.php

More
Bay Sessizlik: 3 Ocak 1989 - 19 Aralık 1989

Bay Sessizlik: 3 Ocak 1989 - 19 Aralık 1989

M. Utku YEŞİLÖZ instagram.com/ummanzmhkmtrn twitter.com/ummanzmhkmtrn Tıpkı sessizlik gibi, yalnızlık da
günlük hayatı daha iyi yaşamamızı sağlayan
içsel bir deneyimdir
Eugenio Borgna, Ruhun Yalnızlığı Türk edebiyatına elliden fazla eseriyle katkı sunan şair, yazar Salâh Birsel’in Günlükler dizisinin dördüncü kitabı olarak tanıtılan ve 1989 yılı boyunca tuttuğu notları kapsayan Bay Sessizlik adlı eseri, ilk olarak 1990’da Ada Yayınevi tarafından basılmıştı. Bu yıl Sel Yayınları’nca yenilenen yüzüyle okurla tekrar buluşturulmak istenen Bay Sessizlik, yazarının aynasındakileri yansıtmaya devam ediyor. Bencesi,
bir yazarın, bir ressamın, bir musikicinin günlüğü yoksa,
iç dünyası, kendisiyle ve sanatıyla hesaplaşması da yoktur.
—Salâh Birsel

1919 Bandırma doğumlu olan Salâh Birsel asıl adıyla Ahmet Selahattin, çocukluğunun büyük bir kısmını İzmir’de geçirmiştir. İzmir’de, Saint Policarpe Fransız İlkokulu, Saint Joseph Fransız Okulu (Kolej) ve İzmir Erkek Lisesi’nde başlayan öğrenim hayatını İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine taşır. Hukuk eğitimi esnasında bir fikir değişikliğiyle Felsefe bölümüne geçiş yapacaktır. Bu değişiklikse kendisine edebiyatın kapısını aralar. 1999 baharında geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdikten sonra da şiir ve denemelerinin yanında yaptığı çeviriler, yazdığı roman ve tuttuğu günlüklerle de edebiyatımızda adından sıkça söz ettiren bir isim olacaktır. Sekiz yaşında ilk öyküsü Nezakatenmiş’i yazan Birsel, nasıl ki o zaman karşılık bulduğu bir sorusundan esinlenip bu öyküyü yazmışsa sonrasında yazacağı farklı türlerdeki eserleri yaşamındaki birtakım anıları heybesinde biriktirerek yazacaktır.

“Kimse ölüm yazılarını gerçeğe uygun bir biçimde yazamaz. Yaşamöykülerini de öyle.” (s.20)

Türsel birtakım özellikleri ile kimi araştırmacılara göre göz ardı edildiği ve bununla birlikte inceleme yapılabilirlik açısından diğer türler içinde ayıklama yapıldığı düşünülen günlük türü aslına bakılacak olursa yazarın beslendiği kaynakların saç ayaklarının delili, eserlerine hazırlık safhasındaki karalamalarının bizzat kendisidir, diyebiliriz. Sıradan ve sıra dışı gözlemlerin yer aldığı bu notlar en başında bir okur gözüne uzak düşer. Erişim zorluğu, erişilme ihtimali olsa bile metnin anlaşılma zorluğu insanı düşündürür. Otobiyografi ve anıların kamusal alanda paylaşımı herkesçe daha mümkün görülürken bu iki akraba-türün bir üçüncüsü olan “günlük”, okur nezdinde yazarının sessizlik ve yalnızlık içinde kendisi için sarf ettiği karalamalardır. Şüphesiz sessizlik, yalnızlık ve monolog hâl içsel bir deneyim oluşturma noktasında birleşir lakin günlüğün, yazarın iç dünyasından tam anlamıyla düşünülmeden ayrılıp yazıya öylece dökülen bir tür olduğuna kanaat getirmek de çabasız. Şunu bilmekse yeterli: Günlük yazımında okur ve yazarın konumu, bu konumun doğası gereği ortaya çıkan “çoklu benlik” dikkat çekiciyken ve günlükte yanlış anımsama ya da hiç anımsamama söz konusu olmadığından günlük türünün edebi incelemelere müsait olduğunu söyleyebiliriz.
“Benim okumalarım kendim için değil, yazılarım içindir. Ama kimi zaman kendi önüme de bir et parçası atarım. Yani benim de insan olarak, hoşlanmaktan hoşlandığım bir şey varsa, bir şiir, bir roman, bir kitap kataloğu, bir anı, bir günlük, bir deneme, bir kaynakça, onlardan birini okuyabilmek için ipimi gevşetirim.” (s.24)

Zekânın ve duygunun harmanlandığı bir tavır gözlemleriz Salâh Birsel’de. Bu tavrı hem şiir hem de eser verdiği diğer türler için geçerli. Onun günlükleri bir sanatçının elinden çıktığını duyurur okura. Kafka, Voltaire, Haggard, Henry Miller, Hugo, Gide, V. Woolf, Şair Martialis’den Talat Halman, N.S. Örik, Esendal, Namık Kemal, Ahmet Mithat, Falih Rıfkı’ya varana yerli, yabancı birçok ismi Bay Sessizlik’in satırlarında görürüz. Dahası birçok ismi anmasının yanı sıra o notlarda edebiyat meselelerinin üzerinde durması oldukça önemlidir. Okurun günlüğe erişmesi durumunda geniş bir yelpazede edebiyat üzerine yapılan zihin jimnastiğine katılması, belki ilk kez gördüğü isimlerin şiir ve yazılarıyla tanışmak için heyecan duyması mümkün.

Özellikle 20. yüzyılda epey ilgi gören günlük türü Salâh Birsel’deki düşünür kimliğinin bir yansıması. Neden mi böyle düşünülebilir; ağırlık verdiği şiir ve denemelerindeki ironi ve bıyık altı gülümsemeleri tarihli notlarında da “vazgeçilmez” durur zira. Kimlerin mektup için yaratıldığını, kırtıpil olduğunu vurguladığı şairleri, insanı hayatta tutan tonikaları, aralık aralık el attığı yazarları, kitaplara küldürküme yaklaşanları hayretle okuruz bu günlüğünde. Sanatın tümü üstüne ciddi bir şekilde düşünmenin yaygınlaşmadığı zamanlardan gelen bu günlük tutma alışkanlığıyla aynı zamanda ilk edebi günlüklere imzasını attığını da söylemeden geçmek olmaz.

Olan bitenin gölgesine oturmuş, yürüyüp geçtiği yolda kaybolmuş kimseyi anlatırken dengesizliklere, çelişkilere yüklendiğini duyarız Salâh Birsel’i okudukça. Bay Sessizlik, onun “benim okumalarım kendim için değil, yazılarım içindir” dediği yerdir. Sessizlik kadar, yalnızlık kadar kaldığını hissederiz bu satırları yazdığı sıra. Ki anlarız kaldığı kendinedir; bir et parçası.

“Doğrusu kimileri günlükleri kendisi için yazar, yayınlanmasını da düşünmez. Ama yine de günün birinde kalabalıkların karşısına çıkacağını bilirler. Yazdıklarını da ona göre yazarlar.” (s.51)

Esasında Salâh Birsel’in de dediği gibi; her günlük bir öykü, biraz anı, bir tarih yazısı ve bir portredir. Düşüncelerin, duyguların açıklığı var; sezi ve gizil yanlar var bu eserlerde. Geçmekte olan zaman yaşamı rastgele derlese de insan etrafı izlediği her anda, kulağına çalınan her sözde hayatın belli bir kısmını çözer, çözmek istediği takdirde. Ne oluyorsa onu tarihe not düşüp yazıya geçirmek işi değil, Birsel’deki. O, günün birinde kalabalıkların karşısına çıkacağını bildiğinden gördüğü, gösterme istedikleri Bay Sessizlik’tedir. Bir başı, bir entrikası hem bir sonu olan günlükleri hayata ve sanata meraklı okurları içindir. Bay Sessizlik Salâh Birsel Sel Yayıncılık 126 s. 2021

More
Depresyona Politik Bir Bakış: "Depresyon: Toplumsal Bir His"

Depresyona Politik Bir Bakış: "Depresyon: Toplumsal Bir His"

Müge GÜLMEZ gulmezmuge@gmail.com instagram.com/mugegulmez Cvetkovich de depresyonu kamusal ve bireysel yaşamlarımızın sosyal, psişik, duygusal ve politik nitelikteki bir yönünü açığa çıkaran bir olgu olarak görüyor. Bu bağlamda depresyonu sadece belirli bir azınlığın yaşadığı acınası bir deneyimden ziyade genel çoğunluğun zaman zaman deneyimleyebileceği olağan bir duygulanım olarak okumak, kişinin kurban psikolojisinden çıkarak duygularını ne yöne evirebileceği ve nasıl dönüştürebileceği üzerine düşünmemizi sağlayan bir bakış açısı sunuyor. Ann Cvetkovich’in biyokimyasal bir hastalık olarak tanımlanan Batı depresyon modelinden ve depresyonun trajik bir hastalık olduğu savından uzaklaşarak depresyonun sosyal ve politik olarak yapılandırılmış bir duygu olduğu iddiasına doğru ilerlediği, Zeynep Ertan tarafından Türkçeye çevrilen “Depresyon, Toplumsal Bir His” isimli kitabı Sel Yayıncılık tarafından yayımlandı. Cvetkovich bu kitabında depresyonun ders kitabı tanımlarına veya terapi gibi standartlaştırılmış tedavilere kesin olarak bağlanamayacağını öne sürerek, depresyon veya kötü hissetme deneyimleri özelinde alternatif başa çıkma yöntemlerini de teşvik ediyor. Cvetkovich’in önerisi aynı zamanda umut ve hatta mutlulukla, daha iyi bir hayatın nasıl yaşanacağıyla ilgili de bir bakış açısı sunuyor. Kötü olarak adlandırılan duyguları örtbas etmek yerine kucaklayarak bu deneyimlerin, günlük pratiklerin, kültürel üretimin ve politik aktivizmin bir parçası olarak nasıl okunabileceğine ışık tutuyor. Duygular, hisler, dürtüler ve benzeri kelimeler arasındaki ayrımın duygulanım teorisi alanında hararetle tartışılan meseleler olduğunun altı çizilmelidir. Duygulanım teorisine biraz uzak olanlar için kitaptaki bazı tartışmalar anlaşılmaz görünebilmekle beraber, yazarın otobiyografik anlatımı ve duygulara olan vurgusu bu eserin akademik yazında genel anlamda başarılamayan bir erişilebilirliğe sahip olmasını sağlamakta. Yazarın diğer akademisyenlerle birlikte yaptığı çalışmalara dayanan Toplumsal Hisler projesinde depresyon ve kötü hissetme deneyiminin nasıl ele alındığı şu şekilde ifade edilmektedir: “Olumlu ve olumsuz hisler arasındaki ayrımları, bunların birbirinden ayrı olmadığını ya da mutluluğun veya keyfin, olumsuz hislerin yokluğu ya da ortadan kalkması demek olduğunu varsaymayacak şekilde ele alır. Örneğin depresyon, içine kapanma veya atalet gibi antisosyal biçimler alabilmekle birlikte aynı zamanda ister kendisine ifade fırsatı veren kamusal kültürlerde olsun ister melankoli konusunda da öne sürdüğü gibi yeni bağlanma veya ilişki türleri için temel görevini görsün, yeni sosyallik biçimleri de yaratabilir. Olumlu ve olumsuz duygulanımlar arasındaki ikili ayrımlar, bu tür isimlendirmelerin ancak kabaca yansıttığı niteliksel his nüanslarına adil davranmaz.” (s.20) Yani iyi politikaların yalnızca iyi hislerden çıkabileceği görüşünden uzaklaşıp, kötü hissetmenin bazen aktivizm, sanatsal dışavurumlar ve iyi politikalar için en gerekli araçlardan biri olduğunu vurgular. Kitap iki temel bölüm halinde sunulmaktadır. İlk bölüm Cvetkovich’in lisansüstü eğitiminin sonlarına doğru yaşadığı depresyonla ilgili deneyimini ve iş piyasasına giriş serüvenini ayrıntılarıyla anlattığı kişisel anılardan oluşuyor. Yazarın akademik kariyerinin gelişimiyle birlikte kendi duygusal dünyasında meydana gelen durgunluk, yalnızlık ve umutsuzluk deneyimlerine ve depresyonla kişisel mücadelesinin ve depresyon tedavisinin özel hikâyelerine tanıklık ediyoruz. Başarı baskısı, yaratıcı düşünme için alan arayışı, iş piyasasındaki rekabet, sosyal bilimlerin azalan ünü ve üniversitelerin kurumsallaşmasının, yaşadığı duygularla nasıl bağdaştığını açık bir şekilde anlatıyor. Kendi kötü hissetme deneyiminin “başarılı bir uzman olma, anlamlı bir işe sahip olma, iş ve sosyal hayatın çelişen taleplerini dengeleme ya da sermayenin hareketi dışında kalan bir benlik algısı biçiminde bir kişisel yaşama sahip olma baskısı” ile temellendiğini anlatıyor Cvetkovich (s.33). Bununla birlikte yine bu bölümde Cvetkovich’in umutsuzluk anlarının dayandığı siyasi soruların yanında depresyona yönelik betimleyici yaklaşımının feminist çalışmalara sunduğu katkıyı gözlemleme şansını yakalıyoruz. Duyguları kültürel ve politik olarak ele alan queer ve feminist araştırmalardaki son çalışmalar gibi (Ahmed, 2004; Ngai, 2005; Love, 2007), Cvetkovich de depresyonu kamusal ve bireysel yaşamlarımızın sosyal, psişik, duygusal ve politik nitelikteki bir yönünü açığa çıkaran bir olgu olarak görüyor. Bu bağlamda depresyonu sadece belirli bir azınlığın yaşadığı acınası bir deneyimden ziyade genel çoğunluğun zaman zaman deneyimleyebileceği olağan bir duygulanım olarak okumak, kişinin kurban psikolojisinden çıkarak duygularını ne yöne evirebileceği ve nasıl dönüştürebileceği üzerine düşünmemizi sağlayan bir bakış açısı sunuyor. Aynı zamanda bu duygular üzerinden düşünmenin akademik ve sanatsal potansiyelini, anlaşılır politik veya sosyal ifadelere dönüştürülmesini gerektirmeden ciddiye alıyor. Kendini kötü hissetmenin veya depresyonun bireysel deneyimlere dayandığını da kabul ederken, yanlış veya eksik hissetmekten daha fazlası olarak tutmanın, bu duyguların temelinde yatan politik alanlara eleştirel bir şekilde girmemize olanak sağlayacağını öne sürüyor. Örneğin, bilimsel yazınların yanı sıra farklı yazma ve bilgi türlerinin de buradan ortaya çıkabileceğini ikinci bölümde açıkça görüyoruz. Bu nedenle, kitabın ikinci bölümü, Cvetkovich’in çalışmalarının yaratıcı, akademik ve kişisel potansiyelinin ortaya çıktığı yer olarak nitelendirilebilir. Irksal adaletsizlik, yerinden edilme ve maneviyat üzerine yapılan analizler yoluyla Cvetkovich, depresyonu tıbbi veya kalıtsal bir durumdan daha çok modern hayata karşı duyarlı bir insan tepkisi olarak konumlandırıyor. Yaratıcı çalışmalar yoluyla depresif duyguları halka açık hale getirerek, depresyonun "sıkışmışlığı" hafifletilebilir ve neoliberal anlamda belki de belirgin bir şekilde "yararlı" olmayan, ancak kişisel olarak anlamlı ve onarıcı bir şeye dönüştürülebilir. “Depresyon yalnızca akademide değil, doktorların, gazetecilerin, hastaların ve kişisel gelişim uzmanlarının sohbet programları, anılar, rehber kitaplar, gazetecilik, vasat tarih ve tıp anketleri gibi çeşitli biçimler ve yayın organları aracılığıyla fikir bildirdiği popüler kültürde de disiplinler arası bir olgudur. Birçok akademisyen gibi beni de motive eden, kültürel çalışmaların yaklaşımlarının kamusal söylemde daha belirgin bir rol oynadığını görme ve depresyonla ilgili birincil otorite olarak bilimsel uzmanlığa bir alternatif sunma arzum. (s.116) Bu şekilde depresyonun, duyguyu, duygulanımı ve politik olanı bir araya getirebilen kamusal bir duygu haline geldiğini anlatmak istiyor. Cvetkovich'in, depresyonun hem tıbbi hem de kritik sosyal modellerinde var olan yatırımı sorgulamanın yanı sıra, kişisel olan daha iyi hissetme arzusunu dengeleyebilmesi önemlidir. Daha da önemlisi, bu yaklaşım depresyon deneyimini sadece bir yapı olarak konumlandırarak asla baltalamazken, yine de üzgün hissetmek, politik olmak ve iyileşmek gibi olağan varsayımlara da dikkat çekiyor. “Depresyon, insanların egemen unsurlar olması gerektiğini söylerken bir yandan da yapacak çok fazla (veya çok az) şeyle onları bunaltmaya devam bir kültürün sinsi etkilerinin parçası olarak her yerde olabilir. Bu özellikle orta sınıf insanlar ve orta sınıf yaşama istek duyan yörüngede yaşayanlar için doğrudur.” (s.188) Cvetkovich daha sonra bir alışkanlık ve onarım tartışmasının temeli olarak topluluk temelli queer ve feminist zanaat ve sanat alanlarına döndüğünde, zanaat ve halkın mutsuzluğunun temelini oluşturan bir "sıradan alışkanlık ütopyası" konusundaki dikkatli tartışmasında, beklenmedik bir umut duygusuyla baş başa bırakıyor okuyucuyu. Bunun nedeni, Cvetkovich’in depresyonu kabul etmeyi, tamamen yararsız bir yenilgi duygusu olarak kabul etmeyi, ihtiyatlı bir şekilde canlandırıcı bulmuş olmasıdır. Yavaş, alışılagelmiş ve uygulamaya dayalı düşünme üzerine yaptığı tartışmada, Cvetkovich’in depresyona girmesinin yalnızca ilerlemek zorunda olmak değil, kamusal ve özel benliğimizi şekillendiren duygular, sorular ve politik çelişkilerle hareket etmek olduğunu hissettiriyor. Travma, depresyon, yılgınlık, umutsuzluk durumlarında ortaya çıkan üretici ve dönüştürücü dinamiklerin altındaki enerjiyi de yaratıcılık olarak sunuyor. Yani kişinin bir çıkmazın içindeyken zihninde uyanan farklı düşünme, davranma ve üretme yöntemlerinin “zihne manevra kazandıran bir hareket formu” olduğunu düşünüyor. Daha da önemlisi, Cvetkovich’in arşivleri hem depresyonun sıradanlığı argümanını destekliyor hem de az teorik olarak daha araştırılmış kültürel alanlarla ve yöntemlerle eleştirel düşünme potansiyelini görmemizi sağlıyor. Cvetkovich, erken Hıristiyan teolojisini, travmada çağdaş tartışmaları, duygulanım teorisini, ev içi uygulamaları ve avangart film yapımını inceleyerek depresyonu kültürel alanda geniş bir yelpazeye yayıyor. Cvetkovich’in kitabı, beşerî bilimlerdeki duygulanım teorisi adı verilen yeni bir düşünce okulu bağlamına dayandırarak duyguları- ya da Cvetkovich'in adlandırmayı tercih ettiği gibi hisleri- kültürel eserleri keşfetmenin ayrıcalıklı araçları olarak görmenin de mümkün olduğunu savunuyor. Önemli bulduğum bir diğer nokta ise, Aristoteles’ten bu yana çağlar boyunca farklı isimlerle adlandırılmış olan bunalım halinin çeşitli politik durumlarda ve toplumlarda değişkenlik gösterse de yerini koruduğu önermesi. Bu okuma ile kötü hissetme deneyimini bir acizlik veya iyileştirilmesi gereken bir sakatlıktan daha geniş bir yelpazeye yayıyor ve kötü hissetme deneyiminin kabulüyle, beraberinde açığa çıkacak olan (ileri gitmek, beklemek veya geri çekilmek dahi olsa) yeni davranış ve duygulanım biçimlerini heyecan duyarak gözlemleme arzusu uyandırıyor. Depresyon: Toplumsal Bir His Ann Cvetkovich Sel Yayıncılık Çev. Zeynep Ertan 325 s. 2021

More
Gerçekten Daha Gerçek Öyküler: Karsambaç

Gerçekten Daha Gerçek Öyküler: Karsambaç

Metin YETKİN instagram.com/metinyetkinn twitter.com/metinyetkinn Zafer Doruk’un “Karsambaç” isimli öykü kitabı Sel Yayıncılık etiketiyle yayımlandı. Doruk’un on bir öyküden oluşan kitabı okuru Adana coğrafyasının arka sokaklarında gezdirirken eski ve yeni arasındaki farklılığın altını da çizmekte. Adana uzun yıllar boyunca, 90’lara kadar, tarıma dayalı sanayideki oynadığı başat rolle birlikte güney, güneydoğu bölgelerinin hinterlandına dönüşmüştür. Bu sayede gerek mevsimlik gerek kalıcı göçler almış, kendine has yapısına eklemlenen yeni unsurlarla birlikte renkli bir demografiye sahip olmuştur. Nitekim, 1995 yılında “Bir Uçumluk Kanat Lütfen” adlı dosyasıyla Orhan Kemal Öykü Ödülü’ne layık görülen Zafer Doruk da 1956 yılında Bitlis’te dünyaya gelmiş olup henüz bir yaşındayken ailesi Adana’ya göç etmiştir. Böylece Adana’daki renkli demografinin içine dahil olan yazar ömrünün 52 senesini geçirdiği Adana’da liseyi bitirir bitirmez hayata atılmış, fabrika işçiliğinden işportacılığa kadar çeşitli mesleklerde çalışmıştır. Şüphesiz keskin bir gözlem gücüne sahip olan yazar uzun yıllar boyunca edebi izleğini besleyecek malzemeler toplamıştır. Zaten Bir Gün gazetesindeki bir röportajında Adana’nın sosyo-kültürel yapısına vurgu yaparak şöyle demektedir: “Adana, kültürüyle, insanıyla, iklimi ve coğrafyasıyla öykülerimi besleyen bir şehir. Yaşadığım mekânlar, tanıdığım insanlar, tanığı olduğum hayatlar belli bir süre sonra yazarken öykülerime sızıyor.” Nitekim bu etkiyi kitabın daha ilk öyküsünde, “Berber Kemal”de görmek mümkün. Bu öyküde anlatıcı, önünde yaşlı bir adam oturan bir berber dükkanının karşısından geçerken kendini nostaljinin içinde bulur. Bu dükkânın eski tip bir berber dükkânı olduğuna sabunundan bileme kayışına kadar her nesneyi inceleyerek neredeyse tümevarım denilecek bir yöntemle kani olur. Buradan hareketle kendi “kuaförüyle” eski ustaları kıyas ederek diş çeken, sünnet eden, halay başı olan, hoşsohbet, sırdaş, kalender Adana berberlerini düşünür: “Onu düğünlere, damat tıraşına çağırırlardı. İçkiyi iyi içer, güzel halay çekerdi. Düğün sahipleri günler öncesinden haber verip sıraya girerdi. Eski bir müşterisiyse damadın sağdıçlığını da yapardı. Düşük kemer, krem rengi pantolonunu, yumurta topuklu, sivri burun, siyah ruganlarını, sarı ipekten mongol gömleğini giyer, gömleğin yakasına beyaz bir mendil döşer, akik taşlı gümüş koldüğmelerini takar; arkaya taranmış briyantinli saçları, Ayhan Işık tarzı bıyığıyla yolun başında görünür görünmez mahallenin kadınları onu daha iyi görebilmek için evlerin damına çıkardı.” Anlatıcı eski berberlerin toplumsal hayattaki rolüne dair her kritik sahneye temas ederek aslında eski hayatı betimlemiş olur. Buradan hareketle anlatıcının asıl özlemi eskiyedir, desek yanlış sayılmaz. Ancak berber dükkânının hikâyesi tamamen farklı çıkar. Anlatıcı “yine uydurduğu” için kendine kızarken uydurmacadan kopmamaya kararlıdır çünkü bir yerde başka birinin berber dükkânının asıl hikâyesini uydurabileceğini fakat bu hikâyenin de kendi “uydurmacası” ile karşılaşabileceğini düşünür. Eskiye özlem, öykünün sonunda Defne Sokak’ın Defne Sitesi’ne dönüşmesi hadisesiyle perçinlenir. Yazarın bir diğer öyküsü ise “Ayışığının Bilirkişiliği” başlığını taşımakta. Bu öykü, masum bir insanın ailesinin önünde polis eliyle katledilişini ve polisin havanın açık olmaması, görüş açısının dar olması sebepleriyle nasıl beraat ettiğini anlatır. Beraat, rasathanenin ayın o günkü durumuna dair verdiği rapora dayandırılmıştır. Adliyede polisin çocuğu ile maktulün çocuğu arasındaki sıcaklık bu zulüm ile tezat oluşturmaktadır: “Cam bilyelerim vardı, yarısını ona verdim, koridorda oynadık. Polisle karısı bizi izliyordu.” Nitekim, çocuk-anlatıcılar pek çok öyküde bu tezadı kurar. “Teyzem” isimli öyküde mesela. Baba muhtemelen ikinci eşiyle yahut sevgilisiyle eve gelir. Çocuğa onun teyzesi olduğu söylenir ve teyzenin bir de çocuğu vardır, Hidayet. Çocuk, annesinin teyzesine neden kötü davrandığını, evde ne olup ne bittiğini anlamlandıramaz fakat kendinden küçük olan Hidayet’e abilik yapar, hatta Hidayet’i o kadar benimser ki ona harfleri öğretmeye başlar. Bununla birlikte sadece çocuk-anlatıcı değil “çocukluk” da aynı tezada hizmet eder, bunun hazin bir örneğini “Destan” adlı hikâyede görürüz. Geneleve giden iki gençten biri karşısındaki kızı tanır ve ona gerçek ismiyle hitap edince dayak yer çünkü o, eskiden ondan hoşlanan kız, Destan değil Alev’dir artık. Kahraman geçmişi düşünmekten kendini alamaz. Öte yandan uydurmacaya da devam eder, Destan’ı alsaydı nasıl olacağını zihninden geçirir, sonra Destan’ın başka biriyle kaçtığı sahneyi kurgular. Böylece, Zafer Doruk’un öykülerinde geçmiş, yani eski, şimdinin, yani yeninin karşısında yer alır ve yazarın kendi ifadesiyle eskiye yakılmış bir ağıt gibidir. Öte yandan anlatıcılar burunlarına çarpan gerçek karşısında “uydurmacaya” başvurmaktadırlar, işte Zafer Doruk ince ince süzdüğü tüm bu uydurmacaları farklı katmanlara yerleştiren bir kurgucu olarak karşımıza çıkar. Üstelik çevresinde biraz göz gezdirmiş olan herkes bu uydurmacanın gerçekten daha gerçek olduğunu kavrayacaktır… Karsambaç Zafer Doruk Sel Yayıncılık 71 s. 2021

More
Kurtarma Mesafesi Üzerine...

Kurtarma Mesafesi Üzerine...

Anıl ALACAOĞLU instagram.com/anilalacaoglu twitter.com/anilalacaoglu Girift yapısı, birçok anlama gelebilecek metaforları, verdiği kaynağı belirsiz tedirginlik hissiyle okuru biraz uğraştıran, okunduktan sonra zihni meşgul etmeye devam eden bir roman olmasına rağmen Schweblin’in ifadesiyle “karmaşık ama anlaşılmaz değil.” “Ağızdaki Kuşlar” isimli öykü kitabıyla tanıdığımız Arjantinli yazar Samanta Schweblin’in ilk romanı “Kurtarma Mesafesi” önceki kitabı gibi Emrah İmre’nin özenli çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı. İlk olarak 2014’te yayımlanan bu kısa roman 2017’de İngilizceye çevrildiğinde daha önce çevrilen öyküleri gibi büyük bir beğeniyle karşılandı. Aynı yıl Uluslararası Man Booker Ödülü’nün finalistleri arasında yer aldı ve En İyi Kısa Roman kategorisinde Shirley Jackson Ödülü’nü kazandı. Böylece öyküleriyle elde ettiği başarısı perçinlenen Schweblin yeni eserleri ve çevirileri merakla beklenen bir yazar haline geldi. Yüzeyine bakıldığında kısa bir korku ve psikolojik gerilim romanı olarak tanımlanabilecek “Kurtarma Mesafesi” temposu hiç düşmeyen, okuru sürekli tetikte tutup huzursuz eden hatta okurun başını döndüren çok güçlü bir metin. Fakat katmanlılığı sayesinde bir gerilim kitabından çok daha fazlası. Girift yapısı, birçok anlama gelebilecek metaforları, verdiği kaynağı belirsiz tedirginlik hissiyle okuru biraz uğraştıran, okunduktan sonra zihni meşgul etmeye devam eden bir roman olmasına rağmen Schweblin’in ifadesiyle “karmaşık ama anlaşılmaz değil.” Roman okuru bilinmezliğin ve tedirginliğin tam ortasına savurarak başlıyor: “Kurtçuklar gibiler. Ne tür kurtçuklar? Kurtçuklar gibi, her tarafta. Çocuğun sesi bu, sözcükleri kulağıma fısıldıyor. Soruları soran benim.” (S.13) Ancak birkaç sayfa sonra anlışılıyor ki bu diyalog, kızı Nina’yla huzurlu bir tatil geçirmek üzere taşrada bir ev kiralayan Amanda ile civarda yaşayan Carla’nın oğlu David arasında geçiyor. Romanın tamamı da bu diyalogtan ibaret, italik yazılan cümleler David’e, diğerleri Amanda’ya ait. Bu bakımdan çok az dekorla sahnelenebilecek bir metin. Konuşmanın yaşandığı anda Amanda taşradaki sağlık ocağında felç olmuş gibi hareketsiz yatıyor ve ölmek üzere. David ise yanı başında duruyor. David kitabın ilk cümlesinde bahsettiği kurtçukların ortaya çıktığı ânı bulmaları gerektiğini söylüyor. Okur da metnin devamında Amanda’nın anlattıklarıyla, David’in soruları ve yönlendirmeleriyle Amanda’yı bu duruma neyin düşürdüğünü, kurtçukların nereden çıktığını çözmeye çalışıyor. Romanı elimizden bırakamamamıza sebep olan gerilimin kilit noktası da bu “kurtçuklar” zaten. Amanda sürekli çocuğunun başına bir şey geleceğinden korkan fazla korumacı bir anne. Romanın orijinaline sadık kalarak çevrilen ismi de buradan geliyor. Amanda kızının kendisine uzaklığına “kurtarma mesafesi” adını takmış, kızının hep erişebileceği bir uzaklıkta olmasına, aralarındaki görünmez ipin fazla gerilmemesine dikkat ediyor. Göbek bağını hatırlatan, çocuğun bir noktada anneden kopmasının iyi bir şey olup olmadığını belirsiz hale getiren bu ip imgesi roman boyunca tekrarlanıyor. Amanda David’e kızına ne olduğunu sorsa da bir cevap alamıyor. Çözülmesi gereken gizemin parçalarından biri de bu. Dolayısıyla kitabın daha en başında Amanda’nın bütün dikkatliliğine rağmen başarısız olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Asıl soru buna neyin sebep olduğu. Çünkü yalnızca Amanda’yı ve kızını değil herkesi ilgilendiren bir tehlike söz konusu. Daha sonra aynı tehlike yüzünden David’in geçmişte ölümden döndüğü anlaşılıyor. Bu noktada paranormal bir hikâyeyle karşılaşıyoruz. Romanı korku kategorisine de koyabilmemizi sağlayan bu hikâyeye David inanmıyor olsa bile Carla oğlunun zehirlendiğinden ve şifacı bir kadın tarafından ruh aktarımı yoluyla iyileştirildiğinden beri değiştiğini, oğlunun artık kendisine ait olmadığını düşünüyor. Carla’nın çocuğuyla göbek bağını kopardıktan, onu kurtarma mesafesinde tutmayı bıraktıktan sonra artık “çocuksuz” bir anne olmasıyla Amanda’nın ifadesine göre on yaş büyük olmasına rağmen ondan katbekat güzel olması arasında da bir ilişki olabilir, çünkü o çocuğunu tehlikelerden korumayı “başaramayarak” çocuğuna yabancılaşmış, böylece Amanda’nın yüreğini hoplatan kaygılardan kurtulmuş bir anne. David’in zehirlenmesine ve bir atın ölmesine yol açan bu tehlikenin kaynağıysa dere. Tehlikenin doğadan, her gün onlarca kez temas ettiğimiz sudan geliyor oluşu tekinsizliğin her yeri kaplayacak kadar yayılmasına neden oluyor. Oysa henüz bilmesek de tehlike doğal değil, tam tersine suni bir şeyden kaynaklanıyor. Tüm bunları Amanda, David’e olan biteni anlatırken, onun sorularını yanıtlarken öğreniyoruz, romanın bir anlatıcısı yok. Okur olarak bu konuşmaya yalnızca kulak misafiri oluyoruz, dolayısıyla doğrudan bir muhatabımız da yok, hikâye bize anlatılmıyor, hikâyeye tanık oluyoruz diyebiliriz. Bu da Schweblin’in öykülerinde de anlatmayı değil göstermeyi seçen, okura açıklamalar yapmayıp ondan katılım bekleyen bir yazar olmasıyla örtüşüyor. Ayrıca buradaki diyalog içi diyaloglar metni iyice baş döndürücü bir hale getiriyor. Öyle ki Amanda bile bunların gerçekten yaşandığına inanmakta güçlük çekiyor. Aslında Amanda’nın ve birçok okurun taşradaki garipliklere, insanların ve hayvanların sık sık zehirlenmesine, taşralıların “yeşil ev” dedikleri ürkütücü bir yerde yaşayan şifacı kadına başvurmalarına şaşırması, anlam verememesi sosyoekonomik bir farklılıktan kaynaklanıyor. Carla bu durumu şöyle açıklıyor: “Biz buralılar bazen yeşil eve başvururuz, çünkü sağlık ocağına çağrılan doktorların gelmesinin saatler süreceğini biliriz, üstelik hiçbir şeyden anlamazlar, ellerinden hiçbir şey gelmez. Durum ciddiyse ‘yeşil evdeki kadın’a gideriz.” (s. 22) “Olağan şeyler bunlar, Amanda, çevremizde bir sürü tarla var. Habire birileri fenalaşır, hayatta kalmayı başaranlar tuhaflaşır. Onları sokakta görmek mümkün, normal insanlardan ayırt etmeyi öğrenince sayıca ne kadar fazla olduklarına şaşırırsın.” (s.58) Böylece Schweblin’in romanın merkezine neyi yerleştirdiğini, tehlikenin kaynağını anlamış oluruz: Şehirde yaşayanların doğrudan temas etmedikleri için ancak uzun vadede, dolaylı olarak etkilendikleri, bu yüzden de bakmadıkça görmedikleri zararlı tarım ilaçları. Çevre dostu bir bilim insanı olan Rachel Carson, DDT adlı böcek ilaçlarının zararlı olduğunu anlattığı kitabı “Sessiz Bahar”ı 1962’de çıkarmış ve bu çalışma çevre bilinci konusunda bir dönüm noktası olmuştu. Kitabın gücü, yalnızca yıkıcı gerçekleri açığa çıkarmasından gelmiyordu, bunda doğaya sevgiyle yaklaşan, doğaya verilen zararı ele alırken sadece maddi kayıplardan değil bunun verdiği duygusal yükten de bahseden Carson’ın kitabı neredeyse edebi bir dille yazmış olmasının da payı vardı. Kısacası “Sessiz Bahar” edebi bir bilimsel eserdi. “Kurtarma Mesafesi” ise bilimsel bir edebi eser. Arjantin, zararlı tarım ilaçlarını yüksek oranda kullanan, suları her geçen gün biraz daha kirlenen ülkelerden biri. Schweblin’in bu “görünmez” tehlikeyi okunur, fark edilir ve hissedilir kılmak için kullandığı yöntem takdire şayan. Civarda zehirlenip ölen hayvanları gömmeyi kendine görev edinen David’in roman boyunca birçok yerde “Bu önemli değil” diyerek Amanda’nın dikkatini başka yöne çekmeye çalışması, yazarın bizi “önemli olana” doğru adım adım ilerletmesi olarak görülebilir. Yine de “Kurtarma Mesafesi” bütün gerilim çözüldükten, her şey anlaşıldıktan sonra bile yeni baştan okunabilecek bir roman. Çünkü okura muadiliyle karşılaşması zor bir deneyim yaşatıyor, hikâyenin hangi katmanına odaklanırsak odaklanalım, kitabı hangi türe dahil edersek edelim son cümlesiyle hepimizi uyarıyor: “Durağan felaket her yana saçılmak üzere.” Kurtarma Mesafesi Samanta Schweblin Çev. Emrah İmre
CAN YAYINLARI 104 s. 2021

More

ÇALIŞMA ORTAMLARI

Burası insanlara işiniz ve sunduğunuz hizmetler hakkında bilgi vermeniz için harika bir fırsattır. Bu içeriği özelleştirmek mi istiyorsunuz? Çok kolay.

SHOWROOM

Burası insanlara işinizden bahsetmeniz için harika bir yer.

TOPLANTI SALONLARI

Burası insanlara işiniz ve sunduğunuz hizmetler hakkında bilgi vermeniz için harika bir fırsattır. Bu içeriği özelleştirmek mi istiyorsunuz? Çok kolay. Görüntüler, bağlantılar ve metin ekleyin veya koleksiyonunuzdan verilere bağlayın.

GALERİLER

Burası insanlara işiniz ve sunduğunuz hizmetler hakkında bilgi vermeniz için harika bir fırsattır. Bu içeriği özelleştirmek mi istiyorsunuz? Çok kolay.

Yeşil Çay

SATIN AL

Earl Grey

SATIN AL

Özel Karışımlar

SATIN AL