Son Yazılar

Ehibba-yı Hayvan, Ayniyle Galeyan…

Marquis d’Istambulin Teşrinievvel 4 - 2020 matkapdergisi@gmail.com İşbu fıkrayı malûm mücerret mevkutemde neşrolunmak üzre kaleme almağa oturduğumda bizim ata yadigârı konakda şedit cereyanlar esioridü. Herkesin yüzünden düşen bin parça, Müyesser Hatun oflaya puflaya leğende halıları çiğnior, Nestor sıla izninden avdet etse de bir türlü müştemilatından çıkmior, Fitnat’da ise bir çalımlar, bir gidişler ki havasından yanına yaklaşılmior. Gören sanır ki Roma hakanı Marcus Aurelius’un zevcesi Faustina! Hayırdır inşallah deyüb şöyle bir kucağıma alub bir okşayayum dedim; öyle bir pençe atdı ki sakallarıma alimallah panter sanki mübarek; yanağıma denk gelse suratımı alaşağı edecek. Bari süt kabını doldurayum göynünü alayum dedüm, bir nebze yılışmaya çabaladım, süt kabını da devirdi. Frijidere gidüb zor zemanlar içün muhafaza itdiğüm ciğerleri çıkardım. Götürdüm önüne koydum, bir kuyruk darbesi ile hepiceğini halıya saçdı haspa! “Hasbinallah?! Ne oluor bugün bu mahlûğa böyle?!” deyüb Müyesser Hatuna bakdığımda o da aynen Fitnat gibin kendisinden beklenmeyecek bir kinaye ilâ nazarlarını duvardaki takvime çevirdi. Onu da görsen Commudus’un hizmetkârı ve de gözdesi Marcia sanırsın; öylesine bir asalet, azamet: Lahavlevela! Dönüp bakdım takvime. Teşrinievvel 4’te n’olmuş?! Dersaadet’den müstevlilerin çekilmesine daha iki gün var, İzmir’in istiklalini geçeli 25 gün olmuş, Repüblik’in ilanına da daha 25 gün var... Üç aylara daha girmedik bile. Miladî, Rumî sene-i devriye de yok ortalıkta; mahbubeler günü; nam-ı diğger St. Valentin’s Day taa seneye nasip olacak inşallah! Gılmanların nümayiş-i haysıyyed manifestasyonlarını da idrak etdik hadiseli bir şekilde. Dünya cins-i latifler günü 8 Mart’ı da geçdik Allahın izniyle kazasız belasız. O halde ne oluor bu arrogant kediye gene yahu?! Bu konakda hiç huzur, hiç meserret, hiç ikbal-şenlik-bahtiyarlık göremeyecek miyiz bre?! “Biz bu evin efendisi mi eciri miyiz üleeyyyn!” deyu bir haykırdım, yer gök inledi; adeta damdan torpaklar döküldü ve de ol lahza bahça kapısı açıldı ve monden neşriyyadcı kızım Zuzu koltuğu bohçalı bir halde içeri girdi! “Hayırdır Marquis d’Istambulin?! Şimdi de aile içi şiddet mi? Hiç yakıştıramadım vallahi!” “A bon! Oui; violence!(*) Fekad violence uygulayan değil maruz kalan benim bu konakda Zuzu kızım!” “İnanmıyorum size! Kim size şiddet uygulayabilir ki Marquis?! Şu Allahın sabisi kedicik mi? Yoksa şu garibim Müyesser Hatun mu?!” “Her ikisi de desem!” “Yine de inanmam! Ya da yapmışsınızdır bir şeyler… İnsanı zıvanadan çıkaracak, çıldırtacak bir şeyler… Siz erkekler yok musunuz?!” “Bu kocamış ihtiyarın erkekliğinden ne ziyan gelir hanım kızım; biz unumuzu elemiş eleğimizi asmışız bir kere; bizden geçmiş; hemi o koltuğunun altındaki bohçalarda ne var öyle?!” “Ayol bohça demeyin lütfen Marquis; hiç ağzınıza yakışmıyor; köylüler gibi… 4 Ekim’i unutmamı beklemezdiniz benden değil mi?!” “Teşrinievvel 4 mü?! Lakin benim doğum tarihime daha var hanım kızım! Bayram seyran da değil! Manalı bir gün hiç değil! O halde nedir bu Teşrinievvel 4 tevatürü; lutfeder izah eder misiniz?!” “Ayyy Marquis siz iyice çaptan düştünüz! Tabii bu evde isyan da çıkar kavga da cinayet de! İnsan 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma gününü nasıl unutur?!” “Lailaheillallah! Bir de bu çıkdı şimdi başımıza öyle mi! Ehibba-yı hayvandan mütevellit ahalide galeyan… Veyl ki ne veyl!” “Bakın şu sözlere! Hiç ağzınıza yakışıyor mu Marquis! Gören de sizi barbaric Ottoman erkeği sanıcak! Yoksa Fitnat’a hediye de mi almadınız?!” “Ne hediyesi kızım, Allahın mahlûğu ne anlasın hediyeden?!” “Biliyor musunuz Marquis; bazen kitaplarınızın neden satmadığını o kadar iyi anlıyorum ki?!” “Nedenmiş? Ehibba-yı Hayvan Eyyamını unuttum diye mi?!” “Ev-vet! Bu ve daha niceleri! Siz eminim Dünya Kadınlar Günü’nde de hamur açmıyor, ev işi görmüyorsunuzdur?!” “Hamur mu?! Ev işi mi?! Ne hamuru kızım?! Ben hamurdan ne anlarım; ben muharririm! Hemi de Marquis! Başka bir iş gelmez elimden!” “Kendinizi yenilemelisiniz Marquis?! Günümüzde yazarlık böyle yürümez. Değişmelisiniz! Biraz incelmelisiniz!” “Nasıl?! Hamur açmaya başlayarak mı?” “Mesela!” “Bırak şimdi hanım kızım bu hezeyanları da sen Fitnat’a ne getirdin söyle bir bakayım?!” “Ay n’olucak işte, vegan mamalar, Katmandu’dan tasma, Sharm El Sheyk’ten tuvalet kumu, Miami’den kedi şampuanı falan filan…” “Kızım bu nedret devrinde bu kadar mesarif bir kediye çok değil mi?!” “İşte sorun bu! Kitaplarınız da bu yüzden satmıyor Marquis! Siz çünki diğer canlıların haklarını teslim etmek istemiyorsunuz! Eski kafalısınız! Hem ayrıca...” “Ayrıca???” “Bu kız size âşık anlamıyor musunuz?!” “Tövbe estağfurullah! O nasıl lakırdı öyle?! Hiç bir kedi de bir âdeme âşık ola?! Hemi ben modacı Karl Lagerfeld miyim ki kedilerle aşk yaşayayım?! Tövbe tövbe! Daha da neler?! Fesupanallah!” “Fekad olmuş işte! Bakışlarından anlamıyor musunuz? Ahh siz erkekler! Kalp kırmakta üstünüze yok! Zaten benim de kalbimi çok kırdınız. Fitnat’ın özel günü olmasa asla kapınızı çalmazdım.” “Senin kalbini ne diye kırmışım hanım kızım?!” “Siz benle alay ettiniz! Beni çok üzdünüz!” “Nasıl oldu bu yahu?! Ben seni en son bir hafta önce gördüm. O gün de mesut-bahtiyar hatta havalara uçarak veda edüb gitdin buradan.” “Mutlu gittim. Çünkü işletildiğimi bilmiyordum.” “Ne işletmesi kızım?!” “Sümer edebiyatı diye bana Ahmet Rasim Efendi’nin Osmanlıca güftelerini verdiniz. Bankacıların mütercimine götürdüm tercüme için. Adamcağız az kalsın gülmekten katılıyor idi. Rez-zil oldum bütün entelijansiyaya…” “Haaa şu mesele… Sun Tzu basan entelijansiyaya rezil oldun öyle mi?” “Evet. Onlara.” “Peki onlar Çince biliorlar mıymış hanım kızım? Onu da sordun mu bi zahmet?” “Bakın bunu sormadım işte.” “Bir de Latince neşrediorlar devamlı değil mi?” “Evet. Hem de neredeyse Türkçe’den çok.” “Neşriyyad müdürlerine sordun mu siz Latince bilior musunuz deyu?” “Sormadım tabii. Çünkü zaten bilmiyorlardır. İtalya’da bile Latince bilen kalmadı. Onlar mı bilsin?! Malûmunuz Latince ölü dil artık.” “Tek kelime bilmedikleri ölü dilde neşriyyad eyleyüb duruorlar, sen de onlara rezil oluorsun öyle mi?” “Ayy içimi ferahlattınız Marquis. Onlar benden de beter di mi?!” “Maalesef!” “Ama yine de Fitnat’a böyle davranmamalısınız.” “Ne yaptım ki ben ona?!” “O size âşık Marquis anlamior musunuz?” “Cornelia da Caesar’a âşıktı hanım kızım, Servillia da hatta… Tiberius yaşlı Julia’ya, Caligula Drussila’ya, Claudius Agrippina’ya, Marcus Aurelius Faustina’ya, Commodus Marcia’ya… Hangisinin efendisinin önündeki süt kâsesini devirdiği görüldü?!” “Günümüzde aşklar farklı Marquis d’Istambulin. Kadın-erkek eşitliği var.” “Tövbe estağfurullah! Buna itiraz eden mi var?! Lakin benim aşk defterini 30’uma gelmeden evvel kaybettiğim biricik mahbubemle birlikte kapattığımı biliorsun Zuzu kızım. Benim aşkım artıkın makberde. Cenab-ı Hak şahid Fitnat’a muhabbetim kerimeme olan muhabbetim gibidir…” “Hımm işte bu evdeki sorun da bu! işte” “Bu sorun morun değil hanım kızım biz Fitnat’la bunun üstesinden geliriz. Sen onu dert etme.” “Tamam dert etmeyeyim de… Demin anlattığınız şu aşklar… Cornelia, Servilia, Julia, Drussila, Agrippina, Faustina, Marcia…” “Ne olmuş onlara?!” “Düşündüm de süper iş yapar. Hem Nuh Nebi’den, hem Latince, hem ölü dil, hem aşk, hem iktidar, hem ihanet, hem nefret… Her bişi var!” “Evet, hatta daha da fazlası…” “Diyorum ki mesela Roma’nın aşk tarihçesini yazsanız şöyle bir… Wallahi yıkarız listeleri Bab-ı Âli’yi alaşağı ederiz…” “Yine bankacılarla güleşeceğiz yani??..” “Ev-vet!” “Fekad benim Latincem pek ileri değildir hanım kızım.” “Ziyanı yok Markican; anladığım kadarıyla bu piyasada zaten hiç kimsenin hiçbir şeyi ileri değil. O yüzden de herkes mutlu. Yani işin zevki orada…” “Fekad ben vakıf olmadığım bir lisanda eser telif edemem hanım kızım.” “Yani yine beni, kalbimi kırıp öyle göndereceksiniz buradan…” “Fitnat’la olan imkânsız aşkımızı yazsam sana hanım kızım???… Hiç değilse onla aynı dili konuşabiloruz...” “Ahhh! Siz bir dâhisiniz Marquis! Bu harika bir fikir! Arrogant bir kedi ile bir eski zaman aristokratının imkânsız aşkı… Süperrrr bir fikir bu…” “Öyleyse mutabıkız…” “Ev-vet. Lakin istirham ediyorum: Hikâyenin adı Ehibba-yı Hayvan Eyyamı filan olmasın!” “D’accord!”(**) “D’accord… Je t’aime Marquis…Moi aussi, Je t’aime beaucoup Marquis d’Istambulin…”(***) (*) “A bon! Oui; violence! (fr.) İyi! Evet; şiddet! (**)“D’accord!” (fr.) Tamam (***)“D’accord… Je t’aime Marquis…Moi aussi, Je t’aime beaucoup Marquis d’Istambulin…” (fr.) Tamam… Sizi seviyorum Marquis… Ben de sizi çok seviyorum Marquis d’Istambulin.

1 Mayıs’tan 1 Mayıs’a

Yaprakları gibiydik aynı ağacın Cem edilmiş, boğuk rüzgâr elinden. Sefalet gecedir, harp tufan. Aynada kurşundan gayrısı kalmıyor Bize uzatılan. Sade mazide değil, fakat her daim yürek yerler Hiçlik şehidi etmeye bizi, biz ki gençleşiyoruz Her kallavi busede, her nevbahardaki gibi Biz ki ışığımızı gelecekten sağıyoruz. Kötü döküm bir semada efendilerimiz bellidir. Hem biz hem kudretimiz üryan ve ezeldir. Her zaman ve her yarın için yeryüzünde biz, insanlar Saadetinin yükünden, tatlı yemişlerin ve tomurcukların hafif ağırlığından Gayrısını görmeyeceğiz. Şiir: Paul Eluard "De premier mai en premier mai" Çev. Metin Yetkin

Kelimeler Anlamlarıyla Yaşar

Turgut TOYGAR instagram.com/turgut.toygar Kelimeleri nesnelerinden, anlam ve içeriklerinden, faklı fonetik kullanım şekillerinden bağımsız düşünebileceğimiz tek yerdir aynı zamanda şiir. Yan anlamlarından ön anlam yaratabildiğimiz, sıradan olanı mucizevi bir şekilde evrensel bir anlatıma dönüştürebildiğimiz bir üst dildir. Sözlük sayfaları arasında duran, anlamı gündelik yaşamda çok da karşılığını bulmayan, birçok anlam içermesine rağmen duyduğumuzda bizim için bir şey ifade etmeyen binleri, on binleri, yüz binleri bulan kelimelerle örülüdür bütün diller. Ortaya çıkışları tesadüfi değildir. Tüm kelimelerin var oluşundaki nedensellik, eklemlendikleri dilleri oluşturan etkenlerin sonucudur. Zaman içerisinde kendi coğrafyalarından çıkıp başka dillerde de kullanıma giren kelimeler evrensel bir dilin temeline yerleşen taşlardır. Yine de ortak olan dil değil anlamlardır. Kelimeler tek başlarına sesten ibarettirler bu anlamda işlevsizdirler. Anlamlarıyla hayat bulurlar. Anlamları kelimesin ruhudur. Bir araya geldiklerinde anlamlarıyla oluşturdukları bütünsellik kültürel yapıyı oluşturur. Farklı dillerin birbirleriyle kurdukları iletişim de kelimelerin anlamlarından ibarettir. Çevrilemez denilen metinlerin bile farklı dillerde karşılık bulması kelimelerin oluşturduğu anlam bütünlüğünün kavranmasından ibarettir. Bazı dilleri oluşturan (Rusça, Japonca, Hintçe, Arapça ve Farsça gibi) farklı alfabelerin kültürler arası iletişim arttıkça küreselleşmesi de yerel kültürlerin ortak anlamları farklı yorumlamalarına neden olan koşulları ortadan kaldırarak toplumlar arası iletişimin artmasına neden olmuştur. Farklı mesleki ya da bilimsel disiplinlerin aynı dil içerisinde kendi jargonlarını kurarak özerkleşmesi de zaman içerisinde nispi oranda da olsa bütçe yayılarak dillerin kültürel gelişimine dahil olmuştur. İşte tam bu noktada özerkliğini koruyan, orijinal (ilksel) yapısını koruyan (korumaya çalışan) ve bir disiplin olarak hâlâ varlığını sürdüren, yazın dışında kalarak onlarla bütünleşen tek anlatım yolu şiirdir. Tüm sanat disiplinlerinin, edebi anlatım biçimlerinin ve hatta bilimsel ve mesleki jargonların bükülerek yer alabildiği ender alanlardandır. Dilin tüm olanaklarını kullanabildiği gibi, tüm kuralları reddedip kendi kurallarını yaratabilen tek disiplindir. İçinde devindiği dille yaşadığı sürekli çatışma hali anlamları tersine çevirerek oluşturduğu anlam kırılmaları değildir bir tek; gelişen sosyal, kültürel, siyasi çatışmaların da tarafıdır aynı zamanda. Taraf olmanın getirdiği yükümlülükler şaire, dolasıyla şiire yaşadığı coğrafyanın dönemsel etkilerini de dayatır. Kelimelerin arasında gezinen mananın başıboşluğu biçimsel kaygıya müdahaleyi de beraberinde getirir. Şiirin kişisel tercih olarak kendisini var ettiği alan şairin içinde devindiği dilin olanaklarıyla sınırlı gibi gözükse de durum tam tersidir. Ortak değerlerin her dilde anlamı aynıysa anlatılan da aynıdır. Oysa şiiri biricik kılan, ne anlattığı değil nasıl anlattığıdır. Kelimeleri nesnelerinden, anlam ve içeriklerinden, faklı fonetik kullanım şekillerinden bağımsız düşünebileceğimiz tek yerdir aynı zamanda şiir. Yan anlamlarından ön anlam yaratabildiğimiz, sıradan olanı mucizevi bir şekilde evrensel bir anlatıma dönüştürebildiğimiz bir üst dildir. Gündelik dilde kullandığımız kelime sayısının artması ya da azalması, okuma oranımızın azlığı ya da çokluğu, ilgi alanlarımız, dert edindiğimiz şeyler, yaşadığımız coğrafya, içinde devindiğimiz sosyokültürel yapı ve daha birçok etken kurmaya çalıştığımız şiirin oluşmasına da etki edecektir. Birçok sanat disiplinin ortak nesneleri, yöntem ve kuralları kullansalar da (resim, heykel, müzik gibi) oluşturdukları anlatım yöntemleri tek ve biriciktir. Tüm bu sanat disiplinleri gibi şiir de birçok ortak kurala, kelimelerin barındırdığı ortak anlamlara rağmen ortaya çıkış biçimiyle tek ve biriciktir. Her şairin (ya da şair adayının) öncüllerinden ilham alarak kurmaya çalıştığı şiiri zaman içerisinde kişiselleştirmesi ve ardıllarına ilham vermesi de dilin içerisinde oluşan şiirsel coğrafyayla mümkündür. Geleneksel olanla, çağdaş olanın çatışması da bu anlamda tetikleyici bir rol oynar. Tüm bunlardan hareketle şimdilik e-dergi olarak dijital platformda yayınlanan Matkap dergisinde açtığımız şiir sayfalarına gelen şiirler hakkında da birkaç cümle kurmak istiyorum. Şiirlerini yollayan şairlerin bir ya da birkaç şiirlerini okuma fırsatı bulabildiğim için şiirsel maceralarının bütününe değil sadece yolladıkları şiirlere yönelik konuşacağım. Biçim kaygısı gütmeden, bazen savruk çoğu zaman rast gele serpiştirilmiş gibi duran ama tekrar okunduğu zaman derdini anlatabilen şiirler yok denecek kadar az ne yazık ki. Dil bilgisi kurallarının kısıtlayıcılığının şiirde geçerli olmadığını vurgulamıştım. Bu açıdan bakıldığında doğru gibi gözükse de yan yana geldiğinde anlam kargaşası yaratan, kendi içsel çelişkilerini anlatmaya çalışırken bocalayan dizelerle karşılaştım. Şiir kariye daha ilk dizede “beni oku!” der. Şairin “ben ne yazarsam yazayım bana aittir” deme lüksü belli bir yetkinliğe ulaştığında mümkündür. Ne yazık ki birkaç şiir dışında o yetkinliğe yaklaşmış şiir yok. Şiiri dert anlatma, iç dökme yolu olarak görme hastalığından arınamamış, yapısal bozukluğu olan, altındaki ismi kaldırıp rast gele bir isim koyduğunuzda kabul görecek şiirler çoğu. Örneklemekten kaçınmamım nedeni, daha önce de söylediğim gibi şairlerden tek ya da birkaç şiir gelmesinden dolayı. Bütünsel değerlendirme yapmak bu anlamda olanaksız. Gözümüzün önündeki binlerce örneğe bakarak değerlendirme yaparız çoğu zaman ki doğru olanda budur. Şiirden değil şairden beklediğimizdir asıl olan. Şiir sonuçta soyut bir çıkarımdır. Bu soyutlamanın okurda yankı bulması, şairin özgünlüğüyle mümkündür. Özgünlük ise kendi içinde bazı koşullar barındırır. Bu ayrı bir yazı konusu olarak burada dursun. Gelen şiirlerin birçoğu aceleye getirilmiş, üzerinde düşünülmeden yazılmış duygusu veriyor. Bu telaş, bu çalakalem yazma hali, şiirlerde bitmemişlik duygusu yaratırken ağızda kekremsi bir tat bırakıyor. Benim önerim çok şiir yazmak değil, yazdıklarımızı defalarca ama defalarca okuyarak üzerlerinde düşünmek ve yeniden yeniden yazmak olmuştur hep. En tehlikeli kelime “gibi” kelimesidir şiirde ki birçok kere karşılaştım. İmgesel yapıyı kurarken kaçınılması gereken kelimelerin başında gelen kelimelerden biridir “gibi”. Herkesin kurabileceği cümleleri kurmaktan kaçınmak da çok önemli bu anlamda. Belki bütün olarak değil ama yer yer gündelik dilin akışı içerinde bulunan cümle kuruluşları müthiş bir ahenk yaratır. Örnekleri çoktur fakat bunu alışkanlık haline getirmekte şiire zarar verir. Birçok şiir köksüzlük duygusu veriyor. Bu anlamda yayınlanmaya değer bulduğum değil, okurla buluşmasına aracı olmak istediğim şiir sayısı ne yazık ki çok az. Lütfen yazmaya devam edin ve yeni şiirlerinizi bizimle paylaşmaktan vazgeçmeyin. Sevgiler.

Faruk Duman: Türkçeyi taşıyacağız. Türk Edebiyatı büyük, köklü bir edebiyattır, kaynağımız oradadır.

Röportaj: Beyza ERTEM beyza.ertem@gmail.com twitter.com/kivirkadin Edebiyatımızın güçlü kalemlerinden Faruk Duman'ın nehir anlatısı Sus Barbatus!'un ikinci cildi Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. Ekim ayında raflarda yerini alan kitap büyük bir ilgiyle karşılandı. Yazar Faruk Duman'la Sus Barbatus! serisinden, edebiyatımızdan, dilimizden, bugünümüzden söz ettik. Merak ettiklerimizi sorduk, tavsiyelerini dinledik. Bu keyifli sohbet için kendisine teşekkürlerimizle... "Barbatusumuz”un ikinci cildi raflarda yerini aldı. Uzun zamandır bu ânı bekleyen sayısız okur olduğunu gördük hep birlikte. Bu serinin sizde de özel bir yeri olduğuna inanıyorum. Okur yorumlarına baktığımızda, Barbatus’un herkes için farklı bir şey ifade ettiğini, her okurun romana farklı bir yönden yaklaştığını görüyoruz. Çünkü bu seri, içinde bir “karnaval coşkusu” barındırıyor. Peki Faruk Duman için Sus Barbatus! serisinin öne çıkan yönü nedir? Bir okur olarak değerlendirme imkânınız olsaydı -bu ne kadar mümkün olabilirse- Barbatus’un hangi niteliğini öncelerdiniz sizce? Romanı yazmaya başladığım sırada aklımda olmayan, yani bir anlamda birden ortaya çıkmış bazı düşünceler var; Barbatus’un, Aysel’in ağzından içeriye girmesi gibi. O ana kadar, aslında düşündüğüm ve tasarladığım şey, ruhumuzun köyün üstünde dolaşıp durması ve arada bir anlatımı ele geçirmesiydi. Bundan sonra, özellikle kahramanların konuşmalarının renklendiği bölümler gelmeye başladı. Civan Yusuf’un Marx’tan söz etmesi gibi. Burada oluşan durumlar beni eğlendirdi, dahası, bana yazma coşkusu, tazeliği verdi, dolayısıyla dönüşüm ve yenilenme, yani devrim düşüncesi yinelenmeye başladı, başka başka formlar içinde. Bu anlamda, kahramanlarımızın “birleştiği” böyle durumlar öne çıkıyor benim açımdan; Aysel-Barbatus, Civan Yusuf-Faruk gibi. Ama tabii bir de halktan kahramanlarımızın yaşadığı dönüşümler var; ben Sus Barbatus!’u asıl bunun için yazdım; Kenan’ın, vurduğu domuza mecbur kalması… Jilet’in dönüşümü… Birinci ciltte bir kış masalıyla buluşmuştuk. İkinci ciltte ise dinmek bilmeyen yağmurlarıyla bir bahar mevsimindeyiz. Yavaş yavaş yaklaşıyoruz 12 Eylül’e. İkinci ciltte birinci ciltten aşina olduğumuz kişiler de var, tamamen yeni kişiler de. SUS BARBATUS ise belki daha az görünüyor fakat anlatıyı besleyen mühim rolünü devam ettiriyor. Hem Barbatus’un sıkı takipçileri için hem de bir “nehir anlatı”nın nasıl tasarlandığını detaylandırmak için soralım: İki cildin kurgulama ve yazım süreci nasıl geçti? Üçüncü cilt için çalışmalara başladınız mı, yoksa çoktan yazıldı mı hikâyenin sonu? Şöyle kısaca anlatayım, ilk kitabı yarıladığım günlerde, buradaki arka plan hikâyelerinin 12 Eylül sabahı sona ermesi gerektiğini biliyordum. Ancak, bunun gerçekleşebilmesi için beni sürükleyecek, yani bana yazmam açısından cazip gelecek ana hikâyeler gerekiyordu, bu konuda çok titizlenirim. Kenan’ın hikâyesi örneğin bana hâlâ muhteşem geliyor. Açlık, gerçeklik, gerçek dünya, köylümüzü bir yaban domuzuna mecbur kılıyor. Bu bir dönüşüm hikâyesidir ve aslında halk arasında dolaşan rivayetlerin ve inançların nasıl oluştuğuyla ilgili ipuçları verir. Bildiğiniz gibi, Homeros’tan Tolstoy’a ve Yaşar Kemal’e uzanan bir bilgidir bu: Katı gerçeklikten, ancak hikâyelerle, rivayetlerle ve yaratılmış inançla çıkabilirsiniz. Bu sırada, Civan Yusuf’un ve Dede Sultan’ın hikâyeleri de vardı kafamda. Ama onlarla oynayıp duruyordum. Ama yazabilirsem, şöyle düşünüyordum. Kış, Bahar ve Yaz kitapları olacak. Mavi, Yeşil ve Kırmızı. Yani bu şekilde gözümde renkleniyordu. Bir sabah, Civan Yusuf’un şeyhin adamlarıyla çatışmaya girdiği bir sahne gözümde canlandı. Tıpkı Barbatus ruhu gibi, tüm kahramanları sırtına yükleyip kurşunların arasından sıyrılan bir at… Bu sahnenin yazmaya değer olduğunu düşündüm. Barbatus! 2’nin sonundaki sahne. Tabii bütün bunları yazarken, Barbatus 3’ün Dede Sultan’ını da tasarlamış durumdaydım. Kanaatimce serinin en mühim yanı, her şeyin birlikte ve el ele yürümesine imkân tanıyan bir zemine sahip olması. Bir başkişi yok, hadiseler iç içe gerçekleşiyor ve hayvanları da insanlar kadar dahil ediyorsunuz anlatıya. Keza doğa, ayrı bir roman kişisi olarak değerlendirilebilecek nitelikte. Romanların ritmiyle klasiklere de selâm gönderiyorsunuz. Bu nedenle Barbatus serisi, genellikle “postmodernist” bir anlatı olarak değerlendiriliyor. Bir yazarın, metnini kaleme alırken bu tip değerlendirmeleri öngörerek ilerlemesi mümkün müdür? Geleneksel olanla modern olanı birleştiren bir yazar olarak, sizin bu “çoğulcu” atmosferi yaratırken amaçladığınız neydi? Romanımın nereye konulacağı, nasıl yorumlanacağıyla yazarken asla ilgilenmem. Elbette bütün yorumlar değerlidir ama ben hep şöyle düşünürüm; bir roman, daha önce olmayan bir şeydir. Bu nedenle, öncekilerden başka bir gözle değerlendirilmesi gerekir. Demek oluyor ki, sanatçının işi kalıplara uymak değil, kalıpların işi sanatçıya uymak… Her zaman en yalın olandan hareket ederim. Benim düşüncem şuydu; Tolstoy Savaş ve Barış’ın geçtiği dünyanın içinde yürüyor adeta. Hatta üzerinde. Şolohov’un yaptığı gibi. Yaşar Kemal’in İnce Memed’de yaptığı gibi. Hikâyelerin geçtiği bölgeye yukarıdan bakacaktım. Yazmak istediğim onca hikâyeyi, onca karakteri ve her biri birer ana kahraman olabilecek kişileri ancak bu biçimde kaleme alabilirdim. Hepsine hakkını ancak böyle verebilirdim. Onları büyük bir romanda, bir nehir romanda bir araya getirerek. Düşünün, Aynur, işkenceden çıkıp Ç.’ye vardığı zaman, Jan Valjean’ı görüyor… Bu süreğenlik, çoğulluk olmasaydı, Sus Barbatus!’un ortaya çıkması olanaksız olurdu. İkinci cilt yayımlandığında Gazete Duvar’da kaleme aldığım yazıda özellikle romanın özel bir dile sahip olduğunun üzerinde durmaya çalıştım. Sus Barbatus! gibi hacimli romanlarda okuru yormamak, dikkatini uzun süre anlatıda tutmak oldukça zor. Tekrar eden sözcükler, ikilemeler, eksiltili ifadeler ve romanda tercih edilen noktalama anlayışı, “sanki Faruk Duman nasıl konuşuyorsa öyle yazıyor” dedirtiyor okura. Burada kast ettiğim “sadelik/yalınlık” gibi klişe ifadeler değil elbette. Yazı dilinizin gündelik hayatınızı yansıttığını ve bunun çok özel ve zor bir iş olduğunu düşünüyorum. Bu konuda ne söylersiniz? Bu tamamen doğru, ben birbirine benzeyen kitaplardan hiç hoşlanmam. Bir yazı yazıyorsak, her anlamda, sadece bizim yazabileceğimiz bir şey yazmalıyız. Hem kurgu bakımından, hem de dil. Bakın şimdi Orhan Kemal ve Yaşar Kemal iki büyük yazarımız. Edebiyata yaklaşımları da, gerçekliği ele alışları da çok yakın birbirine. Ama konuları ve dilleri farklı. Ne zaman bir Orhan Kemal romanı okusam, gözümün önüne onun yüzü gelir. Ben şimdiye kadar hep şunun peşinde oldum; yazdığım yazı önce beni mutlu etsin, yani önce onu yazarken kendi adıma bir yazma coşkusu, sevinci duyayım. Dil, bizim bir parçamızdır, üslubumuz da oradan gelir. Bunun için, acaba anlatmayı seçtiğim konu ve insan çevresini en kolay ve en doğal nasıl anlatabilirim, diye düşünüyordum. Burada halk edebiyatı, konuşma dili ve bunun yazıya nasıl geçeceği ile ilgili düşünmek gerekiyordu. Eski sözlü edebiyatta, bilirsiniz, bu konuşma dili asıl orada gerekliydi, çünkü oranın okuru, dinleyen, canlı bir okurdu. Ben o durumu hayal etmeye çalıştım. Dilin canlılığı sanırım oradan doğdu. Sus Barbatus!'u yazarken alıp başını yürüyen karakterler oldu mu? Artık hakimiyetiniz altında olmadığını hissettiğiniz bir roman kişisi mesela? Evet, Barbatus’un kendisi. Normalde bir ruh olarak yükselip köyün üstünde dolaşacaktı, yani hikâyeci olacaktı bir anlamda. Ama Aysel’in içine girince her şey değişti. Bu durum Aysel’i de başka biri yaptı. Yani her ikisi de elimde olmayan nedenlerle öne çıktı. Şimdi gittiğim söyleşilerde Aysel’in çok sevildiğini görüyorum. Barbatus ruhu da iyice yerleşti sanırım. “-Bizi öldüremezler, dedi Faruk, zamanında ne demiş; Pir Sultan ölür dirilir. Duyan da, duyan da bunun bir şaka olduğunu zannedecek. Ama şaka değil. Gerçek.” – Bu cümleler, Barbatus’un ruhuna işlemiş cümleler. Dinlediğiniz, bildiğiniz öyküleri hacimli bir romana dönüştürdünüz. Temelde devrim umudu ve bu umudun çevresinde yaşananlar var. Aslında bugünün bilinciyle o günleri yeniden canlandırdınız. Ölmek ve dirilmek fikrinin yalnızca somut varlıklarla sınırlı olmadığı aşikâr. Fikirler de ölüp dirilebilir. Bu doğrultuda, sizce değişen şeyler var mı? Yoksa “Siyaset baba kız dinlemiyor” mu hâlâ? Evet, hâlâ aynı, sistem değişiyor, yeni işgal biçimleri ortaya çıkıyor ama temelde iktidar isteği değişmiyor. Ama iktidar bu isteği her alana yaymış oluyor. Bunun için de insanın içindeki eksikleri kullanıyor. Bu anlamda, savaşın, çatışmanın belki daha az görünür ama daha şiddetli olduğunu söyleyebiliriz. Faruk Duman yazarlığın yanında yayıncı kimliğiyle de biliniyor, daha doğrusu deyim yerindeyse “dergici” kimliğiyle. Ayrıca editörlük tecrübeniz de var. Bu serüven, üniversite yıllarınızda bir öğrenci dergisi olan Edebiyat Postası'yla başlıyor. Ardından Sarnıç ve Öykü Gazetesi... Geçtiğimiz günlerde ise Prolog Dergi'yi ilan ettiniz. Ne tür yazılara yer vereceksiniz? Yazı göndermek isteyen arkadaşlarımıza buradan duyuralım... Prolog, kitaplar üzerine yazılar, röportajlar yayınlayacak. Yayınevinde çalışırken de bunun sıkıntısını duyuyorduk. Bir de tabii, kitap tanıtımı ve söyleşi yazılarının yeri bana sorarsanız artık daha çok internet. Bizim bir yayın kurulumuz var, burada, hakkında yazı yayımlamak istediğimiz kitapları da belirliyoruz. Titiz olacağız. Genç yazarlara ve özellikle nereden başlayacağını bilemeyenlere destek olmanın çok mühim bir iş olduğunu düşünüyorum. Günümüzde hem akademide hem yayıncılık dünyasında edebiyata gönül vermiş birçok genç var. Kimi zaman umutsuzluğa kapıldıklarını ve ilk adımı atamadan vazgeçtiklerini görüyoruz. Siz mazisi olan bir yazar olarak günümüz edebiyat dünyasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Artık bir edebiyat dünyası yok. Bu söylem belki 80 öncesi için geçerliydi, o da daha öncesine dayanıyordu. Bence bir yazarın ortaya çıkması, sesini duyurması, buna hizmet edecek kanallar bulması artık çok daha kolay. Bu anlamda bu kolaylıkların sonsuz bir özgürlüğe yer açtığını söyleyebiliriz. Yani genç yazarın cesaretini kaybetmesini gerektirecek bir durum yok. Her yıl, bir önceki yıla oranla çok daha fazla kitap yayımlanıyor. Ama tabii her şey çok hızlı değişiyor. Her şey unutuluyor. Faruk Duman öykü, roman, deneme ve çocuk edebiyatı gibi farklı türlerde eser veren bir yazar. Ayrıca eserleriniz mühim ödüllere de layık görüldü. Genellikle yazarlara belirli sıfatlar yakıştırılıyor ve uzunca yıllar tabiri caizse “üstlerine yapışıp” kalıyor ne yazık ki. Öykücünün öykücü, romancının romancı kalması gerekiyormuş gibi bir ortam oluşmakta. Farklı türlerde yazmak ve farklı türlerdeki eserlerinizin ödüllendirilmesi yazma serüveninizi nasıl etkiledi? Bunun yazar için bir avantaj olduğunu düşünüyor musunuz? Evet öyküyle başladığım için öykücü oldum. Romanla başlasaydım öyle olacaktı. Bu işlerden çok sıkıldığımı söylemeliyim. Nasılsa öyle olsun, neyse. Farklı türlerde yazmaya gelince, benim açımdan, birbirini besleyen şeyler. Sözgelimi, editörlük yaptım, bu anlamda bir editörün, kötü yazılmış bir kitaptan öğreneceği çok şey vardır. Tabii yazmaya merakı varsa. Denemeler yazmak da öyle; bir romanla ilgili bir deneme yazmaya başlıyorsunuz. Burada yapacağınız şey, bir anlamda o romanın yapısını çözümlemeye çalışmaktır. Çözümlemeden yargı belirtemezsiniz. Yani, beğeni başka bir anlam taşır, nesnel yargıysa başka. Bu durumda, onunla ilgili olarak çalıştığınız sırada, kendi yapıtınızla ilgili olarak çok daha fazla şey öğrenirsiniz. Sözgelimi, ben genç arkadaşlara önereyim hemen; Tahsin Yücel’i iyi okusunlar. Örneğin, Yazın Gene Yazın’la Ben ve Öteki’yi peş peşe okusunlar. Apaçıktır. Olağanüstü bir yazma ve açıklama yetisi vardır Yücel’in. Türk Edebiyatı’nın incilerinden biridir. Roman, öykü, deneme, inceleme yazmış ve çeviriler yapmıştır. Bazı yazarların satırlarında okuru farklı yazarlara sevk eden ifadeler görüyoruz. Kimi yazarlar bilinçli bir şekilde yapıyor bunu, kimisi fark etmeden. Ki bu durumla bağlantılı olarak metinlerarasılık günümüzde oldukça popüler bir teknik. Sus Barbatus! okurları özellikle halk şiirine yöneldiklerini, birçok unsuru dönüp yeniden gözden geçirdiklerini söylüyor. Ki, ikinci ciltte Civan Yusuf’un Köroğlu’ndan miras kalmış atı CENNET, babası Âşık Kerem, “kıssadan hisse” ruhuna sahip kısa öyküler var. Bu unsurların halk hikâyeciliğe yaslanan yönünün tercih ettiğiniz “söyleyiş” tarzı olduğunu düşünüyorum. Bu konuda ne söylersiniz? Gelenekten beslenen bir yazar için mutluluk verici olsa gerek. Tabii, yukarıda ne için ve nasıl yararlandığımı açıklamaya çalıştım. Burada şunu da ekleyeyim; halk edebiyatının anlatım teknikleri içinde bugünkü çağdaş, süslü tekniklerin hepsi vardır. Yalnız, şimdikilerin adı daha havalı… Ama ben bu anlamda bakmıyorum konuya, gerçekten seviyorum, bir okuruyum yani. Bir yerde Enis Batur söylemişti; ne zaman dilimin kirlendiğini hissetsem açıp Karacaoğlan okuyorum, diye. Bu Türkçemizin güzelliğidir. Köroğlu da, Yunus da, Dede Korkut da öyle. Yani burada kökene dönmek de var. Bu güzel bir şey. Türkçeyi taşıyacağız. Türk Edebiyatı büyük, köklü bir edebiyattır, kaynağımız oradadır. Benim açımdan böyle, kaynağı oradan alıyorum. Takipçileriniz Sus Barbatus!'un üçüncü cildi için beklemede. Eş zamanlı olarak farklı dosyalar üzerinde çalışıyor olabilirsiniz. Önümüzdeki aylarda okurunuzu bekleyen bir sürpriz var mı? Barbatusumuzun üçüncüsüne başladım. Demin de söylediğim gibi, bu kez Dede Sultan’ın hikâyesini okuyacağız. Yalnız o bildiğimiz Dede Sultan değil, yine bizim K. köylülerinden biri, bir gariban. Bundan sonra başka romanlar var yazmak istediğim, ama öyküye de devam ediyorum. Masalları yazıyorum. Kısa romanlar var. Ama Barbatus 3’ten önce bir şey yayınlamayacağım. Son olarak... Faruk Duman’ın özellikle halk masallarını, macera öykülerini, 50 kuşağını, Orhan Kemal’i, Yaşar Kemal’i... farklı bir dikkatle okuduğunu ve onlardan beslendiğini biliyoruz. Peki bugünlerde ne okuyorsunuz? Yeni kuşak yazarlardan kimleri takip ediyorsunuz? Hepsini takip ediyorum, kendimce en iyi bulduklarımı ya Alakarga’ya davet ediyorum, ya da zaten görüştüğümüzde söylüyorum.

Pasif Toplumun Beklentileri: "Öyle Olsun İstiyorduk"

Kerim KARAYEL kerim.karayel@gmail.com twitter.com/krmkryl instagram.com/krmkryl Pasif direniş veya “karşı koyma” postmodernizm ile gündeme gelen bir itiraz yoludur. Edebi metin üzerinden açıklarsak kahramanın sorunun çözümü için bir irade beyanında bulunduğunu ve mevcut soruna karşıt bir cephede konumlandığını söyleyebiliriz. Bununla birlikte kahraman, sorunu çözmek için mücadeleye girişmez. Sorunun çözümü noktasında en yakın çevresinden başlayarak Tanrıya kadar çok çeşitli sorun çözücü arayışına başvurur. Postmodernizmin sanat ve felsefe mahfillerinden toplumun tabanına yayıldığı şu günlerde ise bireyi önceleyen görüş toplum vicdanını da “etliye sütlüye karışmayan” bir konuma getirmiş durumdadır. Hasibe Özdemir, ilk öykü kitabı olan “Bu Kardan Adam Olmaz”ın ilk öyküsü “Öyle Olsun İstiyorduk"ta toplumun aile içi kadına şiddet konusunda duyarsızlığını okura gösterir. Gözlemci-kahraman bakış açısıyla kaleme alınan ve durum öyküsü niteliğinde olan “Öyle Olsun İstiyorduk"ta anlatıcı yıllar sonra çocukluk yıllarından yaşadığı bugüne kadar uzanan bir hatırlayış sürecine girer. İlk bakışta bir ses olarak görülen öyküde vakaların gelişimi ile yeni kahramanlar öyküye dâhil oluyor. Öykünün kahraman kadrosunu ise anlatıcı, Kemal amca, Hanife teyze, Kemal amcanın oğlu, Çorumlu Ekrem’in ortanca oğlu, Selma ve Ayfer oluşturmakta. Durum öyküsü özellikleri gösteren öyküde Kemal amca dışındaki iki erkek kahramanın adlarının verilmemesi oldukça dikkate değer. Baba figürü erkekler için hep yıkılması gereken bir tabu olarak görülür. Bu tabuları yıkmak başkaca alanlarda da kendini gösterir. Örneğin çırağın ustasını geçmesi. Öyküdeki Kemal amcanın oğlu soruna olan kayıtsızlığı nedeniyle “ıslak bir kömür yığınına” benzetilirken Çorumlu Ekrem’in ortanca oğlu ise ağız açılmasıyla şiddete başvuran bir karakter olarak kaleme alınmış. Anlatıcının ifadelerinden, öykünün iç gerçekliğinde yukarıda sözünü ettiğim “bir başka kişinin müdahil olmasını isteme ve bekleme” durumunun bulunduğu açıkça . anlaşılmakta. Öykünün hem başlığında hem de ilk cümlelerinde bunu görebiliyoruz: “Bize kalsa Kemal amcayı oğlu öldürmeliydi. Aynı sınıfta okuduğumuz hâlde oyunlarımıza hiç katılmayan bu sıska çocuk, sindiği yerde olanları izlerken bir silah gibi dolduruyor olmalıydı öfkesini. Büyüyüp ayağa kalktığında, o dayaklardan biri ergen ateşine denk gelip önce babasını, sonra mahallede yıllardır çürük bir tahta gibi sallanan evlerini yakıp geçmeliydi. Öyle olmalıydı.” (s. 9) Anlatıcının “Umudumuzu uzun boylu, sessizliği boyundan uzun çocuğa bağlamıştık.” sözü toplumsal tepkinin durum karşısındaki konumunu “tepkisizlik” olduğunu göstermekte. Aynı cümlenin devamında yer alan “onun kırk yılın başı yerden kaldırdığı bakışlarına denk geldiğimizde, gördüğümüz şey ne barut ne fitil, ıslak bir kömür yığınıydı sadece. Zaman geçti, o gözler hiç kalkmaz oldu yerden. Biz de vazgeçip ondan, yeni yandaşlar aradık duamıza.” ifadesi de bu tepkisizliğin olaydan çok olgusal olduğunun kanıtı niteliğinde. Anlatıcının yeni çözümü ise “Kemal amcayı karısının öldürmesi”. Fakat tüm bu ihtimaller sıralanırken anlatıcı kendi isteklerinin gerçekleşmeyeceğini anladığında yeni isteğini de hemen okura sunuyor. Vakada Kemal amcanın öldürülmesi toplum tarafından verilmiş idam cezası olarak görüyoruz. Fakat toplumun kabile davranışları göstermesi ve sorunun çözümünde kamu adı karar verecek bir hukuk merciinden söz edilmemesi toplumsal olayların çözümünün adalet kavramının akla gelmemesi ya da Tanrının adaleti anlayışıyla hareket edilmesinin de rolü büyük. Anlatıcı uzun yıllardır kronikleşen bu sorun için elbette Tanrıya başvurmaktan da kendisini alıkoymamış. “Herkese hakkını veren ama kendi yaşamlarında adalet yüzü görmemiş bu kadınlarla beraber, yukarıda sabrı nihayet tükenen bir Tanrının “Dur artık be adam!” diye gürleyip, elinin tersiyle Kemal amcayı olduğu yere çivilemesini, ağzını burnunu dağıtmasını, altına kaçıran bir bitkiye çevirmesini beklemeye başladık.” cümlelerinde de görüleceği üzere, pasif kalan insanın yapabileceği en kolay şey Tanrı’ya başvurmaktır. Gerçi yazar öykünün olay zamanını 20-30 yıllık bir sürece yaysa da kahramanı çocuk olarak seçerek hem onun masumluğundan hem de suçsuzluğundan yararlanmıştır. Öykünün kırılma noktası ise Çorumlu Ekrem’in ortanca oğlunun Kemal amcayı öldürmesidir. Bu noktadan sonra ümit bağlanan her şeyin yıkımı gerçekleşmektedir. Anlatıcı bu yıkımı hayatında tecrübe ettikten sonra, umut bağladığı beşeri faktörleri de olumsuzlar. Olayın şahıslar kadrosunda ise Kemal amcaya karşı çıkan tek aksiyoner isim, Selma’dır. Selma henüz toplumun bu pasif tavrına uyum sağlamamış bir karakter olarak karşımıza çıkmakta. Ayrıca toplumun tepki göstermekteki zayıflığını da yansıtan bir karakter: “Hanife teyzeyi kocasının elinden alamayanlar, Selma’yı korkusundan kurtarmak için hevesle doluşurlardı daracık mutfağa.” (s. 11) Bu Kardan Adam Olmaz Hasibe Özdemir Monokl Yayınları 116 syf. 18 TL

Ece Balkuv: Bilinç bizim hem cennetimiz hem cehennemimiz.

Aysu ALTUNAY Ece Balkuv, ortaokul ve lise öğrenimini Sainte Pulchérie Fransız Lisesinde tamamladı. 2000 yılında Los Angeles UCLA Üniversitesinde İngilizce eğitimi aldı ve aynı yıl Fransızca Felsefe Olimpiyatları’nda ikincilik ödülü kazandı. Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğrenim gördü. 2013 yılında ulusal nöroloji board sınavını başarıyla geçti. 2017 yılında Venedik’te düzenlenen Avrupa Nöroşirürji Birliği Kongresi’ne konuşmacı olarak katıldı. 2019 yılında İtalya Lanciano ve Fransa Paris’te Alzheimer 2013 yılında Ulusal Nöroloji Board Sınavı’nı başarıyla geçti. 2017 yılında Venedik’te düzenlenen Avrupa Nöroşirurji Birliği Kongresi’ne konuşmacı olarak katıldı. 2019 yılında İtalya Lanciano ve Fransa Paris’te Alzheimer Hastaları ile çalıştı. Dr. Ece Balkuv ile ilk kitabı “Beyniniz Hayatınızı Nasıl Şekillendirir” üzerine konuştuk… 1. Kitabınız nörolojiye dair gerek bilimsel gerekse felsefi yaklaşımlar açısından oldukça kapsamlı bir çalışma. Böyle bütünsel bir çalışma yapmaya sizi iten durum neydi? Ünlü biyolog Francis Crick’in ‘’İnsanlar için kendi beyninin incelenmesinde daha hayati bir araştırma konusu olamaz’’ sözü bence kesinlikle doğru. Yıllar önce nöroloji asistanlığımın ilk gününde kıymetli Hocam Prof. Dr. Nihal Işık neden nöroloji bölümünü seçtiğimi sormuştu. Ona ‘’Çünkü hayatımın yazılımını tanımak istiyorum’’ cevabını vermiştim. Nöroloji uzmanı olarak bir kariyer seçmemin dışında nörobilimle ilgili her türlü gelişmeyi de yakında takip ettim. Tüm bilimsel gelişimlerin atası olan felsefe ise ilk gençlik yıllarımdan beri beni cezbeden bir araştırma konusu olduğundan bu alanda da çok okudum. Sonra kendi birikimimi yazmaya karar verdim. Buna karşın en büyük motivasyonum oğlum oldu. O olmasaydı bu zahmete gireceğimi sanmıyorum. Ona iyi bir örnek olmak ve güzel bir miras bırakmak istedim. Zaten kitabın ilk sayfasında ‘Alp için’ yazıyor. Onu öylesine yazmadım. Bu kitap gerçekten onun için. 2. Beyin her şey midir? Bizim için öyle. Bizim dünyamızı beyin yaratıyor. ‘Gerçeklik’ olarak kabul ettiğimiz şey beynin gerçeklik simülasyonundan başka bir şey değil. 3. Kişilikle beyin arasında nasıl bir ilişki vardır? Beyin kişiliğin evidir. Descartes, düalizmi yani beden ve ruhun birbirinden ayrı olarak var olduğu düşüncesini kabul etmişti. Bu görüş çok uzun yıllar hâkim kanı olarak kaldı. 1848 yılındaki şok edici bir kaza bu görüşün terk edilmesinde mihenk taşı oldu. O dönem, buharlı trenin icadından sonra, Amerika’nın her yerine tren yolları inşa edilen yıllar. Tabii bu çalışmalarda dinamit çok sık kullanılıyordu ve kazalar da çok sık oluyordu. Bir kaza neticesinde de Phineas Gage isimli bir işçinin kafasına kocaman demir bir çubuk saplanıyor. Çubuk elmacık kemiğinin altından girip kafatasını parçalayarak kafanın tepesinden çıkıyor. Ancak Phineas Gage olaydan sonra ayağa kalkıp konuşmaya başlıyor. Kısa süreli bir tedavinin ardından taburcu ediliyor ve tamamen eski sağlığına kavuşmuş gibi gözüken bu adamın yakınları kendisinde bir tuhaflık fark ediyor. Normalde neşeli, nazik, insanlarla arası iyi birisiyken bencil, kaba, pervasız ve küfürbaz bir adama dönüşmüştü. Olaydan 12 yıl sonra öldüğünde otopsisinde frontal lob olarak adlandırılan ön bölgesinde ciddi hasar tespit edildi. Bu kaza nöroloji biliminin kaderini değiştirdi. Maddesel bir varlık olan beynin kişiliğimizi, bilincimizi, ruhumuzu oluşturduğu görüşü ağırlık kazanmaya başladı. Klinikte takip ettiğimiz bazı beyin hasarlı hastalar sadece veya ön planda kişilik değişikliğiyle başvurabiliyor. Hiç unutmuyorum, bize başvurmadan önce mülayimliğiyle bilinen yakınlarının tabiriyle tam bir ‘tonton teyze’ olan yaşlı bir bayan hastamız hemşire odasından meyve bıçağı ile bize saldırmaya çalıştı. 4. Bilincin gizemi, fantazyası, sizi büyüleyen yanı nedir? Bilinç bizim hem cennetimiz hem cehennemimiz. Tüm dünyamız. Bilinçle ilgili her keşif örneğin uzayla ilgili tüm keşiflerden daha ilginç geliyor bana. Bizim uzayımız bilincimiz. Sanırım ben biraz pragmatist bir insanım. Öğrenme konusunda motivasyonum merak dürtüsünden ziyade pragmacı bir tatminden kaynaklanıyor olabilir. Benim için en ilginç araştırma konusu ‘ben’ dir. Merakımı tetikleyen şeyler genelde dişil ve benmerkezci konular. İlerde değişen teknoloji ve anlayışla her şey ne kadar değişirse değişsin zihni oluşturan nörolojik mekanizmalar değişmeyecektir. Tabii yapay zekâlar gittikçe hayatımızda daha çok yer edinecek ancak bunlar orijinal mekanizmayı taklit etmeye çalışan teknolojiler. ‘Dişil’ derken kastım ise örneğin mühendislik gibi dış dünyada uğraş gerektiren konulardan ziyade kendi yuvasına, kendi içine dönük bir alanda araştırmacı olmamı kastediyorum. 5. Nörolojinin tarihsel süreci ele alındığında özellikle teknolojiyle birlikte geçmişten bugüne mucizevi, yararlı ve çığır açan gelişmeler söz konusu. Ancak diğer yandan yapay zekâ, insansı robotlar, düşünce okuma, düşünce kontrolü türünden çalışmalar kulağa biraz korkutucu geliyor. Bu gelişmelerin sizi korkutan bir yanı var mı? Günümüzde 90’lı yılların naif uçan arabalı ütopyaları ne yazık ki çok daha gerçekçi Black Mirror distopyalarına dönüştü. Muhtemelen bundan sonra tükenen kaynaklar ve artan nüfusla gelecek senaryoları hep distopik olacak. Yani artık Claude Monet’nin çizimlerindeki gelincik tarlaları olmayacak. Teknoloji en azından bize onları Google Glass’de görme imkânı sağlıyor. Nörobilimsel yenilikler, hastalıkları tedavi etme gibi tartışmasız faydalı potansiyelleri bir yana cehenneme dönmesine her türlü fütüristik senaryoda garanti gözüyle bakılan bu dünyada bize nefes aldıracak. Bu teknolojileri kötü kalpli uzaylılar bize zorla dayatmıyor. Biz icat ediyoruz. Eğer grubun zararına ise zaten uygulanmaz diye düşünüyorum. Robotlar gelecek özgürlüğümüz gidecek hükümet bizi kontrol edecek gibi düşünceleri çok naif buluyorum. Daha ciddi problemlerimiz var. Bu tıpkı pandemi yokken TV’lerde biz doktorların bilmediği ama vatandaşın iyi tanıdığı sağlıkçıların popüler olması; pandemi sonrasında ise bizim bildiğimiz ancak vatandaşın bilmediği hocaların TV’lerde gözükmesi gibi bir durum. 6. Kitabınızda tren yolu yapımında çalışırken, yanlışlıkla bir dinamitin patlamasıyla kafatası ve beyninin bir kısmı tamamen parçalanmış Gage’in tedavisinden sonra zamanla kişilik değişimi gösteriyor. Neşeli ve nazik biriyken, bencil ve kaba birine dönüşüyor. 12 yıl sonra ölen Gage’in otopsisinde “frontal lob” adı verilen beynin ön kısmında büyük hasar olduğu tespit ediliyor. Phineas Gage’de hasarlanan beyin bölgesinde nörolojik ahlak ağının hasar aldığı anlaşılıyor. Gage de olduğu gibi beyin hasarı sonucunda böylesine bir kişilik değişiminde tutum ve davranışlar da değişecektir. Bu noktada ‘sorumluluk, bilinç, ahlak’ konusunu nasıl ele almak gerekir? 1987 yılında mahkûmlarla yapılan bir çalışmada tükürükten testosteron seviyeleri ölçülmüş ve en vahşi suçları işleyenlerin en yüksek testosteron seviyelerin sahip olduğu tespit edilmiş. 43 kişinin katledilmesinde rol oynayan Alman gazeteci Ulrike Meinhoff 1976 yılında hapishanede intihar ettikten sonra yapılan otopsisinde beynin agresyon ve korkuyla ilişkili amigdala bölgesine bası yapan bir anevrizması olduğu ortaya çıktı. Tüm gerçekliğimiz, herşey nörokimyasal gerekçelerle oluyor. Bu nedenle nörobilimci Dick Swaab adalet sisteminin de pek adil olmadığı görüşünde. Grubun hayatta kalması için cezanın gerekliliği üzerine kurulu bir sistem, adil olmak üzerine değil. Özgür iradenin var olmadığı kanaatinin yeni çalışmalarla pekiştirildiği bir dönemde Swaab haklı olabilir. 7. Beyin boşlukları sevmez. Her şeyi açıklamaya çalışır. Açıklaması yoksa uydurur. İşte gerçeklik dediğimiz şey aslında budur. Çünkü beynin asli görevi dış dünyayı algılamak değil, bizi dış dünyayla uyumlu hâle getirmektir. Gerçeğin değil pragmatik olanın emrinde evrimleşmiştir’ sözleriyle gerçekliğin ne denli yanılsamalı olduğunu dile getirmişsiniz. İnsanlığın gerçeklik üzerine düşünme ve varlığını anlamlandırma çabası karşısında böylesine bir yanılsama çok sarsıcı değil mi? Yani gerçekliği kavramak, hissetmek mümkün müdür? Bizi çevreleyen dış dünya ya da varoluşçu psikoterapistlerin deyimiyle ‘umwelt’ bir yarasaya göre büyük oranda farklı ses frekanslarından oluşurken bir köpeğe göre büyük oranda kokulardan oluşur. Tüm canlılar sinir sisteminin izin verdiği ölçüde dünyayı algılar. Bu algının nasıl gerçeklik tarafından değil beynin kendisi tarafından yaratıldığının kanıtlarını da kitapta sundum. O kadar çok var ki. Örneğin bir günbatımı manzarasına baktığınızı düşünün. Kesintisiz panoramik bir görüntü algılarsınız. Hâlbuki görme alanımız algıladığımız gibi kesintisiz olamaz. Görme sinirinin retinayı delip beyne yol aldığı kısımda, yani kör noktada, görme işlemi gerçekleşemez. Yani nereye bakarsak bakalım görme alanımızın bir kısmında bir boşluk olmalı. Ama yok. Çünkü beynimizin asıl görevi dış dünyayı olduğu gibi, yani en azından kendisine ulaşan elektriksel sinyallere göre olduğu gibi algılamak değil, ‘durumu idare etmek’. Beyne ulaşan ‘gerçek’le beynin bilincimize sunduğu ‘gerçek’ birbirinden oldukça farklı. Böyle pek çok örnek mevcut. 8. Beynin boşlukları sevmemesine onun yaşama içgüdüsü diyebilir miyiz? Evet, bu boşluklar doldurulmasaydı homo sapiens bu kadar uzun süre hayatta kalamazdı. Muhtemelen tüm organizmamızı çalıştıran motivasyon bu. 9. Nöroloji alanında binlerce bilimsel çalışma yapılmış. Bu çalışma ve gelişmeler içerisinde en çok dikkatinizi çeken, sizi heyecanlandıran hangisiydi? Bu soru çok hoşuma gitti teşekkürler. Kesinlikle Penfield’in homonculusu. Yani beyin haritalandırılmasının ilk defa yapılması. Beyin haritalandırılması demek, kısaca, beyin ve uzantısı olan omuriliğin anatomi, fonksiyon ve sinirsel bağlantılarının tümünün ve ilişkilerinin tanımlanması çalışmasıdır. Şu an nörobilim alanında en büyük bütçeler Penfield’in çalışmasını detaylandırmak, ama olağanüstü ölçekte detaylandırmak için kullanılıyor. Örneğin 2013 yılında başlatılan Human Brain Project; AB’nin en yüksek fon ayrılmış bilimsel projesi ünvanını taşıyor. Avrupa’daki 100’den fazla üniversite ve araştırma merkezi projeye dahil. Amerika Birleşik Devletlerinde yürütülen Human Connectome Projesi var. 40 milyon dolarlık fonu olan bu proje ile beyin veri tabanı oluşturulmaya çalışılıyor. Obama’nın 2013 yılında duyurduğu BRAIN Inıtiative var. Seattle’daki Allen ve Beyin Bilimi Enstitüsünü 100 milyon dolarlık bağışla başlatılan Allen Beyin Atlası projeleri var. Penfield dahi bir öncüydü. Ama nörolojinin babası şüphesiz Charcot’dur. 10. İnsansı robot çalışmalarının gelecekte olası tehlikeli tarafları sizce nelerdir? Bu robotlar çeşitli metallerden yapılıyor. Biz ise etten ve kemikten. Çok basit düşünüyorum gibi gelebilir ama aramızdaki bu güç farkı bence ciddi bir problem. Duyusal yazılımı bozulsa sizi tutmak isterken kemiklerinizi kırabilir. Robot koydu mu oturtur yani. Yahut Karabüklülerin tabiriyle ‘evi köyü yıkar’. Ben söyleyince komik gelebilir ama ‘Future of Mind’ kitabında Michio Kaku da benzer şeyler söylüyor.

Tarafgirliğin Çıkmaz Sokaklarında Bir Kadının Direnişi: Sütçü

Beyza ERTEM beyza.ertem@gmail.com twitter.com/kivirkadin instagram.com/byzrtm Burns’ün bir yazar olarak topluma karşı hassas tavrı, bir kadın yazar olarak mevzubahis “kadın” olduğunda da kendini gösteriyor. Sağlam ve istikrarlı bir duruş sergilediği aşikâr. Zira kitapta kadına uygulanan “psikolojik şiddet” kurgunun orta yerinde durmakta. Anna Burns’ün büyük yankı uyandıran kitabı “Sütçü”, Duygu Akın’ın çevirisiyle İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Yazarına, edebiyat dünyasının en prestijli ödüllerinden biri olan Man Booker Ödülü’nün yanı sıra Orwell Politik Kurgu Ödülü ve Ulusal Kitap Eleştirmenleri Ödülü’nü de kazandırmış olan kitap, Türk okuruyla buluştu. İthaki Modern serisi kapsamında yayımlanan “Sütçü”, okurunu, Soğuk Savaş sonrası Britanya’ya götürüyor ve genç bir kadının hayatına konuk ediyor. Kuzey İrlandalı yazar Anna Burns, kendi hayatında yer alan iç çatışmaların da etkisiyle içinde bulunduğu coğrafyanın problemlerine eğilen bir yazar. Belfast doğumlu ve işçi sınıfı bir aileye mensup. Londra’ya yerleşene dek hayatı Katolik bir bölgede geçiyor. Yazar, İrlanda ve İngiltere arasındaki gerilimi, Soğuk Savaş yıllarını bizzat tecrübe etmiş, hatta ilk romanında, tıpkı kendisi gibi Belfast’ta büyüyen bir kızın hikâyesini anlatmıştır. “Sütçü”nün kurgusu da diğer metinlerine paralel bir şekilde ilerliyor. Kitabın hikâyesinin yer aldığı bültenlerde, ortak bir şekilde yazarın uzun bir süre “şiddetli bel ağrıları çektiği” vurgulanıyor. Burns, bu ağrıların üzerine gitmiş. Ödül kazandıktan sonra ise, kazandığı parayla kendisine gerekli tedaviyi sağlamış. “Sütçü”nün ödül aldığı platformlarda yer alan yorumlara baktığımızda, kitabın “zor okunan” bir kitap olduğuna dair ifadelerin yanı sıra özellikle Burns’ün üslubu üzerine yapılmış olumlu yorumlara rastlıyoruz. Bu hususta, Türkçe çevirinin de başarısını belirtmek gerek. Diğer yandan, kitabın ana izleğini meydana getiren unsurların ayrımcılık, cinsiyetçi tavır, taciz, terör, çatışma, politik meselelerde bir tarafa mensup olmanın insan hayatındaki yaptırımları gibi meseleler olduğunu söyleyebilirim. Bu meseleler, içinde bulunduğumuz çağın temel problemleri olmaya devam eden, belirli aralıklarla gündeme gelen, tartışılan meseleler. Burns’ün bir yazar olarak topluma karşı hassas tavrı, bir kadın yazar olarak mevzubahis “kadın” olduğunda da kendini gösteriyor. Sağlam ve istikrarlı bir duruş sergilediği aşikâr. Zira kitapta kadına uygulanan “psikolojik şiddet” kurgunun orta yerinde durmakta. Kitap, 1970’li yılların Britanya’sında yaşayan genç bir kadının izlenimlerinden oluşuyor. Üç kız kardeşten ortanca olan bu genç kadın, anlatıcı konumunda yer alıyor. Bahsettiğim psikolojik şiddete maruz kalan da o. Kitaba ismini veren sütçü, esrarengiz ve korku veren bir kişilik. Aslında kimse onun hakkında yeterli bilgiye sahip değil. Belki de ona karşı korku duyulmasının sebeplerinden biri, “gerçekte” kim olduğunun bilinmemesi. Hakkında iddia edilen, onun bir “paramiliter” olduğu. Okurun sütçüyle tanışması ise henüz kitabın ilk cümlesiyle gerçekleşiyor. Bu cümle, aynı zamanda oldukça vurucu bir ilk cümle: “Bilmemkim McBilmemkim’in göğsüme silah dayayıp bana kedi dediği ve beni ölümle tehdit ettiği gün, sütçünün de öldüğü gündü.” (s. 7) Kitabın baş kahramanı genç kadının yolu bir gün sütçüyle kesişiyor ve her şey böyle başlıyor. Yürürken kitap okumayı çok sevdiği vurgulanan genç kadın, yine yürüyerek kitap okuduğu sırada, bir araba durarak onu evine bırakmayı teklif ediyor. Genç kadın bu teklifi reddetmesine rağmen, dedikodular peşini bırakmıyor. Bir süre sonra, sütçüyle bir ilişkisi olduğu söylentisi dilden dile yayılıyor. Burada dikkati çeken husus, insanların yaptığı yorumlar. Genç bir kadının, hiçbir şeyden emin olunmadan karalanması ve hakiki bir malumata sahip olunmadan bu “ilişki” hakkında söylenenlerin hep genç kadına yönelik olması... Burns, çağımızın kanayan yarasına temas etmiş. “Gıyabımdaysa bolca konuşulurdu çünkü bu kişiler tarafından ya da büyük ihtimal birinci kayınbiraderim tarafından çıkarılan söylentiye göre sütçüyle ilişkim vardı ve ben on sekiz yaşındaydım, o ise kırk bir. Adamın yaşını bilmemin nedeni vurulmasıyla birlikte haberin basına düşmesi değil, dedikoducular arasında daha evvelden, vurulma olayının aylar öncesinden beri süren konuşmalardı, kırk bir ve on sekizi iğrenç buluyorlardı, yirmi üç yaş fark iğrençti, adam evliydi, benim tarafımdan kandırılmaya gelmemeliydi, ne de olsa sessiz sakin ve silik görünüp saman altından su yürüten çok insan vardı.” (s. 7) Evet, yazar çağımızın kanayan yarasına temas etmiş, onu somutlaştırmış: Dil, din, ırk, coğrafya, zaman veya mekân fark etmeksizin kadına uygulanan şiddet. Alıntıladığım cümlelerde üzerinde durulması gereken birçok ayrıntı yer almakta. Hepsinden evvel “büyük ihtimal birinci kayınbiraderim tarafından çıkarılan söylenti”ye ayrı bir parantez açmak gerek. Kadının, ailesi tarafından, en yakınları tarafından, hatta bazen en çok güvendiği insan tarafından “vurulması”, ne yazık ki artık “olağan” bir durum hâline geldi. Genç kadının sütçünün yaşını haberlerden evvel dedikoduculardan öğrenmesi, var olmasa dahi olması muhtemel bir ilişki için kullanılan “iğrenç” kelimesi, bir kadın ve bir erkek arasında yaşananların onlardan çok çevredekileri ilgilendirmesi, ayrıca dikkate değer. Son cümlede görüldüğü gibi, her türlü olumsuz yorumun dönüp dolaşıp “kadın”ı bulması ise üzerine sayfalarca yazılması gereken bambaşka bir mesele... Sütçü, genç kadının hayatına şimşek hızıyla girer. Onun hakkında pek çok şey bildiği zamanla ortaya çıkar. Hatta genç kadının “belki-erkek arkadaş” dediği genç için endişelenmesine sebep olacak söylemleri bulunur. Genç kadının “belki-erkek arkadaşı” ile birlikteyken rahat edememesi, sütçünün hayatına onu takip eden bir gölge gibi müdahil olması, psikolojik şiddetin boyutlarını gözler önüne seriyor: “Ancak son zamanlarda belki-erkek arkadaşla şehir merkezindeki bar ve kulüplerdeyken kendimi sütçünün de bizimle olabileceği kaygısıyla etrafa bakınırken buluyordum. Bizi izliyor, bizi gözlüyor, gizlice fotoğrafımızı çekiyor olabileceğini düşünüyordum.” (s. 176) Paranoyanın hâkim olduğu bir düzenin içindedir genç kadın, fakat güçlüdür de. Boyun eğmez. İçinde yaşadığı toplum, iki kutba ayrılmıştır: Retçiler ve savunucular. Öyle bir atmosfer düşünün ki kimin hakikatte kim olduğundan emin olamıyorsunuz. Kimin hangi tarafın savunucusu olduğu, kimin hangi suçu işlediği belli değil. Anna Burns, kadının erkekle kıyaslandığında bir şey etmediği bir düzenden bahsederken aynı zamanda “her şeyin” politik olduğu atmosferi de yansıtıyor okuruna. Bunu yaparken esprili yer yer gülünç ifadelerle örülü bir dil kullanıyor. “Öyle olsa, söyledikleriyle romantik ve duygusal anlamda aklımı başımdan almış bile olsa sonuçta o her zamanki gibi James Bond tarzı yalanlar söyleyen Bilmemkim McBilmemkim’di. Evet, retçi bağlantıları vardı. Babası, en büyük ablası ve en büyük abisi – ölümlerine dek– retçiydi. Ama devlet karşıtlığının, paramiliterliğin sadık bir kalesinde, dava yolunda kendi eylemlerinle ilerlemiyorsan babanın yaptığı, ablanın yaptığı, abinin yaptığıyla itibar elde edemezdin; en azından sonsuza dek.” (s. 141) “Sütçü”, farklı odaklarda ele alınmaya açık bir eser. Feminist eleştiri ve sosyolojik eleştiri bunların başında geliyor. Anna Burns, bu kitabını, kişisel deneyimleriyle içinde bulunduğumuz çağda hâlâ gündemde olan başat meseleleri harmanlayarak inşa etmiş. Man Booker Ödülü Jürisi’nin kitabın dili üzerinde dururken kullandığı “bizi kendi dünyasının gündelik dehşetine çekiyor” ifadesi, tam da bu “meselelere” ve onların “dehşetli” doğasına tekabül ediyor. Yazarın yarattığı kaos ortamında her şeye rağmen ayakta duran genç kadın ise, baskıya ve düzene, tarafgir tutuma karşı sergilediği tavırla kelimenin tam anlamıyla bir “modern kahraman.” Onun “duruşu”, okura kendisini sorgulatacak nitelikte. Sütçü Anna Burns Çev. Duygu Akın İthaki Yayınları 360 s. 40 TL

Bir Adım Daha: “Benden’iz James Joyce”

M. Utku YEŞİLÖZ instagram.com/ummanzmhkmtrn twitter.com/ummanzmhkmtrn Yazıları ve çevirileri ile tanıdığımız Fuat Sevimay’ın yine çevirmeni olduğu James Joyce üzerine kurguladığı ve bizleri yıllar öncesine götüren yeni romanı “Benden’iz James Joyce”, İthaki Yayınları’nca yayımlandı. Kitap, yazarın aynı zamanda dördüncü romanı. “Aynalı”, “Kapalıçarşı” ve “Anarşık” romanları sonrası “Benden’iz James Joyce” ile okuruna tekrar merhaba diyen Sevimay, Joyce ile kurduğu güçlü bağı, kendisinden “iz”ler bırakarak ona İstanbul’da yeniden hayat vermesiyle bir adım daha öteye varır. “Salkım saçak dağılmış, altmış yaşlarında, kır saçı soluk tenine yoldaş bir âdem, elinde sıkı sıkıya kavradığı yeşil kapaklı kitabı ve dişbudak asasıyla, aksıra tıksıra merdivenlerden yukarı koşturdu. Kemerli taş kapıdan geçip Galata Kulesi’nin külah çatısının altındaki seyir balkonunda belirdi. Semadan düşercesine.” (s.9) Fuat Sevimay’ın semadan düşercesine olmadığını düşündüğümüz bu romanı, elbette çeviri kanalıyla Joyce’un duygu ve düşünce dünyasına vakıf olması ve dahası Türkçe ile buluşturduğu yazara özel bir değer atfetmesinin ürünü. Bu düşünceyi “çevrilemez” sayılan, sadece altı dile çevrilebilen Joyce’un “Finnegan Uyanması”nı dilimize kazandırmasıyla da destekleyebiliriz. Roman, Joyce’un Galata Kulesi’nde belirmesiyle başlar. Bu, sıkı bir Joyce okurunun aklına elbette Ulysses’i getirir. Zira onun ilk bölümü de Martello Kulesi’nde başlamakta. Hazır bölüm demişken; roman 18 bölüm, tıpkı Ulysses gibi. Bölümler, tarih ve yer bildirilerek okura fark ettirilirken hemen hemen tüm bölümlerin girişinde bahsi geçen yerler küçük bir harita çizimi ile okurun mekânları gözünde canlandırmasına katkı sunulur. Sokaklar arası geçen bu yolculuk bize yine Ulysses’i işaret eder. Bir diğer güzel detay da şu, Ulysses sonrası 16 Haziran, Joyceseverlerce Bloom Günü (Bloomsday) olarak adlandırılır. Bu gün kitaptaki olayların geçtiği gündür. Benden’iz James Joyce’a döndüğümüz vakitse romanın 16 Haziran 2013 tarihinde başladığını görür ve böylece bir üst kurmacayla karşı karşıya olduğumuzu daha ilk anlarda duyarız. Esasında romanda başat olarak verilmek istenen Joyce’un “okunması zor bir isim” olduğu algısının yıkılmak istenmesi. Planlanarak esere yerleştirilen bu değişiklik istenciyle o yıllarda ülkedeki algı değişimine göndermede bulunulsa da romana konu olan tarihe dönük başka bir okuma yapılabilir. Yazar için 2013 tarihinin “Eleştiri ve Deneme Yazıları”yla başlayan bir James Joyce yolculuğu olduğunu hatırlatıp kurguya yardımcı olan tarihin seçiminde bu hususun göz önünde bulundurulma ihtimalini not düşmeli. Zamanın ve mekânın içinde okuru yolculuğa çıkaran Sevimay, hem yazınsal hem de siyasi meseleleri işleyerek romanı katmanlı bir yapıya bürür. Genel olarak büyülü gerçekçi yapısının yanı sıra kitaptaki çevirmenin kendi nezdinde bütün çevirmenleri temsil ettiği varsayımı, çevirmenle yazar ya da çevirmenle o yazarın eserleri arasındaki kuvvetli bağı birer okur olarak sezmemiz adına ciddi bir tutum olarak karşımıza çıkar. “… metni ben Biauthoraphy diye yeni bir türe sokmak isterim. Türkçesiyle Çifteyazar.” (s.503) Hem James Joyce hem de çevirmenin sesini duyduğumuz bu anlatıda birçok yazara ev sahipliği yapılır. Üstelik okur kimliğinin kendine yer bulduğu görülür. Buradan bakıldığında kitaptaki “isimler tablosu”nun zengin olduğu muhakkak. Okuma esnasında yazarların ve onlarla ilişik söylemlerin karşımıza çıkması kitaba keyifli bir kapı aralar. Ayrıca yazarca toplumsal alanla sanat alanının birleşimi bu zenginlikle sağlanır. Her şeyden öte, öznenin “Ulysses”, “Dublinliler”, “Sanatçının Gençlik Portresi” ve “ Finnegan Uyanması”yla romana taşındığı “Benden’iz James Joyce”, Joyce’un sanat algısını yorumlama ve metinlerine dönük eleştiri geliştirme ihtiyacına cevap verecek çoksesli, zihinler arası yolculuk yaptıran mizahi bir eser. “Sonsöz” başlığı altında “Tanrı Okur” sıfatıyla ses eder Sevimay; edebiyattaki tür ayrımlarını çoktandır geride bıraktığımız, türlerin iç içe geçip okuru zenginleştirdiği, onda farklı perspektifler yarattığı şu zamanda bir yenilik olarak Benden’iz James Joyce’u görürüz. Ne biyografi ne de tam manasıyla kurgu diyebileceğimiz bir eser, o. Üst tür olarak evet, kendine roman türünde yer ayrılır ancak alışılageldik roman tekniklerinin kullanılmadığı da okurunun gözünden kaçmamalı. “Benden’iz James Joyce” Fuat Sevimay İthaki Yayınları 512 s. 42TL

Bir Brexit Hicvi: Hamamböceği

Suat Kutay KÜÇÜKLER instagram.com/skutaykucukler twitter.com/skutaykucukler Hamamböceği metaforu ile özdeşleşen Kafka’ya bir selam verip İngiliz hiciv geleneğinin usta ismi Jonathan Swift’in yolundan devam eden “Hamamböceği” romanı, İngiliz parlamentosundaki “Tersinciler” ve “Düzgiderciler” arasındaki çekişmeyi, politikanın geldiği konumda âdeta “normal” sayılabilecek hamamböceğinin iktidarında yaşadıklarıyla anlatıyor. Booker ödüllü İngiliz yazar Ian McEwan’ın “Hamamböceği” başlıklı romanı, Lâle Akalın’ın çevirisi ile Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. McEwan’ın, bir analoji kurarak “yükte hafif, pahada ağır” diyebileceğimiz bu kısa romanı, Avrupa politik hayatının son yıllardaki en önemli konularından birini, Brexit’i hicvediyor. İngiliz hiciv geleneğinin çağdaş yapıtları arasında yerini alan “Hamamböceği”, bir hicvin belki de asli özelliği sayabileceğimiz “iğneleyici” kurgusunu akıcı bir üslupta sunuyor. Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nin geleceğinde nerede duracağı sorusu yeni bir soru değil. Öyle ki Birleşik Krallık’ta düzenlenen 1975 tarihli ilk ulusal referandum Birleşik Krallık’ın Avrupa Topluluğu’nda kalıp kalmayacağına ilişkindi. 1975 Referandumu’nun sonuçları, sonradan Avrupa Birliği’ni teşkil edecek olan Avrupa Topluluğu lehineydi. “ Düşüncenin alet çantası kavramlardır.” denir, ele alınan konuya hangi kavramlarla yaklaşılacağı bu anlamda önemlidir. Tarihe dönük bir incelemenin alet çantasında en önemli yeri “Zeitgeist” (“Çağın Ruhu”) işgal eder. Kabaca, belirli bir döneme ait düşünce ve duygu biçimi olarak tanımlayabileceğimiz “Zeitgeist”, kendi çağının ortak belleğidir aynı zamanda. İşte 1970’li yıllarda Avrupa’nın ruhu, henüz “aşırı sağın yükselişi”, “post-truth” ya da “mülteci krizi” gibi gündem maddelerinin etkisi altında değildi. 1975 Referandumu bu minvalde kendi çağının ruhunu yansıtan bir sonucu da beraberinde getirmişti: Birleşik Krallık, “Avrupalılık” düşüncesinin aydınlattığı “çok kültürlülüğün” uzağında değildi. Lakin 2016 yılında gerçekleştirilen “Brexit Referandumu”, 1975’in politik ortamından farklı özellikler taşıyordu ve sonuç Avrupa Birliği’nin aleyhine oldu. Birleşik Krallık tarihinde bir yol ayrımı olan bu sonuç, aynı zamanda çağın ruhuna da ayna tutuyordu. Oxford Sözlüğü’nün tam da 2016 yılında, Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılmaya “Evet!” dediği yılda, “posttruth” kelimesini yılın kelimesi seçmesi bir tesadüf değildi elbette. McEwan, Hamamböceği’ne yazdığı önsözde, Brexit’i doğuran sebepleri ya da çağının ruhuna işaret eden tespitleri şöyle sıralıyor: “ (…) Vahşi bir mantıksızlık, yabancı düşmanlığı, sabırla çözümleme yapmaya karşı direnç, ‘uzmanlar’a duyulan güvensizlik, başkalarına horozlanacak ölçüde kendi ülkesine bağlılık, basit çözümlere tutkuyla duyulan inanç, kültürel ‘saflık’ özlemi – ve bu içgüdüleri sömüren bir avuç politikacı.” (s. 9-10) “Post-truth” kelimesinin bu çağda bir “anahtar” rolü üstlenmesinin sebeplerini, yazarın bu cümlelerindeki görmek mümkün gözüküyor. Öyle ki post-truth, doğrudan duygulara hitap eden ve nesnelliği, kişisel kanaatlerin gölgesinde bırakan bir duruma işaret etmektedir. Denebilir ki bu anlamda “post-truth”, politik kararların temeline de “Neyi biliyorum?” sorusunu değil, “Ne hissediyorum?” sorusunu geçirmektedir. Elbette hakikatin yahut hakikatlerin önemini yitirdiği bir “post-truth” çağında demokrasilerin totalitarizme dönüşeceğini tahmin etmek güç değil. İnşaat şirketi sahibi bir devlet başkanının Koronavirüs’e karşı “dezenfektan enjekte etmeyi” önermesi, yine bu çerçevede belki de şaşırılası bir durum değil. Fakat trajedilere gebe bu absürtlüklerin arasında bir çıkış yolu bulunacaksa, onun da “posttruth çağının kınanması” yoluyla değil, “anlaşılması” yahut “düşüncede kavranması” yoluyla mümkün olacağı bilinmelidir. “Post-truth” çağının çocukları arasında gösterilen “aşı karşıtları” salt bir cehaletle itham edildiğinde, varlıkları hiç de gizli olmayan ilaç lobilerinin, piyasanın mantığı içerisinde pazar payını genişletmeye çalışan bir “sağlık sektörünün” faaliyetleri perdelenecektir. O halde ambulansın ardına takılan arabalar misali, toplumun maruz kaldığı sorunların yarattığı duygusal tepkileri bir “oy potansiyeli” görüp faydalanan politikacılara karşı çıkmanın yolu, geçmişi olumlamak olmamalıdır. McEwan, önsözde bu politikacıları “seçkinlik karşıtlığının seçkinleri” olarak tanımlıyor. Diğer yandan McEwan, safını Avrupa Birliği’nden yana tutarak yine de geçmişin düşüncelerimde bir umut ışığı yakalıyor ve Brexit yanlılarına karşı bir cepheden şunları söylüyor: “Kendi cehaletine gözlerini kapatmış olan popülizm, kan ve toprak söylemleriyle, yerine getiremeyecekleri yabancılara karşı üstünlük özlemleriyle ve iklim değişikliğine karşı takındıkları acıklı küçümser tavırla, ileride bazıları Brexit’ten de daha can yakıcı, daha kötü sonuçlar verebilecek başka canavarlar yaratabilir. Fakat bu canavar çeşitlemelerinin hepsinde hamamböceği ruhu gürbüzleşmeye devam edecektir. Bu yaratığı iyi tanımalıyız ki yenebilelim. Yeneceğimize inanıyorum.” (s. 11) Hamamböceği metaforu ile özdeşleşen Kafka’ya bir selam verip İngiliz hiciv geleneğinin usta ismi Jonathan Swift’in yolundam devam eden “Hamamböceği” romanı, İngiliz parlamentosundaki “Tersinciler” ve “Düzgiderciler” arasındaki çekişmeyi, politikanın geldiği konumda âdeta “normal” sayılabilecek hamamböceğinin iktidarında yaşadıklarıyla anlatıyor. Hamamböceği Ian McEwan Çev. Lâle Akalın Yapı Kredi Yayınları 88 syf. 12 TL

Moleküler Kızıl: Antroposen Çağının Teorisi

Batu BALTAOĞLU twitter.com/batubaltaoglu instagram.com/batu.baltaoglu Moleküler Kızıl’daki düşünce ikamesi, kimyasal ölçekler olan molar ve moleküleri, kültürel ve algısal bir bakış açısıyla bağdaştırıp, hiyerarşik olanı, yatay sürekliliğe dönüştürme kabiliyetine sahip bir Marksist emek deneyimine entegre etmek ve daha ilginç, yapısal süreçlerin -kütlesel- olan molar değil, akış ve oluşlara dair moleküler düzeyde gerçekleştiğini anlatıyor. Zamanın, bilginin, ve bizzat hayatın artığı olmaya başlayan siborg benlikler daha farklı biçimde nasıl örgütlenebilir? Alternatif Marksist tahayüllerin, günümüze yansıyan faktörlerini tartışan Moleküler Kızıl, Donna Haraway ile feminist bakış açısında oluşan tahlillerin değişimi ve Marksizm’in yeniden değerlendirilmesi ve ivme kazanması için, geçtiğimiz yüzyılda yaşanan sosyalizm pratikleriyle beraber Bogdanov ve Platanov gibi daha öteki Bolşeviklerin fikirlerinin, günümüzde iklimbilim dahilinde de yeniden praksis olarak değerlendirilmesini görev edinmiş, aynı zamanda praksise moleküler ve molar olarak kurduğu bilimsel bir diyalektikle yaklaşan bir yazarın kitabı. “A Hacker Manifesto” adlı felsefi manifestoyu da yazan McKenzie Wark’un 21. yüzyılı işçiler ve hacker’ların bakışaçısı ile nitelendirerek, kavramsal değişikliklere yönelik evrimsel süreci değerlendirdiğini söyleyebiliriz. Proletkült ve tektoloji kavramlarını kitabın sürecine yeniden dahil etmesi, ikame kavramı, molar ve moleküler bakış açısı, alçak teori, Antroposen metaforu, Lenin’in eleştirdiği ampiryonizm düşüncesi ve Karbon Kurtuluş Cephesi bunlardan birkaçı. Bunlardan başka bir çok kavramı yeniden nitelendiren yazar, diyalektikle ilgili sınırların dilsel ilişkiler ile bağlantılı olduğu düşüncesi ile beraber asıl amacın yoldaşça bir emek bakış açısı ve pratiği kurmakla ilgili olduğuna değinirken, felsefe ve bilim ilişkisinde yöntemlerin farklılaşması üzerine kurulmuş, bir şeyin metafor ile anlaşılması için ikame ediminin uygulaması olan tektoloji ile pratiklerde yeniden bir başlangıç yapılmasını ve ampiryomonizmin de son gerekli felsefe olduğunu dile getiriyor. Bogdanov, Lenin’in eleştirdiği ampiryokritisizmi ve protobolşeviklerin Marx yorumunu birleştirerek, ilk önce ampiryomonizm felsefesini, ardından tektolojiyi ortaya atmıştır. Bogdanov, heterojen olmayan bir kolektif pratik alanı olarak deneyim fikrini öne sürer. Bu olay Bogdanov’un Proletkült hareketinin kurulmasına ve Lenin’den daha büyük entellektüel tekel haline gelmesine sebep olmuştur. Proletkült, tarih içerisinde, kültür, sanat ve bilimin proleterya tarafından ve proleterya için emek birliğine dayalı bir sistem olmaya çalışmıştır. Moleküler Kızıl’daki düşünce ikamesi, kimyasal ölçekler olan molar ve moleküleri, kültürel ve algısal bir bakış açısıyla bağdaştırıp, hiyerarşik olanı, yatay sürekliliğe dönüştürme kabiliyetine sahip bir Marksist emek deneyimine entegre etmek ve daha ilginç, yapısal süreçlerin -kütlesel- olan molar değil, akış ve oluşlara dair moleküler düzeyde gerçekleştiğini anlatıyor. Emek ve doğa ilişkisinde birbirlerinin sınırını taşıyan bir kavramlar neticesi vardır. Tekniklerin somut emekte görüldüğü gibi, metaforik aktarımı da söz konusudur. Tektoloji burada süreç bağlamında paradigmaya dahil olur ama soyut bilişi devreye sokmayan bir pratik olarak mevcuttur. Küçük bir alıntı yaparsak, “Kızıl Yıldız”da bir Marslının, şaşkına dönmüş bir Dünyalıya açıkladığı gibi: “Mutlu mu? Barış içinde mi? Nereden çıkarıyorsunuz bunları? İnsanlarımızın arasında barış hüküm sürüyor, bu doğru, ama doğadaki düzensizlikle aramızda barış yok ve olamaz da.” Antroposen derken, emeğin ruhuna geniş bir perspektiften bakan bir olgu görüyoruz. Antroposen çağı, jeolojik olarak gezegenimizin girdiği çağ. Girdiğimiz bu çağın nitelikleri kitap boyunca anlatılıyor. Süreç içerisinde Bogdanov’un “Kızıl Yıldız”, Platanov’un “Çevengur” ve Robinson’un “Kızıl Mars, Yeşil Mars ve Mavi Mars” üçlemesine dayanan geleceğe dair tarihsel alegori ve metaforları da barındıran kitapta emek sürecinde deneyim farklılıkları yaşayan roman karakterlerinin hikayeleri ve fikirlerine de uzun bir şekilde değinilmiş. Bogdanov’un ortaya attığı tektoloji kavramıyla öznenesne ilişkisi ile ilgili deneyim evreninde sadece insanlar değil şeyler de yoldaş olur. Platanov’da, “Çevengur” romanında evrensel proleter olan Güneş gezegeni ile beraber, deneyim farklılıklarına rağmen yoldaşlık kavramının önemi ile ilgili bir vurgu vardır. Ama istikrarlı durumlar yine de geçici ve gelişigüzel örgütlenmeler yazara göre. Kitap iki kısımdan oluşuyor. Birinci bölüm Emek ve Doğa, Sovyetler Birliği’nde geçiyor. Genel olarak Karbon Kurtuluş Cephesi olarak karşımıza çıkan bir kavram vurgulanmış. Karbon salınımını kendi amaçları için kullanan ve iklimi değiştirmede en büyük role sahip metaforik bir cephe. Karbon döngüsündeki dengesizliğin ana sebebi olan bu cephe, iklimdeki metabolik yarılmayı da kendi çerçevesinde gerçekleştiriyor. Ve çağımızın en büyük tehditlerinden biri olarak okuyucuya aktarılıyor. İstikrarsız bir doğanın emekle olan ilişkisi işlenirken, durumun yarattığı potansiyel meseleler masaya yatırılıyor. İkinci kısım olan Bilim ve Ütopya Kaliforniya’da geçiyor ve Donna Haraway’in siborg kavramı üzerinde yaptığı araştırmalar anlatılıyor. Aynı zamanda Feyerabend’in Mahçı pratiklere olan yaklaşımı da özne-nesne ve bu ilişkiden doğan duyum kavramıyla , siborg kavramı inceleniyor. Feminist teori hakkındaki açılımlar bu bölümde yapılıyor. Siborg benlikler dışında dünyada oluşan canlı veya cansız bir çok kavramsal olgunun siborglaştığı ve benliklerimizin bu süreçle beraber devam edeceği konusu bir hayli ilgi çekici. Ve son olarak Kim Robinson’un metaütopya önerisi var. Robinson’un üçlemeden Kızıl Mars kitabındaki kurgu karakterlerinden Arkadi Bogdanov, Aleksandr Bogdanov’un soyundan gelen bir devrimci mühendis. Onunla beraber ilgi çekici birçok karakter var. Kitaptan okuduğumuza göre kesinlikle göz atılması gereken bir üçleme. Sonuç olarak Moleküler Kızıl yeni bir bilgi teorisi örgütlemek için yazılmış, metaforlarla çok zenginleştirilmiş, nevi şahsına münhasır bir kitap. Emeğin örgütünün en yüce örgüt olduğunu gün be gün tekrarlarken, kitaptaki kavramların doğru anlaşılması için gerekli ek okumaların da yapılması gerekiyor. Yazarın bunun için Molecular Red : Reader diye bir okuma kılavuzu var. Kesinlikle okumadan önce göz atılmalı. Dünyanın bütün işleyişleri dağılın, dünyaya bir kazandıracağınız var diyerek ve herkesi makro ve mikrokozmik duygulanım işbirliğine davet ederek bitiriyorum. Moleküler Kızıl-Antroposen Çağının Teorisi Mckenzie Wark Çev. Cemal Yardımcı Metis Yayınları 328 s. 43,50 TL

Ercan Kesal: İleri Gitmek Çoğu Zaman Geriye Dönmekten Daha Kolaydır!

Beril ERBİL berilerbil@yahoo.com "Ercan Kesal hikâyesi çok olan bir yazar,” demiştim onunla ilk söyleşimizi yaptığımızda. Üstelik o, o zaman da sadece bir yazar değil; doktor, sinemacı ve edebiyatçı idi. İnsanlık hallerimizi, duygularımızı çok yakından biliyor, yazdıklarına, hayat verdiklerine ince ince işliyordu. Şimdi Ercan Kesal’ın bu kimliklerine bir yenisi daha eklendi. O artık yönetmen kimliği ile de karşımızda… Yazıp yönettiği ilk uzun metraj filmi “Nasipse Adayız” dünya prömiyerini Ocak 2020’de Rotterdam Film Festivali’nde yaptı, filmin Türkiye prömiyeri ise 24 Temmuz’da 39. İstanbul Film Festivali’nde yapıldı. Ayrıca film, İstanbul Film Festivali’nden En İyi Yönetmen ödülü ve FIPRESCI Ödülü ile döndü. Filme konu olan Ercan Kesal’ın Nasipse Adayız adlı novellası 2015’te İletişim Yayınları tarafından yayımlandığında, onunla bir söyleşi yapma imkânı bulmuştum. Ardından bu söyleşi; yine İletişim Yayınları tarafından 2017’de yayımlanan, Doğuş Sarpkaya’nın derlediği, Kesal’ın söyleşilerinin toplandığı “Aslında…” adlı kitapta da yayımlandı. Bundan beş sene sonra hâlâ güncelliğini koruyan, edebiyattan politikaya, hayattan sinemaya ve doktorluğa uzanan söyleşimizi kitabın filmi vizyona girmeden bir kez daha buluşturuyoruz sizinle. Nasipse Adayız’da bir belediye başkan aday adayı Dr. Kemal Güner’in adaylık sürecinde yaşadıklarını, partilerdeki durumu mizahi bir dilden okuyoruz. Kemal Güner hiç beklemediği bir zamanda kendini içinde bulduğu dünyanın çarklarına kendini kaptırıyor ve durmak istese de duramadan kaçınılmaz sona doğru ilerliyor. Bazen hayat yön veremediğimiz şekilde mi ilerliyor, yoksa içimizde hep o yönsüzlüğe gitmeye istekli başka biri mi var? Bu kitapta insan denen canlının doğumundan ölümüne kadar, yaşadığı her an içinde duyumsadığı “varoluşsal sıkıntı” ve “ben kimim, niye bu dünyada varım?” sorularına aradığı cevabı bulabileceği yolculuklardan birini anlatmaya çalıştım. Bu yolculuğun adı politika yolculuğudur... İnsan nefsinin en iyi sınandığı alanlardan biri olan politik mücadele ve nihayetindeki iktidar, erk, güç, kuvvet gibi kavramlar, tam da bu soruların cevaplarıyla yüzleşilebilecek yerler olarak görünmüştür bana. Hikâyenin öznesi Dr. Kemal de, içinde yer aldığı sosyal ortamın tüm karmaşıklığıyla birlikte, “kafasında yıllardır taşıdığı büyük ideal ve amaçlar için aslında hiç de yeterli ve uygun birisi olmadığını anlamış, ama bunu itiraf ederek, çıktığı yoldan geri dönecek güce de sahip olmadığından kendisini bekleyen mutlak sona çaresizce razı olmuştur.’’ Niye böyle yapmak zorunda kalmıştır. Bence, ileri gitmek çoğu zaman, geriye dönmekten daha kolaydır da ondan! Giren herkes bu oyuna dahil oluyorsa, sorumlu biraz da biziz demektir. Bir dönem siyaseti deneyimlemiş biri olarak Nasipse Adayız’da da önümüze serdiğiniz sorunların çözülmesi nasıl mümkün olabilir? Yoksa düzelmeyecek bir yalana mı inanıyoruz? Kahramanımız Kemal Güner, çıktığı “adaylık yolculuğu”nun sonunda, “her insanın kendi içinde, hep bir şiddet, kıskançlık ve aklının önüne geçen, bitmek bilmez bir hırs taşıdığı” gerçeğiyle de yüzleşme fırsatı bulur. Yaşadığı kırılma ve hesaplaşma, belki bundan sonrası için ona, yeni ve daha dürüst bir hayat fırsatı sunacaktır. Böyle bakarsanız onun için ‘hayırlı olmuş’ bile diyebilirsiniz. Ama, ‘siyaset pratiği hep böyle mi devam edecek?’ derseniz, galiba evet, böyle devam edecek. İnsanoğlu ne yazık ki, bu oyunun yerine daha gerçeğini ve insana yakışanı koyamadı. Hükümetlerin halkı değil, halkın hükümetleri yönettiği güne kadar böyle! 80 sonrası politikadan uzaklaşan kuşakların yetiştiğini düşünüyorduk, Gezi olayları bize gençlerin de söyleyecek sözleri olduğunu, aslında konuya düşündüğümüz kadar uzak olmadıklarını gösterdi. Önümüzdeki dönemi ve gençlerin bu süreçteki rolünü nasıl görüyorsunuz? Gençlik gelecektir! Hesapsızdır, cesurdur, çoğu zaman üretim ilişkilerinin dışında durduğu için de saftır, kirlenmemiştir. 80 faşist darbesinin çok bilinçli biçimde hayata geçirdiği entelektüel yozlaşma ve yok etme hareketine rağmen, toplum kendi bağrından yeni ve şaşırtıcı filizler büyütmüştür. Gezi sadece muktedirleri değil, hemen herkesi şaşırtmıştır. Cesaretin, akıl, vicdan ve sınıfsal bir bakışla tamamlanarak, sürdürülebilir, güçlü bir muhalefete dönüşmesini ümit ederim. “Kişinin kendini tanıyamadığı nokta kör noktaymış… Ama kişinin öznesinin yazılı olduğu yer, tam da bu kör noktaymış.” aforizması ile Nietzsche’ye bir gönderme var kitabınızda. Utanma duygumuzu kaybetmeden o kör noktaya ulaşmak mümkün müdür? Kim söylediyse iyi söylemiş: “İnsanlığı utanç kurtaracaktır!” Katılıyorum doğrusu. Hâlâ utanabilmek iyi bir şey. Bu yüzden sosyologlar, insanı ‘’yüzü kızaran tek canlı türü’’ olarak tarif etmişlerdir. Kişinin kendini tanımaya başlayıp, yüzleşebilmesi için belki böylesi bir ‘utanç süreci’ şarttır. Öznemizin yazılı olduğu yeri okumak istiyoruz madem, bu yolculuktan çekinmemek ve kaçmamak lazım. Peri Gazozu’nda boğazımıza düğümlenen hikâyeler anlatıyordunuz. Hatta anlatmıyor, izletiyor; yanımızda oturup paylaşıyormuşçasına samimi bir dil kullanıyordunuz. Bu kez karşımıza mizahi bir dille çıkmanıza rağmen onun içinde de masumiyete bir özlemle hüznü yakalıyorsunuz… Ve tabii, yine bir film izler gibi okuyoruz sizi. Sinemacı ve edebiyatçı kimliklerinizin birbirine katkısı nedir? Sinemanın atına bindim, lakin atımı koşturan edebiyatın kırbacıdır. İkisi de birbirini hem besliyor hem de tamamlıyor. Sinema ve edebiyat, dertleri insan olan, insanı anlatan iki yaratıcı sanat dalı. Birinin silahı sözcükler, diğerinin görüntüler. Çehov, edebiyat ve hekimlik arasında bir tercih yapıp yapamayacağı ya da neyi tercih edeceği sorulduğunda, edebiyatı karısına, hekimliği de sevgilisine benzetmişti. Benim sinema ve edebiyatla da benzer bir ilişkim var sanki. İkisini de aynı tutkuyla yaşıyorum. Yazarken, kalemimi bir kamera gibi kullanarak, anlatmak yerine göstermeyi tercih ediyorum. Sinemasal bir anlatımla yazmaya gayret ediyorum. Sinemada oyunculuk ve senaristlik dışında henüz film çekmediğim için, ‘çekmek istediklerimi, yazarak gösteriyorum’ diyebilirim. Sinemacı ve edebiyatçı kimliklerinizi birbirine bağlasam da doktor kimliğinizi bu tablonun dışında tutuyordum. Ta ki bir söyleşinizde şu söyleminize rastlayana kadar: “Soranlara, “Sait Faik okumuş, Turgut Uyar’dan haberdar doktora gidin” diyorum. Çünkü Çehov okuyan doktorla, okumayan doktorun seninle kurduğu ilişki başkadır. Çehov okuyan doktor, hastaya başka türlü sorular sorar.” Hekimlik de bir sanattır. İnsanı anlama, dinleme ve ona dokunma sanatı. Modern tıp ve kapitalizm, her ne kadar sağlık sistemini pazar, ilaçları tüketim malzemesi, hekimi de satış elemanı yapmaya çalışsa da, pirimiz İbni Sina’dan öğrendiklerimiz yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Hekimliğin aynı zamanda şairlik, feylesofluk ve edebiyatçılık olduğunu biliyoruz. Hastalık yoktur, hasta vardır. Hasta insandır. Her insan kendine özgü ve biriciktir. Her hastanın tedavisi de kendine özgüdür. Hastayı, bir bulgular dosyası haline getiren sistemin karşısına, hastaya dokunan, onu dinleyen, onunla diğerkam olan gerçek hekimlerdir, yaramızın merhemi. Hekimliğin bilgiye değil, bilgeliğe ihtiyacı vardır... Peki önümüzdeki dönemde hangi hikâyeleri anlatacaksınız bize? Bizim hikâyelerimizi... Galeano’nun dediği gibi, sokaktan aldıklarımı, onlardan bana gelenleri, kalbimdeki cesaret ve kehanetle bezeyip, yine onlara geri göndereceğim, buluşabilmek ve birlikte kurtulmak ümidiyle.

İncir Zamanı

Hüseyin AKCAN Ama beni bekleyen bir şeyler varmış az biraz sabır Diyor cinlerin vakitlerinden çaldığım ıslak bir gömlek Uzak diyor biri, sıkıcı ama güzel Bu güzel de biraz dinlenelim olur mu? Beni artık ayır, beni toprağın tozuymuşum gibi sev Ağaca ağıt dökmekten vazgeç Saçlarımı öp, dinlen güzel olalım, güzel bi elbise gibi Eti saralım, beyaz mücrim kehanet Tırnaklarım uzasın, taşları aşıp aşıp bu sözde durulalım Yanığımı merhemle sar, gece usulca ölmek var Kıpırtısız ve sakin sanki Ay büyürse... Ay büyürse bir bardağı en kirli yerinden tutup İçimizi dökelim ağızlarımıza Ağızlara varasıya İncir zamanı hadi kırda uyuyalım, Çiğnenmiş söz tükürülen gül biçilmiş toprak Evimin boşluğunu aynalarda görüp üzerimdeki terli gömleği Çalan bir cine anlattım: Sütü bozdum, kanaatlerden oldum, kibirlerden oldurdum kendimi Şimdi anılarımı dönüp değiştirmek sanki niye Oynandıkça dağılan zihnim Kıyam ettikçe bükülen bedenim Değil mi ki haram nedir ve kime düşer sabır etmek Sabır da uyanan arzuyu leke bilmek Acıyı kuşluk vaktinde eritip başına taç eyleyen Bana sanki neler etmez bilmez miyim? Rüzgârda susup sancımak kadınların vebali değil Uçup tepeye konmak rüyada herkesin bildiği bir şey Gel seninle Atlayıp grinin sonsuz hamurunda sıcacık bir ekmek gibi dağılalım Geriye kalan az biraz sabırdır ne ki Oturup beklerim yine seni Sen yine beni sev.

ÇALIŞMA ORTAMLARI

Burası insanlara işiniz ve sunduğunuz hizmetler hakkında bilgi vermeniz için harika bir fırsattır. Bu içeriği özelleştirmek mi istiyorsunuz? Çok kolay.

SHOWROOM

Burası insanlara işinizden bahsetmeniz için harika bir yer.

TOPLANTI SALONLARI

Burası insanlara işiniz ve sunduğunuz hizmetler hakkında bilgi vermeniz için harika bir fırsattır. Bu içeriği özelleştirmek mi istiyorsunuz? Çok kolay. Görüntüler, bağlantılar ve metin ekleyin veya koleksiyonunuzdan verilere bağlayın.

GALERİLER

Burası insanlara işiniz ve sunduğunuz hizmetler hakkında bilgi vermeniz için harika bir fırsattır. Bu içeriği özelleştirmek mi istiyorsunuz? Çok kolay.

Yeşil Çay

Earl Grey

Özel Karışımlar

Instagram

Bize Katılabilirsiniz!