Son Yazılar

Özgürlük sorununa yeni bir bakış: Özgürlük ve Nörobiyoloji

Özgürlük sorununa yeni bir bakış: Özgürlük ve Nörobiyoloji

Müge GÜLMEZ gulmezmuge@gmail.com instagram.com/mugegulmez Günümüzün önde gelen felsefecilerinden John R. Searle’ün "Özgürlük ve Nörobiyoloji" adlı kitabı Zeki Özcan tarafından Türkçeye çevrilerek Sentez Yayıncılık tarafından 2019 yılında okuyucuyla buluştu. Kitap Searle’ün Paris Sorbonne Üniversitesi’nde 2001 yılında verdiği konferans metinlerinden oluşuyor. Öncelikle, kitabın giriş bölümünde Zeki Özcan özgürlük sorununu tarihsel yönden ele alarak ve Searle’ün özgürlük anlayışını derinlemesine tartışarak okura yeterli bir alt yapı sağlamakta. Bu alt yapı özgürlük sorununu nörobiyoloji ekseninde tartışmadan evvel bu kavramın nasıl ele alındığına dair önemli felsefi tartışmaları içermekte. Bu da Searle’ün özgürlük sorununa getirdiği yenilikçi ve farklı bakış açısının daha iyi kavranmasına olanak sağlıyor. Bu bağlamda kitap, felsefenin özgürlük ile ilgili klasik sorularına farklı boyuttan bakmayı öneriyor: Gerçekten özgür müyüz yoksa özgür olduğumuzu mu sanırız? Eğer özgürsek neden bazen bile bile kötü tercihler yaparız? Yoksa bazı eylemlerimiz özgürken bazıları değil midir? Biyolojik ve nedensel determinizm insan bilincinin gizemini açıklamada pek de tatmin edici bulunmamıştır bugüne kadar. Bir hayvan, doğası tarafından belirlenmiştir, belirli bir programı vardır ve ona göre davranır. Ancak insan hangi noktaya kadar bir programdan ibarettir ve hangi noktada özgürce seçebilir hale gelecektir? Kitabın giriş bölümünde belirtildiği üzere, varoluşçuluk öncesi özgürlük anlayışına bakıldığında oldukça klasik tezlerle karşılaşılır. Örneğin Epikür, özgürlüğü insanın istediği şeyi gerçekleştirebilmesi olarak tanımlarken, Spinoza özgürlüğün bir yanılsama olduğunu düşünür; hatta Tanrı bile belirli zorunluluklara tabiidir. Kant ise eylemlerin rasyonel bir ilkeye dayandırılabilmesine özgür edim diyecektir. Ancak bugün anladığımız anlamıyla özgürlük meselesi modern dönemde ele alınan bir konu. Varoluşçulukla birlikte özgürlük kavramı sorumluluk alma eylemini beraberinde getirmiştir çünkü insan seçimlerinde özgürdür ve bunun sorumluluğunu almalıdır. Yani insan özgürlüğünün bedelidir aslında sorumluluk. Searle özgür irade probleminin günümüze kadar çözülememiş olmasının sebebinin Descartesçı zihin-beden düalizmi olduğunu ifade eder. Böyle bir zihin-beden ikiliği vardır ancak yalnızca görünüştedir ona göre. “Gerçekte inanıyoruz ki, dünya tümüyle, kuvvet alanlarında hareket eden maddi parçacıklardan oluşmuştur; fakat yine inanıyoruz ki, dünyada maddi olmayan bir fenomen, bilinç de vardır.” (s.30) Diğer bir taraftan, doğanın determinist yasalarla işlediğine inandığımızı ileri sürer. Örneğin bir yerlerde bir deprem olmuşsa bunu determinist açıklamalarla kavramak mümkün ancak insan deneyimini elen alan konularda sadece determinist açıklamalara başvurmak yetersiz kalmaktadır. Bu da bir çeşit paradoks yaratır: “Bir yandan özgürlüğü deneyliyoruz; diğer yandan her olayın bir nedeni vardır düşüncesinden çok kolayca vazgeçemiyoruz.” (s.31) Searle bu yanılsamayı aşmanın yolu olarak da özgür irade problemini nörobiyolojinin ışığında incelemenin faydasına odaklanır. Zihinsel durumların nörobiyolojik bir dizi süreçlerin sonucu olduğunu iddia eder. Bilinç ise nöronlar sisteminin bulunduğu bir durumu temsil etmektedir. Roger Sperry örneği üzerinden, soyut bir zemine oturtmaya alışkın olduğumuz bilinci şu şekilde açıklar: “Bir tepeyi tırmanan bir tekerleğin durumunu alalım. Tekerlek bütünüyle moleküllerden yapılmıştır. Sertlik, bireysel moleküllerin davranışını etkiler. Her molekülün yörüngesi, tekerleğin oluşturduğu bu tümüyle sert şeyin davranışı tarafından etkilenmiştir. Yine de burada çok açık biçimde moleküllerden başka bir şey yoktur. Tekerlek sadece moleküllerin bütününden ibarettir. Bu nedenle sertlik tekerleğin davranışına ve tekerleği oluşturan bireysel moleküllerin davranışına nedensel olarak girer diye söylediğimizde sertliğin moleküllere eklenen bir şey olduğunu değil; fakat daha çok sertliğin moleküllerin bulunduğu koşullara uygun olduğunu söylüyoruz. Bundan, sertliğin nitelik olmadığı ve gerçekten nedensel etkiler yapmadığı sonucu çıkmaz.” (s.40) Bilincin nöronlarla ilişkisinin, sertliğin moleküllerle ilişkisine olan benzerliğidir bu alıntıda anlatılan. Yani hiyerarşik anlamda olmamakla birlikte bilincin beynin üst biyolojik bir özelliği olduğunu iddia eder. Böylece bilinç bedeni etkiler dendiğinde nöron yapılarının bedeni etkilediği kastedilmektedir. Yani ortada zihin-beden ikilemi yoktur. Ya da klasik anlamda maddi olmayan bir varlığın (bilincin) maddi olana (bedene) etkisi değildir söz konusu olan. Nihayetinde Searle yüzyıllardır süregelen özgürlük sorununu bu açıklama ile çözüme ulaştırdığını savunur. Karar vermemiz gerektiğinde özgür irademiz olduğunu varsayarak hareket etmek zorunda kaldığımızı söyler. Çünkü rasyonel bir karar alırken “(…) düşünmenin ve eylemin tipik durumlarında düşünmenin, kararın ve eylemin farklı etaplarına ve sonraki etapların durumuna giren nedenler arasında bir aralık (écart) serisi vardır. Eğer problemi daha ayrıntılı incelersek saptayabiliriz ki, aralık, pek çok bölüme ayrılabilir. İlk aralığı, bir sebebe göre karara götüren sebepler ve kararın alınması arasında gözlemleyebiliriz. Bir başka aralığı karar ve eylemin başlaması arasında ve birbirini izleyen tüm eylemler arasında gözlemleyebiliriz.” (s.34) Yani Searl’e göre bilinçli bir hal ile diğeri arasında bir boşluk söz konusudur. Özgürlük olarak deneyimlenen şey ise bilinçli ‘ben’in belirlenmemiş bir şekilde bu boşluktaki deneyimidir. Örneğin aynı yere giden iki cadde ile karşılaştığımızda ikinci caddeyi tercih edip oraya yönelmeden önceki hal ile düşünüp taşındıktan sonra ikinci caddeye doğru sürüşümüz arasındaki o düşünüp taşınma aralığı özgür irade deneyimidir. O aralıkta belirli sebepler doğrultusunda düşünür, kararımızı verir ve eylemimizi gerçekleştiririz. Kitabın "Dil ve İktidar" başlıklı bölümünde ise Searle “Fiziksel parçacıklardan oluşan bir dünyada politik bir realite nasıl var olabilir?” sorusunu inceler. Kolektif yönelimlilik, fonksiyon yükleme ve oluşturucu kural kavramları ile kurumsal realitenin bir statü fonksiyonları sistemi olduğunu ve bunun da deontik bir güç olduğunu savunur. Dilin ve sembolizmin fonksiyonu ise para, evlilik, mülkiyet gibi kurumsal kavramların belirlenimleridir. Çünkü bunlar kurumsal olgulardır ve sembolik veya lengüistik olarak belirlenmektedir. “Dil, kurumsal realitenin oluşturucu bir bölümüdür. Herhangi bir şeyin para, mülkiyet, evlilik veya yönetim olması için, insanların uygun düşüncelere sahip olması gerekir. Oysa bu uygun düşüncelere sahip olmaları için, bu düşünceleri düşünme araçlarına sahip olmaları gerekir. Bu araçlar da sembolik ya da lengüistik düzendedir.” (s.76) Kurumsal olgularda ise herhangi bir davranışın istekten bağımsız sebeplerini yaratma özelliği mevcuttur. Örneğin, sabah sekizde uyanmak istemeyen biri memur ise sabah dokuzda iş yerinde olması gerekir. Bu sebep de kişide bir istek meydana getirir. Yani güç insanlara istedikleri veya istemedikleri herhangi bir şeyi yaptırmaya muktedirdir. Aslında ekonomi ve politika alanlarındaki fenomenler dil dışında var olamaz. Statü fonksiyonları sadece birileri onları var olarak düşündüğünde var olabilirler ve böyle düşünülebilmesinin araçları da lengüistiktir. Bu sebeple dilin kontrolünün de önemi ortaya çıkmaktadır. Son olarak Searle toplumsal değişimlerin statü fonksiyonlarının arka plan düzenlemeleri olduğunu hatırlatarak sonlandırır sözlerini. Bu kitap bir konferans metni niteliğinde olduğundan hem kolay okunan hem de kolay anlaşılan bir metin. Nörobiyoloji, nörofelsefe ile özgürlük ve özgür irade konularını merak edenlerin güncel tartışmalara yönelik hızlıca bir fikir oluşturmasını sağlayacak nitelikte. Felsefecilerin son yıllarda nörobiyolojiye ve günümüzdeki beyin çalışmalarına ciddi bir şekilde yöneldikleri görülüyor ve bunun tam tersi de doğru. Bu açıdan bu tür yazınlar felsefe ve bilimin daha çok kaynaşmaya başladığı günümüz koşullarında büyük önem arz etmekte. John R. Searle Özgürlük ve Nörobiyoloji Sentez Yayıncılık 85 Sayfa 2019

More
Lacivert Hikâye:  Mit ve Anlam

Lacivert Hikâye: Mit ve Anlam

M. Utku Yeşilöz instagram.com/ummanzmhkmtrn twitter.com/ummanzmhkmtrn Toplam beş bölümden oluşan anlatımda Lévi-Strauss, mit-bilim, mit-tarih, mit-müzik ilişkisi ve bununla birlikte ilkel, uygar kavramları özelinde düşünme biçimleri arasında gördüğü belirgin zıtlıkları ele alır. Öyle geliyor ki mitolojik evrenler,
kalıntılarından yeni evrenler doğsun diye,
oluşur oluşmaz dağılmaya mahkûmdur.

Claude Lévi-Strauss, Yapısal Antropoloji 1986 yılında ilk kez Alan yayıncılık tarafından Türkçe edebiyata kazandırılan ve 2013’te İthaki Yayınları’nda ilk baskısını gören Mit ve Anlam, geçtiğimiz yaz aynı yayınevinde altıncı kez baskıya gitmiştir. Çevirisini Gökhan Yavuz Demir’in üstlendiği yirminci yüzyılın önde gelen düşünürlerinden antropolog ve etnolog Claude Lévi-Strauss’un bu eseri okurlarına yol haritası sunmaya devam etmekte.

Çevirmenin deyimiyle, Yaban Düşünce ile entelektüel çizgisinde ilerlerken rotasını “akrabalık dönemi”nden “mitolojik döneme” çeviren Claude Lévi-Strauss, öncelikle mitlerin mantığını analiz etmekle işe başlayıp 30 Ekim 2009 tarihinde son yolculuğuna uğurlanana kadar yapısalcılık, modern bilim ve mit-mantıkları üzerine çalışmalarını sürdürecektir.

İnceleyeceğimiz baskıda ön söz sahibi Wendy Doniger’in okurla metni baş başa bırakmadan hemen önce kurduğu şu cümle, Lévi-Strauss ’un insan varoluşuna dair can alıcı soru-yorumlarla Mit ve Anlam’da ne anlattığına işaret eder: “Lévi-Strauss’un ismini ilk kez duyan biri onun temelde ne anlattığını çabuk ve kolay bir şekilde izah etmemi istese, Mit ve Anlam’ı seçip yüksek sesle okurdum.” (s.15)

Mitoloji üzerine kaleme alınan metinlerin tümü, mit dediğimiz şeyin tanımı etrafında dönmektedir. Lévi-Strauss’un tanımıysa kabaca şöyle: “Mitler, insanların kendilerine anlattıkları, etrafa anlatıldığını duydukları hikâyelerdir.” O, bir tanım aranacaksa muhtemelen tanımlarını ödünç alacağımız hakların her biri kadar tanım yapılacağını ileri sürer. Mitlerin oluşumuna ve ne amaçla var olduklarına dair getirdiği açıklamaysa şu: “İnsanlar mitlerin yazarları olmadığını düşünürler, tabii bu hikâyelerin yazarlarının olmadığından değil, tekrar tekrar anlatılarak dönüştürüldükleri için bu hikâyeler ortak mirasa dâhil edilmiştir. Bu hikâyeler yoluyla her toplum nasıl oluştuğunu, üyelerinin dış dünyayla ilişkilerini ve insanın evrendeki yerini anlamaya çalışır.”

Onun bu sözlerinden anlıyoruz ki zamanın başlangıcında olan bitene şimdi ve buradan bilimsel açıklama getirilirken, farklı alanlarda o alana özgü açıklamalar da geliştiririz. Evrenin büyük olayları için bilhassa fiziğe, kozmolojiye başvururuz. Yoğunluğunu koyu kabul edebileceğimiz hikâyelerin yani mitin ayırıcı yönünü vurgulamak isteyen Lévi-Strauss, tüm bu olaylara kapsayıcı bir açıklama getirmek işinin kendini var ettikçe dağılan ve bu döngü tekrarlandıkça yeniden var olan mitlere bırakılması gerektiğinin altını çizer. “Mit bir dil biçimidir, dil bizi kendimizi ve dünyamızı anlamaya girişmeye yatkın kılar ve bunu, aslında bütünüyle kaynaşık halde olabilecek verilerin üzerine diyalektiği, ikilikleri veya ikici şemaları üst üste bindirerek yapar.” (s.8)

Sağ sol, iyi kötü, yaşam ölüm vb. gibi bizler de doğa tarafından ikiye yarılmış mahlûklar değil miyiz? Benzer ikillikler özelinde mitin tek bir açıklayıcı şema oluşturmayı amaçladığını düşünen antropolog, insan beyninin kendisinin ikili doğasıyla yaşamdaki başka ve kaçınılmaz ikiliklerin peşine düşecektir. Hatta Mit ve Anlam’da okuduğumuz üzere onun eserlerinde bir önemli ikilik daha vardır ki o da tikellik ile evrensellik arasındaki gerilimdir; okur, metin üstünde hâkimiyet kurduğunda Lévi-Strauss’un Mit ve Anlam’da evrenselciliği apaçık ortaya koyduğunun farkına varacaktır.

“Aslına bakarsanız farklılıklar son derece verimlidir. İlerleme sadece farklılık vasıtasıyla gerçekleştirilmiştir.” (s.39)

Gerçekte yazdıklarını bitirir bitirmez unuttuğunu Mit ve Anlam’da itiraf eden Lévi-Strauss, kitaplarının kendisi vasıtasıyla yazıldığını, bir kere ondan çıktıktan sonra boşluğa düştüğünü ve geride hiçbir şey kalmadığını samimiyetle paylaşır. Bu kitapta onun sisteminde “mitem”lerin gerek farka gerekse aynılığa olanak tanıdığı görürüz; sistemi “değişmez olanı veya yüzeydeki farklılıklar arasındaki değişmez unsurları araştıran yapısalcı yaklaşımı (s.14) destekler niteliktedir.

Ayrıca mitolojik düşüncenin mantığı, olumlu düşüncenin dayandığı mantık kadar zorluklu ve pratikte bize biraz faklı gelebilir. Bu farklılık, zihinsel işlemlerin niteliğinden ziyade işlem konusunu oluşturan nesnelerin yapısından ileri gelir. Verimi artıran hâliyle değişmezi veya yüzeydeki farklılıklar arasındaki değişmezi sorgulayan yapısalcılıktaki bu fikri destekleyici ögelerin varlığı Lévi-Strauss’ça kabul edilir.

Farklılıklar gibi yüzyıllar boyu zaman ve mekân bağlamında insanoğlunun ortaya koyduğu ürünlerdeki benzeşmeler de rastlantıdan başka sebeplere dayanabilir. Lévi-Strauss, esas problemi hepsinde müşterek olanı bulmak olarak görür. Bunu bir tercüme, bir dilde veya kodda ifade edilen şeyi farklı bir dildeki ifadeye tercüme, etme problemi olarak düşünen antropolog; insanların, hayat tecrübesini mit olarak adlandırılan hikâyelerde dile getirdiğine, dili/kodu buradaki aktarım için yorduğuna inanmıştır. Ona göre mitlerin ayrışan ve ortaklaşan unsurlardan doğan gücü buradan geliyor olmalıdır. “Her birimiz birtakım şeylerin meydana geldiği bir tür kavşağız.” (s.24)

Toplam beş bölümden oluşan anlatımda Lévi-Strauss, mit-bilim, mit-tarih, mit-müzik ilişkisi ve bununla birlikte ilkel, uygar kavramları özelinde düşünme biçimleri arasında gördüğü belirgin zıtlıkları ele alır.

İlk bölüm "Mit ve Bilimin Buluşması"dır. Bir manada bilim ile mitin nasıl ayrıldığını, diğer bir manadaysa her ikisinin gerçekliğin parçaları olduğunu göstermeye çalışır, Lévi-Strauss. Mitle kaybedileni geri getirmek için bilimi dışlamamız veya bilimsel bir bakış açısını sürdürmek için miti terk etmemiz gerekmediğini iletir. Aynı zamanda yapısalcılığa, kargaşanın dengesine ve bu dengenin ihtiyacına değinir. İkinci ve üçüncü bölüm, "‘İlkel’ Düşünce ve ‘Uygar’ Zihin" ve "Tavşan Dudakları ve İkizler: Bir Mitin Yarılması"dır. Lévi-Strauss, bu bölümlerde ilkel ideyle modern ide arasındaki bazı farklılıkları, ilkel idenin derinden değişmeceli olduğunu, belirli bir kültürün pragmatik yaşamına nasıl gömülü olduğunu keşfettirmek ister okura. Dördüncü bölüm "Mit, Tarih Haline Geldiğinde"dir. Bu bölümde eski antropolojinin sadece orada bulunularak araştırılmasını değiştirme sorununa, buna ilaveten süreç içinde kaybolan/mitleri parçalayan bir başlangıç özelliğinin varlığına değinerek maksatlı olarak mitolojilerin/lacivert hikâyelerin yapılandırılmış düzeninden bahseder. Aynı zamanda mitoloji ve tarihle nasıl ilişki kurduğumuz arasında bir bağlantı kurmaya çalışan Lévi-Strauss, okura belirli bir kültür içindeki mitlerin varyasyonları, tarihçiler arasındaki tarihsel açıklamaların varyasyonlarından farklı değildir, sonucunu çıkartır. Son bölümse "Mit ve Müzik"tir; müziğin aslında büyük ölçüde miti yaratan ve destekleyen yapılara dayandığını savunur. Hem müziğin hem de mitin temel yapı taşlarını tartışarak onların benzerliklerini ve farklılıklarını sergiler. Genel olarak kitapta mitolojinin nasıl yorumlanacağına dair onun bazı ilginç yaklaşımları olduğunu görmek keyif verici. Mit ve Anlam tercihen Claude Lévi-Strauss’un Yapısal Antropoloji ve Patrick Wilcken'in biyografisi, Claude Lévi-Strauss: Laboratuvarda Bir Yaşam kitaplarıyla birlikte okunabilir. Yapısalcılık ve bilim -bunların mitoloji ve antropolojiyle olan ilişkisi- gibi ana konudan küçük sapmalarla zenginleştirilmiş bu eser ilgilisi için dikkatle okunası. Mit ve Anlam Claude Lévi-Strauss İthaki Yayınları Çev. Gökhan Yavuz Demir 96. s 2013

More
Hayatta Kalmak ve Yaşamak Arasında: "Aramızdaki Fikret"

Hayatta Kalmak ve Yaşamak Arasında: "Aramızdaki Fikret"

Metin YETKİN instagram.com/metinyetkinn twitter.com/metinyetkinn Sonat Yurtçu’nun “Aramızdaki Fikret” isimli öykü kitabı İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Ana mekânın Kadıköy olduğu dirsek temasındaki on öyküden oluşan kitap şiddet, otorite, aile, yalnızlık, nostalji gibi temaları irdeleyen ironik ve absürt bir anlatı. 1990 yılında doğan Sonat Yurtçu’nun ilk öyküsü Peyniraltı Edebiyatı, ilk şiiri Diri Ozanlar Derneği dergisinde yayımlandı. Editörlüğünü Beyza Ertem’in üstlendiği “Aramızdaki Fikret”, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okuyan yazarın ikinci kitabı. Kitap, birbirleriyle yer yer bağlantılı olan on farklı öyküden oluşmakta. Öykülerin ortak özelliği hepsinin toplumsal ve siyasal eleştiri içermesinin yanında Yurtçu’nun ironik üslubu ve kurgunun absürde yaslanması. Nitekim ilk öykü olan “Yaşamalısın”a bakıldığında Amir’e seslenen bir anlatıcıyla karşılaşıyoruz. Gerek öykünün başında gerek aralarında Müslüm Gürses şarkılarından yapılan alıntılarla ritmi artırılan öykünün kırılma noktası ise anlatıcının Sezen Aksu’ya benzemek için peruk takarak Çilem Bar’a gitmesi. Orada babasının arkadaşına yakalanan anlatıcı bir ay boyunca aile bireyleri olduğu tahmin edilen kişiler tarafından öldüresiye dövülüyor, ardından babası onu istemeyince bir hastane önüne atılıyor. Sokakta madde kullanımına başlayan anlatıcı bir gün babasını öldürünce hapse atılıyor. Hapiste sağ ve sol gruplarla tanışıp sola meylediyor, işkenceden -artık yasak olmasına rağmen- zevk alan devlet güçlerine öfke duyuyor. Bu arada hegemonya kavramı üzerinden kısmen de olsa sınıf bilinci kazanan anlatıcı hapiste tanıştığı Recep vasıtasıyla çıkınca trans birey olarak seks işçiliğine “muhafazakâr erkeklerin bir numarası” olarak başlıyor. Ancak öyküdeki ikinci kırılma noktası, anlatıcının çocukluk aşkı Yeşim’in evlendiği polis tarafından öldürüldüğünü öğrenmesi oluyor. Nitekim öykünün biraz gerisine baktığımızda “Belki de kötü bir insanım ben, bana yaptıklarınızdan sonra size benzemişimdir.” demekte. (s.20) Öte yandan Ödipal izlekte başlayan bu öykünün paralelinde baba-oğulun çaresiz kaldığı ve aynı tarafta bulunduğu Deleuzeyen ifadeyle aşırı-Ödipal bir öykü de mevcut: “Beni Öp Haydar” öyküsü. Bu öyküde sol görüşlü olduğu için yıllarca işkence gören, bu zulmün ardından kendini alkole vererek intihar eden bir babanın oğlu söz konusu. Babanın çektiklerini mektuplar aracılığıyla öğrenen oğul, ondan yadigâr kalan kırmızı Reno’yu kullandığı için asker tarafından zorla alıkonularak “kum torbası” adı verilen bir şekilde acımasızca dövülüyor: “Dayak devam ederken babamın çektiklerini düşünmeye başlıyorum. Beş Nolu’dan çıkıp kurtulan babam, kendini alkole verdi, karaciğeri çürümeye yüz tuttu. İç organları yediği dayaklardan zaten berbat bir durumdaydı ve evinin sedirinde öldü.” (s.79) Metinlerde birçok Ödipal veya aşırı-Ödipal çatışma mevcut. Öte yandan öykülerde yalnızlık ve nostalji temaları da çokça işlenmiş. “Ercüment’in Sergüzeşti” adlı öyküdeki Ercüment bu iki temanın da ete kemiğe bürünmüş hali zira kendi tanımını yalnızlık üzerinden yapmakta: “Adım Ercüment. Yatağım tek kişilik. Pek gelip gidenim yok, aslında kimse gelmiyor. Bazen zilim çalıyor, birini bekliyormuş gibi basıyorum otomata. Hep başkasına gelen biri çalmış oluyor kapımı, üstünde adım da yazıyor oysa.” (s.58) Kendisini böyle tanımlayan, herkes uyurken sokaklarda gezinmeyi seven Ercüment dokunma duyusuyla (“soğuk hava”) birlikte geçmişe dönerek nostaljiye sığınıyor. Öyle ki nostaljiden şimdiye dönüşü dahi yavaş yavaş gerçekleşiyor: “Markete girdim, gençten bir çocuk ilkokulda öğretmenimizin öğrettiği gibi kollarını çiçek yapmış, uyukluyordu.” (s.59) Şimdiye ait bir mekân olan markette yine şimdiye ait bir kişi olan “gençten bir çocuk” geçmişten hareketle betimleniyor. Nitekim onun geçmiş özlemi sonraki sayfada daha da vurucu bir hal alıyor: “İnsan çocukluğuna bir otobüse binip de dönemiyor. Döndüğünde eskisi gibi bulamayacağı her şey için hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Ölen komşuları, evlenip giden dostları, eski evinde oturan yabancıları göreceğini bildiği için o otobüsün, çocukluğuna değil de kötü bir rüyaya gideceğini biliyor.” (s.60) Bununla birlikte onun ağzından Kadıköy’ün son on yıldaki sosyo-kültürel değişimi Ercüment’in adım başı karşısına çıkan kahveciler, Hz. İsa’nın sakalına özenen garip gömlekli erkekler üzerinden ironik bir biçimde eleştiriliyor. Yalnızlıktan komşusu Cavidan Hanım’ı dinleyen, ardından onun çöplerini çalmaya başlayan Ercüment, bir gün o çöplerden kanlı kıyafetler bulunca kendini absürt polisiyenin içerisinde buluyor. Nitekim, ironiyle absürdü tek potada eritmeyi tercih eden bir yazar Yurtçu. Kitaba adını veren “Aramızdaki Fikret” adlı öyküye baktığımızda yirmi senelik karısı tarafından terk edilip kalp krizi geçirdikten sonra kendini onlara eziyet eden kocalarından intikam alan dört kadının yanında bulan suya sabuna dokunmaz bir adam söz konusu. Öte yandan öyküde devletin hukuk sistemi de eleştirilmekte: “Evde, çay soğuk diye tokat, gömlek ütüsüz diye gözümüze iki yumruk yer, otururuz. Önüne bak, kısa giyme, otur evinde der otururuz. Zevkimizden mi? Hayır, bizi koruyacak bir hukuk yok.” (s.56) Hukuk zulmünün ve tecavüzü meşrulaştıran yapısının daha ilk öyküden itibaren eleştirildiğini vurgulamalı: “Sonra bir anda infaz yasası diye bir dümen patladı. İki sene daha yatıp çıkacaktım. Tabii bu durumda tecavüzcünün, hırsızın, benim gibi cinayetten yatanların cezası yarıya indi, uzun süredir yatanları da saldılar sokağa.” (s.20) Ancak eleştiri sadece hukuki düzene karşı değil, sol cenahtaki çürük elmalar da hicivden nasibini almakta. Yine “Aramızdaki Fikret” öyküsüne döndüğümüzde Nezihe’nin sözde “ülkeyi değiştirecek, devrim yapacak, kadınlara özgürlük getirecek” olan kocasının ona fiziksel şiddet uygulaması ve onu “iş arkadaşıyla yatmaya” zorlaması belirtilmekte. Entelektüel kesim de benzer şekilde Ercüment’in ağzından yerilmekte: “Otuz saniye önce en güzel ses tonuyla Rönesanstan bahseden adamlar şimdi aralarında hangi kadının daha güzel kalçası olduğunu ve iç çamaşırının rengini tartışıyorlardı.” (s.63) Bu dönemeçle birlikte zaman zaman kendi var olmaklığını sorgulayan insanın toplum içerisindeki var olmaklığı da sorgulanmakta. Zira, sürekli değişen bir sosyo-kültürel ortamda kendini yersiz-yurtsuz hisseden bireyler eşyaya sığınmakta. Nitekim “Mahallenin Acıklı Panoraması” adlı öyküde penceresinden mahallenin nasıl değiştiğini, sevdiklerinin nasıl taşındıklarını veya nasıl öldüklerini gözlemleyen anlatıcı böyle bir tavır takınmakta: “Yeni olan şeyleri sevmiyorum. Koltuklarımız eski, tencerelerimiz tabaklarımız eski, evimiz eski, kıyafetlerim eski, sandalyem eski, sokak eski… her şey eski ve güzelken ne anlamı var yeni olanın hayatımızın ortasına çöreklenmesine.” (s.88) Burada yeni olanı irdelemeli. Yurtçu metinlerinde yeni olan içi boş bir maziperestlik değil, insan ilişkilerinin bozulması, mahalle ruhunun ölmesi, toplumsal şiddetin artması, devlet baskısının birey özgürlüğünü kısıtlaması gibi unsurların tamamı olarak karşımıza çıkmakta. Bu yüzden de yalnızlaşan, kendini tekinsiz bir ortamda hisseden insan bir varlık savaşının içine düşüyor: “Öldükten sonra hatırlanmak için değil, varlığımı kendime kanıtlamak için yazıyorum.” (s.86) Bu iklim içerisinde yazar, son öyküsü “O Denli Güzel”de kopan bağları yitimler silsilesi ve tesadüfler aracılığıyla birleştirerek buruk bir tebessüm sunmayı ihmal etmemiş… Tüm bunların ötesinde de gerek epigraflardan gerekse kitabın bütününden hareketle Yurtçu’nun hayatta kalmak ile yaşamak eylemlerini sorguladığını da eklemeli. “Ben hiç intihar etmeyi düşünmedim mesela, çünkü gerek yok. Yaşamını sonlandırmak bana hep fazla arabesk geldi. Onları anlıyorum anlamasına, anlamıyorum değil, yine de rüyadan uyanacağının garantisi var mı? Yok.” (s.12) Aramızdaki Fikret Sonat Yurtçu İthaki Yayınları 105 s. 2022

More
“İkinci Cinsiyet”in İlk Cildi Üzerine: Mutlak Başka Olarak Kadın

“İkinci Cinsiyet”in İlk Cildi Üzerine: Mutlak Başka Olarak Kadın

CEREN DÜVEN cerenduven.cd@gmail.com instagram.com/ebediokuyan 1949’da yayımlandığından bu yana sayısız insanın zihninde yankı uyandırmış, sayısız insana ilham olmuş bir eser “İkinci Cinsiyet”. Dilimize ilk olarak Payel yayınları tarafından “İkinci Cins: Genç Kızlık Çağı, Evlilik Çağı ve Bağımsızlığa Doğru” olarak çevrilmesine karşın, 2016 yılında Gülnur Acar Savran tarafından Koç Üniversitesi yayınları bünyesinde yeni bir çevirisi daha yapıldı. Payel yayınları çevirisini okumuş olarak gerek kitabı üç kitap halinde yayımlamış olmaları gerek ise kitapların farklı çevirmenler tarafından Türkçeleştirilmiş olması düşüncemde etkili ama en önemli sebep, Gülnur Acar Savran çevirisinden okurken farklı bir kitap okuduğumu hissetmem. Gülnur Acar Savran’ın Beauvoir felsefesine ne denli hâkim olduğunun çevirisinden anlaşıldığı kanaatindeyim. Önsöz Üzerine İkinci Cinsiyet’in önsözü Koç Üniversitesi Felsefe bölümü öğretim üyesi Zeynep Direk tarafından kaleme alınmış. Direk, Michèle LeDoeuff’ün Sartre’ın Beauvoir’ı yıkıcı bir biçimde eleştirerek onun felsefe yapma arzusunu kırdığını düşündüğünü ifade etmiş. Hatta LeDoeuff’ün Sartre’ı eril bir ideolojinin savunucusu olarak yorumladığını da yazmış. Bunun beraberinde Beauvoir’ın Sartre’a duyduğu bağlılığın hayatında özgürleştirici olduğu gibi yorucu, zorlayıcı ve hatta sınırlayıcı olduğunu da görebileceğimizi eklemiş. Direk’in yorumunda haklılık payı olduğu kanaatindeyim. Bu doğrultuda, önsözdeki şu ifadeye kulak vermeli: “İkinci Cinsiyet’ten bu yana feminist felsefe elbette çok yol kat etti, çok ürün verdi. Onu açıklayan ve eleştiren, ondan yana ve ona karşı pek çok yeni eser sayabiliriz, ama bunların hiçbiri İkinci Cinsiyet’in yerini alamayacaktır, çünkü hepsi onun açtığı ufukta yazılabilmiştir.”(s.13) Ayrıca, bu alıntı günümüzde birçok feminist tarafından eleştirilen Beauvoir’ı anlamak için önem arz etmekte. Okurken benim de eleştirdiğim taraflar oldu. Örnek vermek gerekirse, bazı düşünümlerinin sentezini tam anlamıyla yapmıyor ve hatta bazı noktalarda etkin bir tutum sergilemesi gerekirken edilgen bir tavra bürünüyor. Bunun birçok sebebi olabilir: Birinci olarak, bazı ifadeler fazla keskin görülüp gelecek tepkilerin az da olsa önüne geçebilmek adına Beauvoir veya yakın çevresi tarafından sansürlenmiş olabilir. Kitabın yazıldığı yılı ve o dönemin koşullarını da göz önünde bulundurmak gerekli. Bundan ötürü Beauvoir’ı eleştirirken bu durumları göz ardı etmememiz gerekiyor. Olgular ve Efsaneler Simone de Beauvoir’ın “İkinci Cinsiyet”i feminist kuramın yapı taşlarından biri kabul edilir. Beauvoir, eserde disiplinler arası bir bakışa sahip olarak sadece felsefi geleneğe değil; antropolojiye, edebiyata, biyolojiye, psikolojiye ve tarihe de başvurur. Kitap büyük bir bilgi birikiminin yıllar boyunca devam eden bir zihin süzgecinden geçerek kâğıda dökülmesinin ürünü olmasının yanında benim açımdan Beauvoir’ın en başarılı eseridir de. Beauvoir kadınların hayatlarının çeşitli dönemlerindeki deneyimlerine ilişkin düşüncelerini “ikinci cinsiyet olma durumu” adını verdiği tanımlamaya dayanarak ele almıştır. Beauvoir, Ecole Normale Supérieure mezunu bir felsefe profesörü olduğu için “İkinci Cinsiyet” genel anlamda felsefe kitapları arasına dahil edilir. Beauvoir’ın Sartre’dan daha yüksek dereceyle mezun olduğunu da eklemeli. “İkinci Cinsiyet” felsefe tarihi araştırmaları için çok yönlü bir kaynaktır; Jean-Paul Sartre, Maurice Merleau- Ponty, Edmund Husserl, Martin Heidegger, Georges Bataille, G.W.F. Hegel, Søren Kierkegaard ve Karl Marx gibi filozofları etüt etmiş olan ve onların terimlerini kendi sorunsalı bağlamında dönüştürüp yeniden tanımlayan bir düşünüm serüvenidir. Esasen “İkinci Cinsiyet”, kadının kendisini erkeğe göre tanımlamaması gerektiğini söyler. Kitabın girişinde Beauvoir; maddeci tarihe, biyolojiye ve psikanalize başvurarak kadının kendisini eş ve anne rolleri arasında nasıl sıkıştırılmış bulduğunu açıklar. Cildin “Yazgı” bölümünde, bu üç disiplinden yararlanılarak kadınlık durumunun kuruluşuna ve sürdürülüşüne ilişkin saptamalar yapar. Biyoloji bize kadının doğurgan olduğunu, erkeğin de onu döllediğini söyler ama bundan erkeğin “özne”, kadının “mutlak başka” olmasını gerektiren bir çıkarım yapılamaz. Kadının mutlak başka olarak konumlanması Beauvoir’e göre maddeci açıdan yorumlanan tarihin süregelen yapısıdır. Erkek özne olabilirken, kadın hiçbir zaman diyalektiğe girmeyen “başka” olarak kalmıştır. Tarihte özgürlüğün gelişimine baktığımızda erkek, diğer erkeklerle iktidar mücadelesine ve varlık savaşına girerek özneleşmiş; buna karşın kadın, mutlak başka olarak konumlandığı için özgürlüğün tarihsel olarak gerçekleştiği diyalektiğe girememiştir. Özgürlük ideası tüm insanlığın özgürlüğünü içerir ve kadın da insan olduğu için bu ideası dışlanamaz. O halde özgürlüğün tarihsel akışına kadının dahil olması için “mutlak başka” olmaktan çıkması gerekir. “Mutlak başka” konumundaki kadın hem yüceltilmiş hem de erkeğin hizmetkârı haline gelmiştir. Hizmetkarlıktan köleliğe atıfta bulunacak olursak, Beauvoir’ın Hegel’in köle-efendi diyalektiğine gönderme yaptığını sezinleyebiliriz. Beauvoir kitaba başlarken şöyle der: “Feminizm kavgası üzerine epeyce yazıldı; günümüzde bu kavganın neredeyse sonu geldi. En iyisi ondan artık söz etmemek. Oysa hâlâ sözü ediliyor. Ve bu son yüzyıl boyunca piyasaya ciltlerle sürülmüş bir sürü ahmaklık, soruna pek de ışık tutmuşa benzemiyor.”(s. 25) Bunları demesinin üzerinden 73 yıl geçmiş ve vaziyet hâlâ bu cümleyle ifade edilebilecek halde. O zaman feminizmin ne olduğunu sormalı: İdeoloji mi? Kuram mı? Ekol mü? Akım mı? Bugün feminizm hakkında konuşulduğu vakit hangi önyargılarla karşılaşacağımızı kestirmek güç değil. Yerleşik hayata geçilmesiyle birlikte kadının statüsünde değişiklikler meydana geldi. Nitekim, bu minvalde Beauvoir şöyle der: “Kadını sevgiden değil, korkudan kültleştirmiştir erkek. Kendini gerçekleştirebilmesi için, her şeyden önce kadını tahtından indirmeye başlaması gerekmiştir.” (s. 105) Kadın ve erkeğin tahtta yan yana oturduğu dönemden bugüne kadar geçen sürede ülkeleri kadını kendi arkasında gören erkeklerin yönettiği bir döneme evrildi dünya. Bu düşünce yapısının sadece erkeklere özgü olmadığının da altını çizmeli. Tam da bu noktada, Simone de Beauvoir’ın “Kadın doğulmaz, kadın olunur.” sözü devreye giriyor ve kadın olmanın gerçek anlamını gün yüzüne çıkarıyor. Kadını eve hapsedip toplumsal hayattan soyutlayan eril ideoloji, yalnızca erkekler yüzünden bu boyuta ulaşmıyor. Bunda kadınların da payı olduğunu belirtiyor Beauvoir. Başka bir ifadeyle konu cinsiyet değil ideoloji. Yani eril tahakkümü savunan herkes cinsiyetler arası eşitsizliğin sorumlusu olarak görülmeli. Günümüzde halen, kadın cinsel organı tarlaya benzetilirken erkek cinsel organı tarlaya tohum ekme vazifesini doğar doğmaz “üstlenmekte”. Ancak kadın, bu yoz düşünceyle ikincil ve “başka” statüsüne indirgenemez. Bu eşitsizliği tarihsel bağlamda incelediğimizde indirgendiğini görebiliriz. Bilhassa dini metinlere, kutsal kitaplara, kısaca Sami dinlerine baktığımızda. Nitekim, Beauvoir bu noktaya da temas etmekte... Kitaptan bir örneğe değinmek gerekirse Hristiyanlık, bütün “ten nefretine” rağmen, kendini adamış bakireye ve namuslu, itaatkâr eşe saygı gösterir. Dinler bitmek tükenmek bilmeden kadının doğurganlığına değinir. Onlara göre kadın “anne” olabildiği için, erkeğin soyunu devam ettirdiği için değerlidir. Bu, kadının özgürlüğünü kısıtlayan en önemli etmenlerden biridir. Başka bir örneğe bakarsak, Bebel, kadının iş hayatına atılıp evde ona “önemsiz derecede az” ihtiyaç duyulduğunda kadın özgürlüğünün gerçekleşebileceği söylemiştir. Beauvoir da bu tezi makul bulmakla beraber bu durumun toplumsal düzlemde nasıl gerçekleştirilebileceğinin öngörülememiş olması sebebiyle onu eleştirir. Bu noktada şu alıntıyı paylaşmak yerinde olsa gerek: “Kadınla en çok duygudaşlık içinde olan erkek bile onun içinde bulunduğu somut durumu hiçbir zaman tam olarak bilemez. Ayrıca, kapsamının genişliğini bile ölçemedikleri ayrıcalıklarını savunmaya çalıştıklarında erkeklere inanmak yetersizdir. Dolayısıyla, kadınlara yöneltilen saldırıların çokluğu ve şiddeti karşısında sindirilmemize izin vermeyeceğimiz gibi, ne ‘gerçek kadın’a bir ödül gibi sunulan çıkarcı övgülere kanacağız, ne de kadının hiçbir şekilde paylaşmayı istemeyecekleri yazgısının onlarda uyandırdığı coşkuya kapılacağız.”(s. 36) Buna benzer nitelikte olup yanına “Payel yayınları çevirisine ithaf ediyorum.” diye not aldığım başka bir cümle de şu ki: “Kadının durumunu açıklığa kavuşturmak için yine de kadınların en doğru konumda olduğunu düşünüyorum.” (s. 37) İçerik özelliklerine gelirsek, kitap üç bölüme ayrılmış: “Yazgı, Tarih ve Efsaneler”. Yazgı kısmında kadın biyolojik verilerin, psikanalitiğin ve tarihsel maddeciliğin bakış açılarıyla ele alınırken ikinci kısımda kadının tarihsel süreçteki durumu beş alt başlıkta incelenmiş. “Efsaneler” kısmında ise ünlü yazarların eserlerinde kadının konumu ele alınmış. Birinci bölümü ele alarak başlarsak biyolojinin verileri kısmında geçen şu ifade oldukça açıklayıcı: “Kadın mı? Çok basit, der formül meraklıları. Bir döl yatağıdır, yumurtalıktır, tarladır (…) o.” (s. 43) Zaten, “dişi” terimi üzerine uzunca yazmıştır Beauvoir. Bu terimin kadını doğaya yerleştirdiği için değil, onu cinsiyetine hapsettiği için aşağılayıcı olduğunu ifade etmiştir. Sonraki sayfalarda Aristoteles’in düşüncelerine yer verir. Aristoteles, ceninin sperm ile adet kanının karşılaşmasından oluştuğunu hayal eder. Olmayan kızlık zarına ve erkeğin güya zarı yırtıp “erkekliğini” kanıtladığına atıfta bulunur. Bu sembiyoza kadın sadece edilgen bir maddeyle katkıda bulunmuştur; güç, etkinlik, devinim, yaşam eril ilkedir. Bu, aynı zamanda biri güçsüz ve dişi olan, diğeri ise güçlü ve eril olan iki tohum türünün varlığını kabul eden Hipokrat’ın da öğretisidir. Aristoteles ve Hipokrat’ın yolundan giden Hegel de erkeği etkin, kadını edilgen görür. İleriki sayfalarda erkek egemenliğinin cinsel birleşme pozisyonundaki üstte olma durumuyla ilintisi açıklanır. Gökyüzünün ataerkil, toprağın anaerkil sayılması ve hatta yaratılan ilk insanların arasındaki ilk kavganın sebebinin de bu pozisyon olması tesadüf olmasa gerek. Psikanalitik bakış açısının ele alındığı ikinci bölüm; kadını tanımlayanın doğa değil, kadının duygulanma yetisiyle doğayı kendi hesabına devralarak kendini tanımlamasını ifade ederek başlar. Bu kısımda tahmin edildiği üzere Freud ve Schopenhauer’den uzunca bahsedilir. Oidipus kompleksinden doğan hadım edilme karmaşası anlatılırken penis kıskançlığı meselesi de ele alınır ve konu, Freud ekolünden ayrılan Jung ve Adler’in bakış açılarıyla genişletilir. Penisin gurur kaynağı haline gelmesi ise kültürel kodlarımız sayesinde zaten hiç unutturulmamıştır. Sünnet çocuğunun penisi yüceltilirken adet görmeye başlayan kızlara fiziksel şiddetle zorlu bir kadınlık sürecinin onları beklediği hatırlatılır. Son kısımda ise psikanalistler arasında erkeğin insan, kadının ise dişi olarak tanımlanması durumuna değinerek bitirir Beauvoir. Kadının ne zaman insan olarak davransa erkeğe öykündüğünü söylenmesinden dem vurur. Tarihsel maddeci bakışla yazılan üçüncü bölüme ise fiziksel zaafının kadını erkeğin altında konumlandırdığını fakat teknolojinin erkeği kadından ayıran kas gücü farkını ortadan kaldırabileceğini söyleyerek başlar. Günümüzde bu mümkün kılınmıştır, öyleyse neden bu “başka” olma durumu hâlâ son bulmamıştır? Yine buradan hareketle ileriki sayfalardaki şu ifade ataerkil toplumların anlamakta zorlandığı durumlardan biridir: “Bir kadının çocuk yapmasını talep ettiğinizde, onun hayatına zorla müdahale etmiş olursunuz.” (s. 85) İkinci bölüm ise “Tarih” başlığını taşımaktadır. Bölüm sonunda bahsi geçen kadının annelik yaparken kendi bedenine çakılı kalıyor oluşu fikrine katılmamak zor... Artık bu durumun romantize edilmekten çıkıp gerçekçi bakış açılarıyla ele alınması gerekmekte... Levi-Strauss ilkel toplumlar üzerine yaptığı incelemesinin sonunda, “Kamusal ya da basitçe toplumsal otorite her zaman erkeklerindir.” diyor. Yine bu doğrultuda, Beauvoir sayesinde tanıştığım Christine de Pisan, Mary Wollstonecraft’ın “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi”nde okuduğum ifadelere benzer niteliğe sahip düşüncelerini Wollstonecraft’dan daha önce şöyle ifade etmiş: “Şayet küçük kızları okula gönderme adeti olsaydı ve onlara erkeklerle birlikte bilimler öğretilseydi, erkekler kadar mükemmel bir şekilde öğrenirlerdi ve onlar gibi, bütün sanat ve bilimlerin inceliklerini kavrarlardı.”(s. 137) Beauvoir’ın Fransız kadınlarının durumunun biraz daha iyi olduğunu ifade edip genel eğilimin “çok bilmiş kadınlar”a karşıt olduğunu ifade ettiği pasajı okuduktan sonra tebessüm etmemek güç. Sonraki sayfalarda, 19.yüzyıl ile birlikte yaygınlaşan korunma yöntemlerinin kullanılmasıyla, kadının “kuluçka makinesi” işlevinden kurtulma yolundaki çıkışa yaklaştığına ve kadının kendi bedeninin hakimiyetini kendi eline aldığı konusuna değiniliyor. Kadın hükümdarların “cinsiyetsiz” oluşuna vurgu yapan kısım ise bir hayli ilginç. Sonuç olarak, yüzyıllardır kadınlara Bakire Meryem ve Havva gibi ağırbaşlı, sessiz oldukları ve erkek tahakkümüne boyun eğdikleri bir rol biçilmiştir. Bu boyunduruk özellikle Ortadoğu coğrafyasında varlığını hâlen şiddetle sürdürmektedir. Erkeklerin asıl korkusunun erkekliklerinin kadınlar tarafından alt edilmesi olması, üzerine kafa yorulması gereken bir konu olarak karşımıza çıkar. İlaveten, hâlâ “kadın”ın en medeni ülkelerde dahi “başka” olmaktan çıkamamış oluşu bize feminist mücadelenin kat etmesi gereken çok yol olduğunu da göstermekte. Kaynakça: Aydınalp, Esra Başak,” Varoluşçu Özgürlük Bağlamında Kadın: Simone de Beauvoir ve İkinci Cinsiyet”, Litera: Dil, Edebiyat ve Kültür Araştırmaları Dergisi, İstanbul Üniversitesi, 2020. Çatlak Zemin, “İkinci Cinsiyet’in başına gelenler”, 2019. De Beauvoir, Simone, "Evlilik Çağı", Payel Yayınevi, 7. basım, İstanbul, 1970. De Beauvoir, Simone, “Bağımsızlığa Doğru”, Payel Yayınevi, 7.basım, İstanbul, 1970. De Beauvoir, Simone, “Genç Kızlık Çağı”, Payel Yayınevi, 7.basım, İstanbul, 1970. Deguy, Jacques & Le Bon de Beauvoir, Sylvie, “Simone de Beauvoir: Özgürlüğü Yazmak”, Yapı Kredi Yayınları, 3.basım, İstanbul. Kristeva, Julia, “Simone de Beauvoir Aramızda”, Sel Yayınları, İstanbul. Wollstonecraft, Mary, “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi”, İş Bankası Yayınları, 5.basım, İstanbul

More
Jean-Paul Sartre ve Daniel Cohn-Bendit Mülakatı

Jean-Paul Sartre ve Daniel Cohn-Bendit Mülakatı

Çeviri: Nilsu Topuzoğlu nilsut23@gmail.com instagram.com/nilsutopuzogluu Jean-Paul Sartre ve Daniel Cohn-Bendit arasındaki bu mülakat ilk olarak 20 Mayıs, 1968’de Le nouvel observateur’de yayımlanır. B.R. Brester tarafından yapılan çeviri ise editörlüğünü Hervé Bourges’un yaptığı The Student Revolt: The Activists Speak [Öğrenci İsyanı: Aktivistler Konuşuyor] (Panther Books, Londra:1968) kitabında yer alıyor. Öncesinde çevrimiçi olarak Medium’da yayımlanıyor. Jean-Paul Sartre: Birkaç gün içinde, kimsenin genel bir grev çağırısı yapmamasına rağmen Fransa iş durdurma ve fabrika işgalleriyle fiilen felç olmuştu ve bütün bunlar Quartier Latin sokaklarını kontrol altına alan öğrenciler yüzündendi. Başlattığınız hareket hakkındaki analiziniz nedir? Ne kadar ileri gidebilir? Daniel Cohn-Bendit: Başta öngörebileceğimizden çok daha büyük bir hale geldi. Şimdiki hedef rejimin devrilmesi ama buna ulaşılıp ulaşılamayacağı bize kalmış bir şey değil. Eğer Komünist Parti, CGT ve diğer birlik merkezleri katılsaydı ortada hiçbir problem olmazdı; rejim bütün işçi sınıfları tarafından desteklenen bir güç sınamasının karşısında bir karşı hamle olmayacağından iki hafta içinde düşerdi. J.P-S.: Şu an rejimle doğrudan bir karşı karşıya gelmeyi mümkün kılan grev hareketinin kitlesel doğası ile sendikaların sunduğu ve halen sınırlı olan talepler arasında ücretler, sendikalar ve emekli maaşları vs. ile ilgili bariz bir orantısızlık var. D.C.-B.: İşçilerin mücadelelerinde hareketin gücü ve başlangıçtaki talepler arasındaki zorlukları konusunda hep bir ayrılık olmuştur. Ancak hareketin başarısından dolayı olabilir, hareketin dinamizmi taleplerin doğasını devamlı olarak değiştirebilir. Kısmi zafer için yapılan bir grev bir isyan hareketine dönüştürebilir. Yine de bugün işçiler tarafından sunulan bazı talepler oldukça kapsamlılar: haftada 40 saat çalışma mesela, ve Renault’da asgari ücretin ayda bin frank olması. Gaullist rejim bunları itibarını tamamen kaybetmeden kabul edemez ve eğer devam ederse bir yüzleşme olur. İşçilerin de devam ettiğini varsayalım ve rejim düşer. O zaman ne olur? Sol iktidara gelir. Hey şey ne yapacağına bağlı olur. Eğer gerçekten sistemi değiştirirse -itiraf etmeliyim ki değiştireceğinden şüpheliyim- bir kitlesi olacak ve her şey yoluna girecek. Ama eğer komünistlerle ya da komünistler olmadan, sadece küçük reformlar ve değişikler teklif eden Wilson tarzı bir hükümetimiz olursa, radikal sol tekrardan güç kazanacak ve toplumsal kontrol, işçilerin gücü ve benzeri problemleri arz etmek zorunda kalacağız ama o noktaya henüz ulaşmadık ve rejimin düşeceği bile kesin değil. J.-P.S.: Durum devrim niteliğinde olunca, sizinki gibi bir hareket durdurulamayabilir, ama itici gücü kaybolabilir. Bu durumda durma noktasına gelmeden önce gidebildiğiniz kadar ileriye gitmeye çalışmanız gerekecek. Yakın zamanda duracağını farz edersek şimdiki hareket geriye döndürülemez ne gibi başarılar elde edecek? D.C.-B.: İşçiler bazı maddi taleplerinin karşılanmasının memnuniyetini kazanacaklar ve öğrenci hareketindeki ılımlılar ve öğretmenler önemli üniversite reformları gerçekleştirecekler. Bunlar görmek istediğimiz radikal reformlar olmayacak, ama yine de üzerlerinde bir miktar baskı kurabileceğiz: kayda değer tekliflerde bulunacağız ve şüphesiz ki bunların birkaç tanesi kabul edilecek çünkü hepsini reddetmeye cesaret edemezler. Bu bir ilerleme olacak, tabii ki, ama temel hiçbir şey değişmemiş olacak ve sistemi bütünüyle zorlamaya devam edeceğiz. Ayrıca, devrimin bu şekilde tek gecede mümkün olabileceğine inanmıyorum. Hepimizin önemli ya da önemsiz ardışık gelen değişikliklerden yararlanabileceğine inanıyorum, ama bu değişiklikler sadece devrimci hareketle gerçekleşebilir. Bu şekilde de öğrenci hareketi, geçici olarak enerjisini kaybetmiş olsa da önemli bir üniversite reformunu gerçekleştirmiş olacağından, genç işçilere bir örnek teşkil edebilir. Geleneksel anlamıyla işçi hareketini kullanarak -grevler, sokak ve işyeri işgalleri- ilk bariyeri aştık: ‘‘rejimle alakalı hiçbir şey yapılamaz.’’ miti. Bunun doğru olmadığını kanıtladık. Ve işçiler imdadımıza yetişti. Belki bu sefer sonuna kadar gitmezler. Ama daha sonra başka patlamalar da olacak. Önemli olan devrimci yöntemlerin etkisinin kanıtlanmış olduğu. İşçilerle öğrenciler birliği, ancak iki hareket de kendilerinin itici güçlerini sürdürürse ve tek bir amaçta birleşirse dinamik bir eylem gerçekleşir. Şu an için, doğal ve anlaşılır olarak, işçiler öğrencilere güvenmiyor. J.-P.S.: Bu güvensizlik doğal değil, sonradan kazanılmış. 19. Yüzyılın başında yoktu ve 1848 Haziran katliamlarına kadar da ortaya çıkmadı. Ondan önce, cumhuriyetçiler -entelektüel ve burjuvaydılar- ve işçilerle beraber yürüyorlardı. Bu birlik o zamandan beri söz konusu bile değil, her zaman işçileri ve entelektüelleri dikkatlice ayıran Komünist Parti’de bile. D.C.-B.: Ama kriz sırasında bir şey oldu. Billancourt’da işçiler öğrencileri fabrikalara almadı ama öğrencilerin Billancourt’a gitmesi bile görülmemiş ve önemliydi. İşin doğrusu, üç aşama vardı. Birincisi, açık bir güvensizlik, sadece işçi-sınıfı basınında değil, işçiler arasında da. “Buraya bizi sinir etmeye gelmiş bu çocuklar da kim?” dediler. Sonra, sokak çatışmaları, öğrencilerin polisle mücadelelerinden sonra bu his kayboldu ve etkili bir dayanışma sağlandı. Şimdi üçüncü aşamadayız: işçiler ve köylüler sırayla mücadeleye girdiler, ama bize “Biraz bekleyin, kendi sorunlarımızı kendimiz çözmek istiyoruz.” diyorlar. Bu beklenildik bir şey. Birlik ancak iki hareket, öğrenci hareketi ve işçi hareketi ivmelerini sürdürürse oluşabilir. Elli yıllık güvensizlikten sonra, “diyalog” denen şeyin mümkün olabileceğini düşünmüyorum. İşçilerin bize kucak açmasını bekleyemeyiz. İletişim sadece yan yana savaşırken elde edilebilir. Örneğin işçilerin ve öğrencilerin beraber sorular sorup beraber hareket ettikleri devrimci eylem gruplar oluşturabiliriz. Bunun mümkün olabileceği ve olamayacağı yerler var. J.-P.S.: Problem aynı kalıyor: düzeltmeler ya da devrim. Dediğiniz gibi, zorla yapılan her şey reformistler tarafından pozitif bir şekilde kurtarıldı. Hareketiniz sayesinde, üniversitede yeniden düzenlemeler yapılacak, ama sadece burjuva bir toplum çerçevesinde. D.C.-B.: Tabii ki, ama bunun ilerlemek için tek yol olduğuna inanıyorum. Örneğin sınavları ele alalım. Şüphesiz ki sınavlar yapılacak. Fakat tabii ki eskiden oldukları şekilde olmayacaklar. Yeni bir formül bulanacak. Ve alışılmışın dışında bir şekilde yapıldığı zaman, geri döndürülemez bir reformlar süreci harekete geçecek. Ne kadar ilerleyeceğini bilmiyorum ve biliyorum ki yavaş sonuç verecek, ama bu tek olası strateji. ‘‘Devrim yapma’’ yollarını ararken, metafizikle ilgilenmiyorum. Dediğim gibi, her evrede devrimci eylemlerle sürekli olarak değişen bir topluma doğru gidiyoruz. Toplumun düzeninde radikal bir değişiklik sadece, örneğin, ciddi bir ekonomik krizin, güçlü bir işçi hareketi eyleminin etkisinin ve coşkulu bir öğrenci faaliyetinin bir anda kesişmesi sayesinde gerçekleşebilir. Bu koşulların hepsi şu an için gerçekleşmiş değil. En fazla hükümeti devirmeyi umabiliriz. Burjuva bir toplumu yok etmeyi düşlememeliyiz. Bu demek değildir ki yapacak hiçbir şey yok; aksine, küresel bir değişiklik temelinde aşama aşama çabalamalıyız. Ben ilerlemiş kapitalist toplumlarda hala devrimler olup olmayacağıyla ilgilenmiyorum, ya da onları teşvik etmek için neler yapabileceğimizle. Herkesin kendi teorisi var. Bazıları Üçüncü Dünya devrimlerinin kapitalist dünyanın çöküşünü getireceğini söylüyor. Diğerleri kapitalist dünyadaki devrim sayesinde Üçüncü Dünya’nın ilerleyeceğini söylüyor. Bu analizlerin hepsi az çok doğru, ama fikrimce, pek önemli değiller. Şimdi ne olduğuna bakın. Çoğu insan öğrenciler arasında bir patlama yaratmanın en iyi yolunu bulmak için çok zaman harcadı. Sonunda — kimse bulamadı — patlama tarafsız bir durumdan çıktı. Yetkililerin yardım eli vardı, tabii ki de – polisin Sorbonne’u işgal etmesi — ama açık olan bir şey var ki o absürt hata hareketin tek kaynağı değildi. Polis zaten Nanterre’e birkaç ay öncesinden zincirleme bir reaksiyonu tetiklemeden girmişti. Bu sefer, durdurulamayan bir zincirleme reaksiyon vardı — bu da bize etkin azınlığın rolünü analiz etmemiz için olanak tanıdı. Bana göre, fikrimce son iki haftada olanlar ünlü ‘‘devrimsel öncücülük’’ teorisinin bu hareketin öncüsü olduğunun yalanlamasıdır. Nanterre’de ve Paris’te ‘‘öğrenci huzursuzluğundan’’ ve egemen sınıfın eylemsizliğinden bıkmış harekete geçmek isteyen genç insanlar tarafından ortaya çıkan açıkça tarafsız bir durum vardı. Çünkü teorik olarak daha bilinçli ve daha iyi hazırlanılmıştı, etkin azınlık fitili ateşleyebildi ve anlaşmayı bozdu. Ama hepsi bu. Diğerleri takip edebildi ya da edemedi. Takip etmiş bulundular. Ama o zamandan beri hiçbir öncü kol ne UEC ne JCR ne de Marksist-Leninistler, hareketin kontrolünü ele geçiremediler. Militanları kararlı bir şekilde faaliyetlere katılabilirler, ama harekette boğuldular. Önemli rollerde bulundukları tertip komitelerinde bulunabilirler, ama bu öncü kollarından birinin lider konumda bulunması söz konusu değil. Bu temel nokta. Bu bizim ‘‘lider öncü kolu’’ teorisini yıkmamız ve çok daha basit ve daha dürüst kalıcı bir maya görevi gören, liderlik yapmadan eylem için zorlayan etkin bir azınlıkla değiştirmemiz gerektiğinin göstergesi. Hatta, kimsenin kabul etmemesine rağmen, Bolşevik Partisi Rus Devriminin liderliğini yapmadı. O kitlelerle beraber doğdu. Teorisini yolda detaylandırmış olabilir, ama kendi başına hareketi başlatmadı: O çoğunlukla kendiliğindendi. Bazı tarafsız durumlarda — etkin bir azınlığın yardımıyla — kendiliğindenlik toplumsal hareketteki eski yerini bulabilir. Kendiliğindenlik ileri gitmeyi olası kılıyor, öncü bir grubun emirleri değil. J.-P.S.: Birçok insanın anlayamadığı şey sizin bir program oluşturmaya veya hareketinize bir temel kurmaya çalışmadığınız. Size yıktığınızın yerine ne koymak istediğinizi bilmeden – ya da hiçbir noktada belirtmeden – ‘‘her şeyi yıkmaya” çalıştığınızdan saldırıyorlar. D.C.-B.: Doğal olarak! Eğer bir parti oluştursaydık ve ‘‘Buradaki tüm insanlar artık bizim. Bunlar bizim hedeflerimiz ve bu da onlara nasıl ulaşacağımız.’’ deseydik herkesin, özellikle Pompidou’nun güvenini tazelemiş olurduk. Kimle uğraştıklarını ve nasıl karşılık vereceklerini bilirlerdi. Anarşi, düzensizlik, kontrol edilemeyen galeyanla yüzleşmek zorunda kalmazlardı. Hareketimizin gücünün kaynağı kesinlikle ‘‘kontrol edilemeyen’’ kendiliğindenlik, yönlendirmeden ya da ortaya çıkardığı gücü kendi çıkarı için kullanmadan itici bir güç sağlıyor. Bugün bizim için açıkça uygun olan iki çözüm var. Birincisi politika alanında deneyimli yarım düzine insanı bir araya getirip onlardan ikna edici çabuk talepler oluşturmalarını istemek ve “Alın bu öğrenci hareketinin durumu, bununla ne istiyorsanız yapın!” demek. Bu kötü olan çözüm. İkincisi olayı anlatmayı denemek ve anlatmak, bütün öğrencilere değil, bütün göstericilere bile değil ama büyük çoğunluğuna. Bunun için hemen bir örgüt kurmaktan kaçınmalıyız, ya da bir program oluşturmaktan; bu bizi etkisiz hale getirir. Hareketin tek şansı insanların özgürce konuşmasını sağlayan düzensizlik ve bu bir nevi kendi kendine örgütlemeye sebep olabilir. Örneğin, kitlesel gösterişli toplanmalardan vazgeçmeliyiz ve çalışma ve eylem gruplarının oluşturulmasına dönmeliyiz. Nanterre’de yapmaya çalıştığımız da bu. Ama şimdi Paris’e bir anda konuşma özgürlüğü getirildiği için, insanların en başta kendini ifade etmesi çok önemli. Karışık, belirsiz şeyler söylüyorlar ve genelde ilginç de değiller, çünkü daha önce yüz kere söylenmişler, ama bitirdikleri zaman, onların, “ne olmuş yani?” diye sormalarına olanak tanıyor. Önemli olan bu, muhtemelen en büyük öğrenci grubunun “Ne olmuş yani?” demesi. Ancak o zaman bir programın ve bir yapıdan konuşulabilir. Bugün bize “Sınavlar hakkında ne yapacaksınız?” diye sormak bir balığı boğmayı istemek, hareketi sabote edip dinamiğini kesmek istemek gibi. Sınavlar yapılacak ve bazı tekliflerde bulunacağız, ama bize zaman verin. Önce, tartışıp, düşünüp, yeni formüller aramalıyız. Bulacağız. Ama şimdi değil. J.-P.S.: Öğrenci hareketinin çok başarılı bir dönemde olduğunu söylediniz. Ama tatil geliyor, ve bununla beraber bir yavaşlama, muhtemelen bir geri çekilme geliyor. Hükümet fırsattan istifade reformlar yapacak. Öğrencileri “Reformizm istediğimiz tek şey” ya da “Bu sadece reformizm, ama hiçbir şey yapmamaktan iyidir ve biz bunu zorla kazandık” diyerek katılmaya davet edecekler ve birçoğu kabul edecek. Böylece değişmiş bir üniversite olacak, ama değişimler sadece maddi kolaylıklarla, konaklamayla ve üniversite restoranlarıyla ilgili, tamamıyla yüzeysel değişimler olabilirler. Bu gibi şeyler sistemde hiçbir temel değişiklik yapmaz. Bu istekler otoritelerin rejimi sorgulamadan karşılayabilecekleri türden. Burjuva üniversitesine devrimci unsurları tanıtacak herhangi bir “düzenleme” elde edebileceğinizi düşünüyor musunuz? — örneğin, üniversitenin önceki rejimdeki temel işlevine karşıt bir eğitim: sisteme eklemlenmiş kadrodakilerin eğitimi? D.C.-B.: İlk olarak, katıksız maddi talepler devrimsel bir konsepte sahip olabilir. Üniversite restoranları üzerine basit bir talebimiz var. Üniversite restoranları olarak kapatılmalarını istiyoruz. Öğrenci olsun olmasın bütün gençlerin bir nokta kırk franka yiyebilecekleri genç restoranlarına dönüştürülmeliler. Kimse bu talebi reddedemez: eğer genç işçiler sabah çalışıyorlarsa, akşam kırk franka yemek yememeleri için bir sebep yok. Benzeri Cités Universitaires için de geçerli. Ailelerinden ayrı yaşamak isteyip bir oda ayda 30,000 frank tutacağı için oda tutamayan bir sürü genç işçi ve çırak var; onları kiraların ayda 9.000 franktan 10,000 franka kadar olduğu Cités’te ağırlamamıza izin verin. Ve bırakın durumu iyi olan hukuk ve siyaset bilimi öğrencileri başka yere gitsinler. Esasında, devletin yapacağı hiçbir reformun öğrencileri terhis edecek kadar güçlü olacağını düşünmüyorum. Tabii ki de tatilde bir geri çekilme olacak, ama hareketi “kıramayacaklar”. Bazıları, ne olduğunu anlatmaya çalışmadan “Şansımızı kaybettik” diyorlar. Bazıları da “Durum henüz olgunlaşmadı” diyor. Ama birçok militan şu anki durumdan faydalanmamız, teorik olarak analiz etmemiz ve hareketimizi diğer dönem de sürdürmemiz gerektiğinin farkına varacak. İşte o zaman bir patlama olacak, hükümetin reformları ne olursa olsun. Ve henüz yaşanılan düzensiz, kasıtlı olmayan, otoriteler tarafından tetiklenen eylem sonbaharda yapacağımız faaliyetlerin daha etkili olmasını sağlayacak. Tatil öğrencilerin 2 haftalık krizdeki düzensizlikleriyle uzlaşmaları ve ne yapmak istedikleri ve ne yapacaklarını düşünmeleri için zaman tanıyacak. Üniversitedeki eğitimi “karşı-eğitim” yapma, eklemlenmiş değil devrimci kadro oluşturma ihtimaline gelirsek, korkarım ki bana biraz idealist bir umut gibi geliyor. İyileştirilmiş bir burjuva eğitim bile burjuva bir kadro üretir. İnsanlar sistemin tekerlerine takılacaklar. En iyi ihtimalle sağ eğilimli sol üyeleri olacaklar, ama objektif olarak toplumun işlevini garantileyen bir çark olarak kalacaklar. Bizim hedefimiz teknik ve ideolojik olacak bir “paralel eğitimi” başarıyla sürdürmek. Bizim bir üniversite açmamız lazım, tamamen yeni bir temelle, birkaç hafta sürecek olsa bile. Bizimle üstleneceğimiz incelemelerdeki seminerlerde çalışmaya ve bize bilgileriyle yardımcı olmaya hazır olan — “profesyonel” statülerinden feragat ederek — solcu ve radikal solcu öğretmenleri çağırmalıyız. Bütün fakültelerde işçi hareketinin sorunları, teknolojinin insanın çıkarı için kullanımı, otomasyonun getirdiği imkanlar üzerine seminerler düzenlemeliyiz- tabii ki de ders şeklinde değil- ve bütün bunlar teorik bir bakış üzerinden değil (Günümüzdeki tüm sosyolojik araştırmalar ‘teknoloji insanın yararına olmalıdır diye başlıyor), somut problemler oluşturarak olmalı. Tabii ki bu eğitim modeli sistemin sağladığı eğitim modeliyle ters yönde ilerleyecek ve deney uzun süremeyecek: sistem çabuk tepki gösterir ve harekete yol verir. Ama önemli olan kapitalist bir toplum için reform üretmek değil, toplumla beraber kırılacak bir deney başlatmak, deney uzun sürmeyecek, ama bir an için bir ihtimal oluşturacak: bir an için gösterilen sonra kaybolan bir şey. Ama bu bir şeyin var olduğunu kanıtlamak için yeterli. Biz toplumda sosyalist bir üniversite oluşturmak istemiyoruz, bildiğimiz kadarıyla sistem tamamen değişmediği sürece üniversitenin işlevi de aynı kalacak. Ama biz sistemin uyumunda zaman zaman kopmalar olacağına ve bunlara gedikler açarak onlardan faydalanabilmemizin mümkün olabileceğine inanıyoruz. J.-P.S.: Bu, ‘‘kurum-karşıtı’’ hareketin öğrenci güçlerinin kendilerini yapılandırmasını engellediği fikrinin daimî varlığını öngörüyor. Hatta, UNEF’e ticaret birliği olduğu için saldırabilirsiniz, zorunlu olarak katılaşmış bir enstitü. D.C.-B.: Saldırmamızın başlıca sebebi örgüt biçimi yüzünden hiçbir talepte bulunamaması. Onun dışında, öğrencilerin menfaatlerinin korunması sorunlu bir şey. “Menfaatler” ne? Bir sınıf teşkil etmiyorlar. İşçiler ve köylüler toplumsal sınıflar oluşturuyorlar ve tarafsız menfaatleri var. Talepleri açık ve yönetime ve burjuva hükümetine yönelikler. Ama öğrenciler? Onları ‘‘ezenler’’ sistemin bütünü değilse, kim? J.-P.S.: Tabii ki, öğrenciler bir toplumsal sınıf değil. Yaş ve bilgiye olan bağlantılarıyla tanımlanıyorlar. Tanımsal olarak, öğrenci herhangi bir toplumda bir gün öğrenci olmayı bırakacak kimsedir, hayalimizdeki toplumda bile. D.C.-B.: Bu kesinlikle değiştirmek zorunda olduğumuz bir şey. Şu anki sistemde, söylediklerine göre: çalışanlar ve okuyanlar var. Ve toplumsal ama zekice bir iş bölümüne saplandık. Ama herkesin üretim vazifelerinde çalıştığı başka bir sistem hayal edebiliriz – teknolojik gelişmeler sayesinde asgariye indirgenmiş- ve aynı zamanda herkes öğrenimlerine de devam etmiş olur: Aynı anda verimli bir şekilde hem çalışıp hem öğrenim görme sistemi. Tabii ki, özel durumlar olacak; oldukça ileri matematik ve tıp aynı anda başka bir faaliyetle beraber yürütülemez. Üniforma kuralları bırakılamaz. Ama temel ilke değişmeli. Başlangıç için öğrenci ve işçi arasındaki farkı reddetmeliyiz. Tabii ki, bütün bunlar anına öngörülebilir değiller, ama bir şey başladı ve kesinlikle devam etmeli.

More
Narsistler Her Yerde, İktidar Dahil

Narsistler Her Yerde, İktidar Dahil

Pınar ÇAKMAKLI pinarcakmakli@hotmail.com instagram.com/pnrckmkli twitter.com/PinarCakmakkli Siyaset, iş, okul, evlilik gibi iletişim kanallarının gittikçe karmaşık ve rekabetçi hale geldiği bir dünyada, narsisistler artık ön safhalarda yer alıyor. Baştan çıkarıcı, baskın, üstünlüklerini yüksek perdeden her yerde sergileyen bu insanlar, en önemli makamları işgal ediyor. Terimin halk arasındaki kullanımında, bir çeşit ahlaki yargılamayla, sadece kötü tarafını, yani megalomani, bencillik ve başkalarına karşı kayıtsızlığı görme eğilimindeyiz. Profesyoneller ise, bu sorunsalla ilgili farklı görüşlere sahipler... Depresyon, geç-modern insanın kendi olmak hususundaki başarısızlığının patolojik bir dışa vurumudur. Yorgunluk Toplumu, Byung-Chul Han Narsisizm terimi, Yunan mitolojisinin bir efsanesinden doğmuştur; önce Ovidius Dönüşümler’inde efsaneyi ele almış, daha sonra öykü çeşitli biçimlerde sayısız kere işlenmiştir. Nehir tanrısı Kefisos ile su perisi Liriope’nin oğlu olan Narkissos ender görülür bir güzelliğe sahiptir, “su perilerinin aşkına layıktı.” Doğduğunda Liriope kâhin Tiresias’ı ziyaret eder ve çocuğun ihtiyarlığa ulaşıp ulaşamayacağını sorar: “ Eğer kendi kendisini bilmezse ulaşacak,” diye cevap verir kâhin; kimileri bunu “ Kendi kendisine bakmazsa” diye çevirirler. Narkissos’un istisnai güzelliği çevresinde arzu yaratır ve bir sürü genç ona âşık olur. Ama bu güzelliğin arkasında öyle katı bir kayıtsızlık gizlidir ki, ne genç erkekler ne de genç kızlar yaklaşabilir ona. Kendisine âşık olanların arasında, kabaca ger çevirdiği Hava ve Toprak'ın kızı dağ perisi Echo da vardır. Echo, o kadar incinir ki, hayatının geri kalanını vadilerde perişan halde dolaşarak geçirir, sonunda geriye yalnızca bir cümlenin son kelimesini tekrarlayan sesi kalır. İntikam tanrıçası Nemesis, misilleme olarak Narkissos’u bir su kaynağına yollar, Narkissos orada susuzluğunu giderirken suda kendi aksini görerek görüntüye âşık olur. O günden sonra suda güzel yüzünü seyretmekten bir türlü vazgeçemez. Bu görüntüye dokunamadığı, sevmeyi de bırakamadığı için umutsuzluğa kapılır, ama bir türlü oradan ayrılamaz. Sonunda yemeyi içmeyi unutur, kendi görüntüsüne sarılmaya çalışarak öne doğru eğilir ve boğulur. Su birikintisinin kenarında kök salarak yavaş yavaş adını taşıyan çiçeğe dönüşür; o günden beri çiçek ilkbaharda suya yansırken, kışın solup ölür. Ovidius’un öyküsünde Narkissos kendi görüntüsüne o kadar odaklanmıştır ki, başkasını sevmesi mümkün değildir. Suda kendini tanır: “Heyhat, gördüğüm delikanlı benim ta kendim.” Sonunda kendisine duyduğu aşırı sevgiden ölür. Ancak Amerikalı tarihçi ve sosyolog Christopher Lasch ve ardından gelen başka düşün insanları, öyküyü başka türlü yorumlar: Eğer Narkissos kendi görüntüsünden bir türlü kopamadıysa, bunun nedeni kendi aksini âşık olduğu bir başkası sanmasıdır. Talihsizliği, bu ötekinin ulaşılmaz oluşudur, tıpkı kendisinin de başkaları için ulaşılmaz oluşu gibi. Narkissos suda kendi görüntüsünü tanımadıysa, bunun nedeni, tıpkı yeni doğmuş bir bebek gibi, kendisiyle çevresi arasındaki farkı ayırt edememesidir. İnsanın kendisini çevresinden ayıramamasının, Freud’a göre “ birincil narsisizme” denk düşen bir aşama olduğunu ve çağdaş narsisistlerin ortak özelliğinin de bu olduğunu bize aktaran Marie France HIRIGOYEN’in kaleme aldığı, Ayşen Gür’ün çevirdiği, İletişim yayınlarından çıkan, sekiz bölümden oluşan Narsisistler İktidarda kitabı ilk bölümünde dünyaca tanınan bir narsisisti ağırlıyor. “Donald Trump’ın Patolojik Narsisizmi” Kendi kendisi ile övünmesi, davranışlarındaki dışavurumculuk, öz denetimden ve empatiden tamamen yoksun oluşu, Trump’ı okulda örnek olarak okutulacak bir örnek haline getiriyor ve “büyüklenmeci narsisizmi” tanımlayan bütün ölçütleri görmemizi sağlıyor. Komplekslerinden tamamen yoksun olan Trump, kendi reklamını yapmak için aklına eseni söylemekte hiç duraksamıyor. Narsisizmin en görünür boyutu kibir, kendisiyle ilgili kanaati çok yüksek, ender görülür bir benmerkezciliği var ve utanç duygusundan tamamen yoksun. ABD başkanlığına gelmesi, karikatüre benzese bile, bireylerin gittikçe kendilerini merkeze almaya başladığı, sosyal ağlara “bağımlı” hale geldiği ve en iyi olduklarını kanıtlamak amacıyla sürekli kendilerini öne çıkarttığı modern dünyamızdaki sapmaların bir yansıması olabilir mi? Öncelikle, genel kanının aksine narsisizmin kendisi bir patoloji değildir. Sadece aşırıya kaçtığında patolojiye dönüşebilir. Sağlıklı bir narsisizm, insanın kendi becerilerini tanımasını, ama aynı zamanda kırılganlığını ve kusurlarını da kabul etmesini içerir. Siyaset, iş, okul, evlilik gibi iletişim kanallarının gittikçe karmaşık ve rekabetçi hale geldiği bir dünyada, narsisistler artık ön safhalarda yer alıyor. Baştan çıkarıcı, baskın, üstünlüklerini yüksek perdeden her yerde sergileyen bu insanlar, en önemli makamları işgal ediyor. Terimin halk arasındaki kullanımında, bir çeşit ahlaki yargılamayla, sadece kötü tarafını, yani megalomani, bencillik ve başkalarına karşı kayıtsızlığı görme eğilimindeyiz. Profesyoneller ise, bu sorunsalla ilgili farklı görüşlere sahipler: Çok sayıda psikiyatrist ve psikolog narsisizmin çevremizi kuşattığının ve bu hastalığa sahip olanlar açısından yıkıcı olduğunu belirtiyor. Günlük yaşamın zorluğundan şikâyet eden kişiler ile karşılaşıyoruz, çünkü her yerde başarılı olmak gerekiyor ve insanlar bu başarıya her zaman ulaşamadıklarını hissediyorlar. Günümüzdeki sorunların kendimize yeterince güvenmememizden kaynaklandığını öne sürerek herkesin narsisizmini güçlendirmesini öneriyorlar. “Böylece çağımız narsisizmi bütün soslarla karıştırarak, sağlıklı, olumlu, kendini gösterebilmek için yeterli düzeyde özgüvene izin veren narsisizm ile çoğu zaman başkalarına zarar vererek kendini öne çıkarmaktan, kibirden oluşan patolojik narsisizmi birbirine karıştırıyor.” Oysa narsisizm kendi başına bir patoloji oluşturmadan da kişinin eleştiri ve başarısızlıkları karşısında özsaygısını korumasını, kusurlarını kabul etmesini, olumsuz yönünü diğerine yansıtmamasını sağlayacak şekilde kendi değerinin farkında olmasını, ötekini, kendi büyüttüğü görüntüsünü yansıtacak bir aynaya indirgeyecek derecede benliğini merkeze oturttuğu zaman aksi hale gelir. Çağdaş narsisizmi küresel olarak, kim olduğumuzu etkileyen toplumsal ve kültürel bir olgu olarak anlamak gerekir. İster psikolojik, ister sosyolojik açıdan yaklaşalım, küreselleşmenin bireylerde derin bir dönüşüme yol açtığını görmeliyiz. Gerekli taviz ve kısıtlamalar üzerine kurulu, nevrozların ortaya çıkışını kolaylaştıran ataerkil bir toplumdan, bireyin özgürlüğü ve hüsrana karşı tahammülsüzlük üzerine kurulu, narsisistik kırılganlıkların telafisini zorlaştıran bir kültüre geçtik. Bireylerin psikopatolojileri, toplumdaki değişimlerin yansımasıdır. “Mesleki ve özel yaşamda “başarmak” için öne çıkmak, kendi değerini artırmak gerekiyor. Bu durum yoldan çıkışların kurala bağlanması konusunda zorluk çekilen sosyal ağlarda ve televizyonlardaki reality şovlarında açıkça görüldüğü gibi, çiftlerin gittikçe daha geçici hale geldiği ailelerde de göze çarpıyor. Bunlara elbette manevi tacize veya yıpratmaya bağlı ruhsal acı ve baskının gittikçe daha fazla görüldüğü işyerleri de ekleniyor.” Postmodern dünyanın kişiselleşmesinin veya sınırlı bireycilikten topyekûn bireyciliğe geçişin etkisi bakımından incelendiğinde postmodern toplumun ideolojik boşluğunu tanımlayarak, bu boşluğun kutsal ve ortak olanın yok olduğu, insanın sahneye çıktığı ve varlığını var olmaya değil gözükmeye adadığı bir dünyada, bir çeşit tatminsiz hedonizme ulaştığını gözlemleyebiliriz. Özçekimler insanın kendisine duyduğu hayranlık değil tam anlamıyla bir içi boşluğu ortaya koymuyor mu? Chul Han Yorgunluk Toplumu adlı kitabında “aşırı olumluluğun” ele geçirdiği bir toplumu anlatır. Bireyin rahatsızlığı bir yoksunluktan çok, aşırı faaliyetten, olumluluktan kaynaklanır. Önceki disiplin toplumu, aşırı kurallarıyla -yani olumsuzluğuyla- efendiler ve köleler yaratmıştı ama sağaltıcıları ve devrimcileri de vardı. Psikolojik yıpranma veya depresyon yaratan hâlihazırdaki toplumumuz ise, kendi kendisini tüketiyor. HIRIGOYEN; 1949 Fransa doğumlu. Tıp eğitimini tamamladıktan sonra aile psikiyatristliği ve psikanalizm alanlarında uzmanlaştı. Kriminolojinin bir dalı olan kurban-bilim üzerine eğitim alarak manevi taciz konusu ile ilgilenmeye başladı. Ardından işyerinde stres ve istismar konularına eğildi. Yazarın çalıştığı konuların adının önüne geçmiş olduğunu gıpta ile hatırlatırken kitabın sonunda toplumdaki narsistleşmenin zararlı etkileri konusunda bir bilinçlenme başladığını duyurmayı ihmal etmiyor. "1980’den sonra doğan 'milenyum' kuşağı, genel olarak tüketime, özel mülkiyete daha az bağlı ve çoğu zaman tüketicilik üzerine kurulu anne babalarının toplumunu reddediyorlar." diye ekliyor. Birçoğu zenginliğin ve birikiminin insanı daha özerk ve özgür kılmadığını ve kısa vadeye dayalı mevcut sistemin gezegene zarar verdiğini anlamış durumda. Sözümü eski Ekolojik Dönüşüm Bakanı Nicolas Hulot’nun 2017 Eylülünde iktidarı devir teslim töreninde söyledikleriyle bitireceğim. “Ütopyaya Cesaret Edelim!” Aşırılıklar çağının ardından ölçülülük çağı gelecek. Çoğu insan daha şimdiden, kendilerince yaşam tarzımızı değiştirmemiz, tüketim biçimimizi çevreye uyarlamamız ve ötekileri olduğu gibi kabul etmemiz gerektiğini fark ediyorlar. Narsisizm patolojilerinden kurtulabilmenin yolu işte bu. Narsistler İktidarda Marie-France Hirigoyen İletişim Yayınları Çev. Ayşen Gür 223 s. 2021 .

More
Mitini Kaybeden İnsana Dair: “Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk”

Mitini Kaybeden İnsana Dair: “Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk”

Büşra HATİBOĞLU hatiboglubusra@gmail.com instagram.com/busrahtbgl Dünyanın önde gelen psikologlarından biri olan Rollo May, 20. yüzyılda varoluşçu felsefenin yanında hümanist psikolojinin de önemli temsilcilerinden biri. Mitlere karşı alışılagelen bakış açısını kırmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirebileceğimiz Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk eseriyse mitlerin kişisel semboller aracılığıyla terapilerden ve klasik edebiyat eserlerinden yola çıkarak günlük hayata nasıl yansıdığını göstermekte. Kitaptaki incelemeler, hayatta karşılaştığımız güçlükler bağlamında mitlerin kararlarımıza olan etkilerinin ve kendimizi anlamadaki araçsal rollerinin keşfedilmesini sağlıyor. Rollo May, 1909 yılında Amerika’nın Ohio eyaletinde dünyaya geldi. 1930 yılında üniversiteyi bitirerek bir süre Yunanistan’da öğretmenlik yaptı. Bu süreçte yaz tatillerindeki Viyana seyahatlerinde Adler ile tanışması düşünce yapısının gelişiminde oldukça etkili oldu. Union Theological Seminary Üniversitesinde din alanında eğitim aldıktan bir süre sonra psikoloji alanına geçiş yaptı. New York’ta klinik psikoloji bölümünde doktorasını tamamladıktan sonra kendi ofisini açtı. Rollo May, aynı zamanda San Francisco’daki Saybrook Lisansüstü Eğitim ve Araştırma Merkezinin kurucularından ve öğretim üyelerinden biri. May çalışmalarında, varoluşçu psikolojiyi Amerikan hümanizmi ile sentezleyerek yeni bir yaklaşım yakalamayı dener. Önem derecelerinden hareketle kişilik gelişimi üzerine düşüncelerini beş dönem üzerinden sınıflandırır: masumluk, isyankârlık, karar verme, sıradanlık, yaratıcılık. Çalışmalarının göze çarpan özelliği ise psikolojiye ilgi duyan okurların yanında genel okura ulaşan bir dille aktarım sağlaması. Herkesçe bilinen ve sıkça kullanılan “Sevginin karşıtı nefret değil, kayıtsızlıktır.” sözünün ona ait olması da bunu gösterir nitelikte. Tüberküloz hastalığı yüzünden hayatını 1994 yılında hayatını kaybeden Rollo May Amerikan Psikoloji Cemiyeti tarafından yazılarının “zarafetini, zekâsını ve üslubunu” onurlandıran Altın Madalya Ödülü’ne layık görülmüştür. Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk, genel hatlarıyla dört bölümden oluşuyor. Mitlerin işlevine değindikten sonra hem Amerika’da hem de Batı’da mitlerin nasıl değerlendirilebileceği üzerine yoğunlaşıyor kitap. İlk olarak, Amerika’da yeni dünyada oluşturulan sınır mitine dikkat çekiliyor. Bu sınırın; yalnızlığa sevk etmesine, şiddete yöneltmesine, tüketim cazibesinin insanı doyumsuz kılmasına değinilmekte. Yazar, sınır mitini Proteus mitiyle bütünleştirerek değişimin bir Amerikan algısı yarattığını öne sürmekte. Böylece, çağımızın nevrozu olarak bireyselliği ve narsisizmi bir Amerikan miti olarak karşımıza çıkarıyor. Modern narsizmde başarı mitinin yaratımının ve tehlikeli bir boyuta nasıl gelebileceğinin altını çizerek Amerikan rüyasına karşıt bir mit olarak ise Sisifos’u göstermekte: Amerika’yı artık faydacılık zemininde görmek yerine amaçlar ve hedefler doğrultusunda şekillenen bağlam olarak görmek gerektiğini vurguluyor. Rollo May, Batı dünyasının mitlerine ise İlahi Komedya’da Dante’nin cehennem, Araf ve cennete yaptığı yolculukta eşzamanlı deneyim arayışına dikkat çekerek giriş yapmış. Dante ve Vergilius arasındaki ilişkiyi psikoterapist ve hasta arasındaki ilişki ile bağdaştırıyor. Arzunun çatışması noktasında ise Peer Gynt [Henrik Ibsen] değerlendiriyor. Özellikle tuhaf yolcu ile olan karşılaşma terapiye gelen bir hastaya gösterilen yola işaret ediyor. Grimm Kardeşler’in Dikenli Gül anlatısının temsili okuması ve Faust’un ayrıntılı incelemesi ile de günümüz algısı irdelenmekte. Yazar, psikolojide bilimsel alanın ötesine geçerek bir teori olarak ele alınan arketip kavramının sıradan insanda yansımasını tedavi sürecine yöneltilen çözümlerle açıklamış. Kendi terapilerinden örnekler sunan May, Ursula isimli bir kadının terapide bahsettiği rüyanın Athena’nın doğum mitine yönelik bir okumasını yapıyor. Rüyayı gören Ursula bunun bir mit olduğunun farkında bile değil ve terapist bu bağı ortaya çıkaran etkin kişi işlevini üstlenmiş. Kadın bu mitle yüz yüze geldikten sonra ise mitin kendi hayatında nasıl bir karşılık bulduğunu çözmeye çalışıyor. Etkin rol üstlenen terapist ise bu noktadan itibaren edilgen bir alana çekilerek hastaya düşünme yollarını sunuyor. Güncel ve sıradan olabilecek bir rüyanın yorumu ile mitlerin insan bilincinde var olan arketipsel biçimlerine dönüşümü böylece aktarılmış. Bu terapi metodu genelin içindeki özelin çıkartılması olarak da görülebilir. Nitekim rüyalar, herkesin katkıda bulunduğu “umumi” mitlere bireyin yaptığı “özel” bir katkı.[1] Peki, mitlerin bireysel anlamının önemi nedir? Modern insanın mitlerini kaybetmesiyle içsel güveni sağlayan bir fonksiyon da işlevselliğini yitirmekte. İçsel güvenin kaybıyla ise toplumsal sorunlara sebep olan birçok bağımlılık ortaya çıkıyor. Hatta, hem genç insanların intihar oranındaki hem de her yaşta görülen depresyon halindeki artış, mitlerin eksikliğine paralel olarak düşünülebilir. Rollo May, bu noktada bireysel mitlerimizi kaybetmenin sonucuna dikkat çekiyor: “Mitlerimiz artık varoluşu anlamlandırma işlevini yerine getirmiyorlar, günümüzün vatandaşları hayatta amaçsız ve kaybolmuş durumdalar ve insanlar endişeleriyle birlikte aşırı yoğunluktaki suçluluk duygularını kontrol etme konusunda acizler. Dolayısıyla içten içe dağılıp parçalanmamak adına psikoterapistlere, onlara alternatif olabilecek başkalarına ya da tarikat ve uyuşturuculara sığınıyorlar.”[2] Bu bağlamda, mitlerin parçalanması insanın içsel kimliğe dair yalnız arayışını başlatıyor. İhtiyaç doğrultusunda gerçekleşen arayış da biyolojik ve kişisel benliklerimiz arasındaki uçurumu aşmak için gerekli. Bu doğrultuda mitler, kişisel yorumlar olarak modern çağa uyum sağlar ve yalnızlığı bireyle paylaşır. Tarikatların oluşmasında bireyin mitsel yalnızlığının rolünü belirten May, gençlerin dini bir topluluğa kendilerini ait hissetme istencini mitlere duyulan ihtiyaçla açıklamış. Aynı zamanda yeterince mite sahip olamayan günümüz insanlarının uyuşturucu madde kullanımıyla sıkıcı rutinin dışında “beden dışı” bir deneyim aradığını belirtmekte. Bir diğer husus ise mitlerin inkârının nasıl gerçekleştiği. Bu soruya aradığımız cevap ussal formlarla düşünmenin bir sonucuna bağlanıyor. Psikolog, “yalancı bilimin bir ifadesi”[3] olarak değerlendirdiği mitlerin inkârını hem bireysel hem de toplumsal gerçeklikle yüzleşmenin reddinin bir parçası olarak görmekte. Başka bir ifadeyle, deneyimlerimizle ve beynimizle bir bütün olarak hareket etmenin önemine dikkat çekerek sadece us ya da sadece deneyim ile insanın bir bütün olamayacağını belirtiyor. Batı dünyasının önemli bir miti olarak Faust’u değerlendirirken de modern insan davranışlarının özüne işaret ediyor: Nadiren huzurlu, sürekli bir arayışta, her daim bir işten diğerine atlayan ve buna da ilerleme adını veren.[4] Bu mit, Faust’un uğruna ruhunu sattığı yaşam tarzını gösterir. Mitin katartik deneyimi olarak; Faustus, Faust ve Doktor Faustus eserlerini dönemsel farkları da dikkate alarak inceleyen psikolog, farklı deneyimlerden geçen mitin iletişim kurma gücüne ve insanın arınması bağlamında katarsis durumuna işaret etmekte. Günümüz insanı kültürüne Faust mitini iki nokta üzerinden eklemlemiş: Güçsüzlük ve başaramamaktan şikâyet etme. Nitekim bu doğrultuda, beden dışı bir deneyim olarak uyuşturucu, alkol, tarikat, psikoterapi ile insanlar ruhlarını arındırmaya çalışarak katarsis halini aramaktalar. Özellikle Goethe’nin Faust’unda ruhun rasyonel bir zeminde aranmaya çalışılması ise mitlerin inkârına yeniden dikkat çekiyor. Rollo May hem Amerika hem Batı bağlamında değerlendirdiği mitlerin günümüz temsilinde nasıl bir karşılık bulduğunu genellemekten kaçınarak insanın bireysel arayışına her fırsatta değinmekte. Ardından, belirsizlik halinin bu arayışına mitlerin katkısını dört işlev üzerinden ele alıyor: 1. Kişisel kimlik arayışı sağlar. 2. Toplumsallık bilinci verir. 3. Ahlaki değerlerimizi destekler. 4. Yaradılışın gizemiyle başa çıkmamızı sağlar. Son olarak, incelemesini hümanist bir çizgide bitirerek şu yorumda bulunmakta: “Yüzyıllar süren bir uykudan uyandığımızda, kendimizi yeni ve inkâr edilemez bir şekilde insanlık mitinin içinde buluyoruz. Yeni bir dünya toplumunun içinde; bütünü yok etmeden parçaları yok edemeyiz. Bu müthiş parlaklığın içinde aynı aileye mensup kardeşler olduğumuzu artık biliyoruz.”[5] Sonuç itibariyle, psikanalizmi ve psikoterapi yöntemini anlamak, mitlerin bireysel ve toplumsal boyutunu yorumlamak bu yazının kapsamını aşmakta. Yine de genel bir yorum yapmak gerekirse, günümüz pandemi şartları göz önünde bulundurulduğunda mit arayışımızın artarak bireysel ve toplumsal sorunları tetiklediği gerçeğine varılabilir. Bu bağlamda, Rollo May’in Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk kitabı kendi mitlerimizi bulmamıza, onları doğru yorumlamamıza ve bu sayede sorunlarımıza çözüm bulmamıza katkıda bulunan rehber bir metin olarak karşımıza çıkar. [1] May, Rollo, Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk, çev. Kerem Işık, Okuyanus Yayınları, İstanbul, 2016, s.43.
[2] May, Rollo, a.g.e., s.16.
[3] May, Rollo, a.g.e., s.27.
[4] May, Rollo, a.g.e., s.293.
[5] May, Rollo, a.g.e., s.376. Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk Rollo May Okuyan Us Yayıncılık Çev. Kerem Işık 384 s. 2016

More
Orwell'dan Bir Yazı: Nazi İşgali ve Makyaj Üzerine

Orwell'dan Bir Yazı: Nazi İşgali ve Makyaj Üzerine

Çeviri: Elif YURTSUZ yurtsuzelif@gmail.com instagram.com/calmnessofnight İnsanlık tarihindeki en büyük başarısızlıklardan biri kadınların makyaj yapmasını engellemeye yönelik yapılmış uzun süreli girişimlerdir. Roma İmparatorluğu’nun filozofları, modern kadının uçarılığını neredeyse bugünkü kınama ifadelerinin aynısı ile kınadılar. 15. yüzyılda kilise, nefret edilen kaş alma alışkanlığını kınadı. İngiliz Püritenleri, Bolşevikler ve Naziler, kozmetik ürünlerden vazgeçirmeye çalıştılar fakat başarılı olamadılar. Victoria İngiltere’sinde ruj o kadar utanç verici bir şey olarak kabul edildi ki, çoğu zaman başka bir isimle satıldı fakat hala kullanılmaya devam ediyordu. DİLEDİĞİM GİBİ Tribune, 28 Nisan 1944 1940 yılında, Londra’da büyük uçaksavar harbi ilk defa patlak verdiğinde, silahlar ateşlenirken, ben Piccadilly Sirki’ndeydim ve siper alabilmek için Café Royal’e kaçtım. İçerideki kalabalığın arasında 25 yaşlarında, yakışıklı ve yapılı bir genç, Peace News’in bir nüshası ile komşu masalardaki herkesin dikkatini çekmeye çalışarak neredeyse kendi başını belaya sokuyordu. Konuşmaya başladım ve konuşma şöyle gelişti: Genç: Size söylüyorum, Noel’e kadar her şey bitecek. Belli ki bir barış olacak. Bu inancımı Sir Samuel Hoare’ye bağlıyorum. Beraber olmak aşağılayıcı bir şey kabul ediyorum fakat Hoare hala bizim tarafımızda. Hoare Madrid’de olduğu sürece, her zaman bir “satma” umudu vardır. Orwell: İstilaya karşı yaptıkları tüm bu hazırlıklar ne olacak peki? Her yere inşa ettikleri koruganlar, LDV’ler (yerel savunma görevlileri) vb.? Genç: Ah! Bu yalnızca Almanların buraya geldiğinde işçi sınıfını ezmeye hazırlanmaları demek oluyor. Öyle zannediyorum ki bazıları direnmeye çalışacak kadar aptal olabilir fakat Churchill ve aralarındaki Almanların onları çözüp yola getirmesi uzun sürmeyecek. Endişelenme, yakında bitecek. Orwell: Gerçekten çocuklarınızın birer Nazi olarak büyüdüğünü mü görmek istiyorsunuz? Genç: Saçmalık! Almanların ülkede faşizmi teşvik edeceğini düşünmüyorsunuz öyle değil mi? Kendilerine karşı savaş açacak savaşçı bir ırkı yetiştirmek istemeyeceklerdir. Tek amaçları bizi köle yapmak olacak. El atabileceklerini düşündükleri her pasifist hareketi teşvik edeceklerdir. Bu sebeple pasifistim. Benim gibi insanları cesaretlendirecekler. Orwell: Ve benim gibileri de vuracaklar yani, öyle mi? Genç: Bu çok kötü olur. Orwell: Ama neden, neden hayatta kalmak için bu denli heveslisin? Genç: Elbette, işime devam edebilmek için. Sohbet sırasında gencin bir ressam olduğu ortaya çıkmıştı. İyi mi kötü mü bilemiyorum fakat her halükârda resme içtenlikle ilgi duyuyor ve uğruna yoksullukla yüzleşmeye oldukça hazır görünüyordu. Bir ressam olarak, muhtemelen Alman işgali altında bir gazeteciden veya yazardan biraz daha iyi bir konumda olurdu. Fakat yine de söylediği çok tehlikeli bir yanılgı içeriyordu ve bu, totalitarizmin fiilen yerleşmediği ülkelerde çok yaygındı. Bu yanılgı, diktatör bir hükumet yönetiminde içeride özgür olduğuna inanmaktı. Totaliterlik şimdilerde şu veya bu şekilde dünyanın her yerinde gözle görülür bir biçimde yükseldiğinden, pek çok insan bu düşünce ile kendini avutuyor. Sokaklarda megafonlar böğürüyor, çatılarda bayraklar dalgalanıyor, polis makinalı tüfeklerle bir o yana bir bu yana sinsice dolaşıyor. Lider, bir buçuk metre genişliğindeki her panodan dik dik size bakıyor; fakat rejimin gizli düşmanları tavan aralarında kendi düşüncelerini pekâlâ özgürce saklayabiliyormuş… Aşağı yukarı tüm düşünce bundan ibaret. Çoğu insan bunun Almanya ve dikta yönetimindeki diğer ülkelerde devam ettiği izleniminde. Bu düşünce neden yanlış? Modern diktatörlüklerin, eski moda despotizmlerin yaratmış olduğu boşlukları terk etmediğini ve ayrıca totaliter eğitim yöntemleri sebebiyle entelektüel özgürlük arzusunun muhtemelen zayıfladığı gerçeğini es geçiyorum. Esasen, en büyük hata insanı özerk, bağımsız bir birey zannetmektir. Despot bir hükumet çatısı altında tadını çıkarabileceğiniz bu gizli özgürlük fikri saçmadır çünkü düşünceleriniz asla tamamen size ait değildir. Felsefeciler, yazarlar, sanatçılar ve hatta bilim insanları yalnızca cesaretlendirilmeye ve kitleye ihtiyaç duymazlar, aynı zamanda başkaları tarafından devamlı olarak teşvik edilmeye de ihtiyaç duyarlar. Konuşmadan düşünmek neredeyse imkânsızdır. Defoe gerçekten ıssız bir adada yaşasaydı Robinson Crusoe’yi asla yazamazdı ve yazmak da istemezdi. İfade özgürlüğü denen şeyi ortadan kaldırdığınızda yaratıcı yetenekler de yok olur ve gider. Benim bildiğim şu ki Almanlar gerçekten İngiltere’ye gitmiş olsaydı ve Gestapo, Café Royal’de karşılaştığım bu adamı rahat bırakmış olsaydı bile, ressamın bizzat kendisi yakın zamanda tüm resimlerinin kötüye evirildiğini görecekti. Avrupa’nın üzerindeki karanlık kaldırıldığında, bizi şaşırtacak şeylerden biri de inanıyorum ki, dikta yönetimi altında gizlice yazılan herhangi türde bir yazının -mesela günlük gibi şeylerin bile- ne kadar az değerli olduğunu görecek oluşumuz. Doğu Londra Çocuk Mahkemesi başkanı Bay Basil Henriques, “Modern Kızlar” konusunda fikirlerini dile getirmeye devam etti. İngiliz erkeklerin harika olduğunu söylüyor fakat kızlarla ilgili farklı bir hikayesi var: “Gerçekten kötü bir çocukla nadiren karşılaşılır. Savaş, kızları erkeklerden daha fazla etkilemiş gibi görünüyor… Artık çocuklar haftada yalnızca birkaç kez sinemaya gidiyorlar ve hayal ettikleri şeyin gerçekten Amerika’nın yüksek standartlı yaşamı olduğunu düşünüyorlar oysaki bu, ülke için çok ciddi bir iftira. Radyodan dinledikleri müzik denilen vahşi, cılız ve titreyen seslerin etkilerinden de kötü etkileniyorlar… Şimdilerde on dört yaşındaki kızlar, on sekiz-on dokuz yaşındakiler gibi giyinip konuşuyorlar ve yüzlerine de aynı haltları sürüyorlar.” Acaba Bay Henriques (a) diğer savaştan çok önce çocuk suçlarını sinematografın kötü bir örneğine atfetmenin zaten sıradan olduğunu (b) “Modern Kızların” ise iki bin yıldır aynı olduğunu biliyor mu, merak ediyorum. İnsanlık tarihindeki en büyük başarısızlıklardan biri kadınların makyaj yapmasını engellemeye yönelik yapılmış uzun süreli girişimlerdir. Roma İmparatorluğu’nun filozofları, modern kadının uçarılığını neredeyse bugünkü kınama ifadelerinin aynısı ile kınadılar. 15. yüzyılda kilise, nefret edilen kaş alma alışkanlığını kınadı. İngiliz Püritenleri, Bolşevikler ve Naziler, kozmetik ürünlerden vazgeçirmeye çalıştılar fakat başarılı olamadılar. Victoria İngiltere’sinde ruj o kadar utanç verici bir şey olarak kabul edildi ki, çoğu zaman başka bir isimle satıldı fakat hala kullanılmaya devam ediyordu. Elizabeth Dönemi yakalarından Edward Dönemi alt kısmı dar eteklere kadar pek çok giysi stili, hiçbir etkisi olmaksızın kürsüden menedildi. 1920’lerde, eteklerin en kısa olduğu dönemlerde, Papa “uygunsuz” giyinen kadınların Katolik Kiliselerine kabul edilmemesine karar verdi; fakat bir şekilde kadın modası bundan hiç etkilenmedi. Son derece sade bir örnek olan Hitler’in üzerine yağmurluk giymiş “ideal kadını”, Almanya’nın her yerinde ve dünyanın geri kalanının birçoğunda sergilendi fakat yalnızca birkaç taklitçiye ilham verebildi. Bay Henriques’e rağmen İngiliz kızların “yüzlerine o haltları ve pislikleri “sürmeye devam edeceklerini tahmin ediyorum. Hapishanede bile kadın mahkûmların, postacı çantalarından çıkan boya ile dudaklarını kızıla boyadıkları söyleniyor. Kadınların neden kozmetik ürünler kullandıkları apayrı bir soru ama cinsel çekiciliğin ana sebep olup olmadığı konusu biraz şüpheli. Tırnaklarınızı kırmızıya boyamanın iğrenç bir alışkanlık olmadığını düşünen bir erkekle tanışmak epey sıra dışıdır, fakat yüz binlerce kadın aynı şeyi yapmaya devam ediyor. Bu arada, rağmen Viktorya dönemi güzellerinin, kalıcı olmasına rağmen yüzlerine “emaye” yaptırdığı ya da Swift’in “Yatacak Güzel Bir Genç Peri Üzerine” adlı şiirinde anlattığı gibi “dolgunlaştırıcılar” aracılığıyla yanaklarınızın dış hatlarını değiştirmenin olağan olduğu günlerden bugünün çok daha az gösterişli olduğunu bilmesi Bay Henriques’i teselli edebilir.

More
Büyüdükçe Eksilen Yanım

Büyüdükçe Eksilen Yanım

Hasan Temiz’e El ayak çekilince esmerliğimden Sokakları adımladım Dil’i geçmiş zaman öznesiydi yüzüm Büyümek yalnızlıktır Yalnızlık büyümektir Çocukluğumun en zor sorusunu Yanıtladım bu gece Ne olacağımı merak eden Amcalara, teyzelere anlattım Bir ah ’tan başka bir şey olmadığımı Bir ses alır beni bu ağaçtan dedim Yanıldım Bir ceket bir kravat kadardım Ah, dedim Ağaçta asılı kaldım Geceme siniyor Babamdan bana geçen tütün kokusu İçimdeki kızgın yalnızlık Göğün tavanına değiyor Büyümek eksilmektir Eksilmek büyümektir. Erman ŞAHİN

More
Yazarına Kafa Tutan Bir Türün, "Öykü Yazmanın Sırları"

Yazarına Kafa Tutan Bir Türün, "Öykü Yazmanın Sırları"

Elif KAYA elifk.kaya93@gmail.com instagram.com/kayaelif93 Kendine has kurgusal bir yapısı olan öykü, yaratıcısının gerçeği ele alış biçimiyle ifade yolu bulur. Yazarların çoğunun toplumsal gerçekleri anlatma eğiliminde olmalarına karşın öykünün yaratıcılık ve düşle beslenmesine yönelik düşünceleri yazınımızın çeşitlenmesine yönelik isteğinin sonucu. Bu bakımdan 1950 kuşağı yazarlarının gerçeği yeniden yorumlama biçimleri öykü geleneğimizin bugünkü geldiği noktayı daha iyi anlamamıza sebep oluyor. Orhan Duru’nun da yazınına kattığı gerçeküstücülük, mizah, bilimkurgu gibi öğelerle anlatımını zenginleştirme gayesinde olduğunu görüyoruz. “1950 kuşağı” öykü yazarlarının öne çıkan isimlerinden Orhan Duru’nun ilk kez 2008 yılında yayımlanan deneme kitabı “Öykü Yazmanın Sırları”, 2021 yılının ekim ayında Yapı Kredi Yayınları tarafından okurla buluştu. A kuşağı, Mavi Hareketi gibi edebiyat toplulukları arasında yer alan Duru, “Ağır İşçiler” öyküsüyle 1970 TRT Sanat Ödülü’ne, “Fırtına” adlı öyküsüyle 1998 Sait Faik Armağanı’na layık görüldü. Bütün öykülerini topladığı “Sarmal” ve “Boğultu” kitaplarıyla birlikte bir adet romanı ve çeşitli deneme yazıları olan Orhan Duru bu denemesiyle “öykünün sırlarını” bizimle paylaşıyor. Ömrünü kalemine adamış yazarın eseri bu yönüyle yürüdüğü yoldaki deneyimlerine sırdaşlarını arıyor. Niçin öykü yazdığını, merakının onu nerelere götürdüğünü, bir öykü nasıl olmalı’nın cevabını, biçemle yaşam arasındaki ilişkiyi, öyküyle nasıl didiştiğini, bu didişmelerden nasıl galip geldiğini paylaşıyor okurla. “En çok öyküyü seviyorum.” cümlesi yazarın niçin öyküye yöneldiğini en samimi dille anlatıyor. Ve yaşam serüvenimizin ana maddesi, tüm arayışların temeli, yaratımın sancısı olan “kimlik sorunu” olarak çıkarıyor karşımıza öyküyü. Yazarın öykü yazma sürecini bizimle paylaştığı bölümleri okurken öyküyle yaşam arasında oluşturduğu harmoniyi görüyoruz. Nefes alıp verdiği sürece yaratımın tohumunu içinde nasıl büyüttüğüne şahit oluyoruz böylece. “Yürürken, yemek yerken, gece uyurken, düş görürken ya da görmezken, bir yerlere yolculuk yaparken öykü düşünürüm hep.” (syf. 8) Esin kaynağını yaşamın içinden aldığının ipuçlarını da paylaşıyor bizlerle Duru. Başka bir yöntem de olduğunu, zorluk derecelerini ve farklılıklarını öğreniyor, öyküyle didişme sürecinden inat ve çabayla çıktığını görüyoruz. Ve nihayetinde, ustalığın sırrını öğreniyoruz. “Her zaman heyecan ama amatörlük hiç eksilmemeli!” (syf. 8) Yazarın, evreni ve insanı kavramak istercesine her şeye derin bir merakla baktığını fark ediyoruz bizimle paylaştıklarından. Ve edindiği izlenimlerin, anlama çabasının bir tezahürü olarak içinde “anlatma” isteğinin doğduğunu, bunu da öyküyle dışavurduğunu… İşte bu anlatma isteği içinde tutuşanlar için öyküyü daha yakından tanımak adına paylaşılmış sırlarını barındırıyor “Öykü Yazmanın Sırları”. Edebi bir yapıt söz konusu olduğunda üsluptan bahsetmemek olmaz. Hepimiz biliriz ki neyi anlattığımızdan ziyade nasıl anlattığımız önemli. İmzamızı atarız üslubumuzla ve varlığımızı ortaya koyarız özgün haliyle. İşte bu noktada kendimize özgü bir deyişimiz yoksa tüm çabanın boşa gideceği uyarısını alıyoruz Duru’dan. Bu uyarıyı o kadar samimi ve doğal bir biçimde yapıyor ki kelimeler okuyanların içindeki “öz”e dokunuyor adeta. “Deyiş ya da üslup insanın kendisidir. Böyle derler eskiler. Öykücü de kendi deyişini bulmalıdır öyleyse. Şunu belirteyim, bu arada bugün bile kendi deyişimi daha ileri boyutlara ulaştırmak için çaba harcıyorum. Bu kesintisiz sürekli bir çaba. Bu çabayı biçimsel bulanlara şunu söyleyebilirim. Biçimle yaşam ve gerçekler arasında çok yakın bir ilişki olduğunu unutmayalım…” (syf. 12) Orhan Duru ve çağdaşlarının edebiyat dünyamıza yeni bir soluk getirme çabaları, bugünkü öykü literatürümüzün gelişimindeki rollerini ortaya koymakta. Attilâ İlhan, Vedat Günyol, Salim Şengil gibi hayatlarına ve böylelikle kalemlerine değen isimlerin ve dergilerin bundaki payı elbette çok büyük. 1950 kuşağının içinde bulunduğu şartlar düşünüldüğünde, yazarın ve çağdaşlarının dönemin toplumsal ve siyasal şartlarına karşı verdikleri mücadele, kalıpları yıkmak adına sarf ettikleri çaba, kabuğundan sıyrılmaya niyetliler için çok büyük bir ders niteliğinde. “Özetlemek gerekirse, 1950 Kuşağı öykücüleri çeşitlilik ve çoğulculuklarıyla, her çeşit bağnazlığa karşı çıkışlarıyla, dünyaya açık, kentli yaşam görüşleriyle yepyeni bir ivme kazandırdılar yazınımıza. Bu ivme bugün de sürdürüyor etkileri ve uzantılarını…” (syf. 25) Yazar dönemlerinde gerçekleştirdikleri atılımlardan söz ederken salt mevcut olanı anlatmakla kalmıyor, öykücülüğümüzün geldiği noktayı eleştirel bir bakış açısıyla ele alıyor. Beri yandan öykü alanında yeni tartışmaların yokluğuna, yeni bir akım eğilimi görülememesine ve daha başka problemlere dikkat çekerken aynı zamanda çözüm yollarını da sunması gideceğimiz yolu aydınlatması bakımından oldukça önemli. Bu tutumuyla eserine öykü yazma kılavuzluğunun ötesinde bir değer kattığını söyleyebiliriz. “Öykü yazarları çabalarını bu yöne doğrultmalı. Günümüz öykü yazarları arasında bu özelliğe erişmiş olanlarla da karşılaşıyorum ama pek çoğu bu özelliği yakalamak için çaba harcamaktan uzak duruyor.” (syf. 18) Belirli kalıplardan kurtulmak ve yazının önünü açmak, öyküyü dinamik kılmak hep gayesi olmuş Duru’nun. Bahsettiğimiz çabayı somutlaştıracak olursak bambaşka bir öykü anlayışı ve kadim eserlerle harmanlanmış yepyeni bir söylemle ortaya koyduğu “Bırakılmış Biri” adlı öyküsünü örnek gösterebiliriz. “Kısacası bambaşka bir öykü anlayışı ve yeni bir söylem. İlk öykü kitabım Bırakılmış Biri de aynı ortamda yayımlandı. Üstelik Türkçenin kalıplaşmış yapısını kırma uğraşısı içinde. Bunu yaparken Türkçenin eski örneklerinden, örneğin Mercimek Ahmed’in Kâbusname’sinden ve devrik cümleden yararlanıyordum. Ve karamizah ağır basıyordu öykülerimde.” (syf. 23) Kişi, özüyle temas halindeyken yaratıma olan eğilimiyle varlığını ifade yolu arar. Yazmak eyleminin varlığın bir ifade biçimi, dönüşümün bir aracı olduğunu biliriz. İşte bu noktada yazar kendini öykücülüğe iten sebeplerin kaynağını buradan alırken sorduğu sorularla bizi bazı cevapları bulma arayışına itiyor. “Bu doğru mu, yani neden ve nasılların cevapsızlığı mı büyütür öyküyü? Cevabı basit…” (syf. 26) Duru da kendi varlığını öyküyle oynadığı bir kovalamacayla ortaya koymuşa benziyor. Ve bundan ilham alanlar için kendi oyunlarını keşfetmek isteyenlere örnek teşkil ediyor. “İnsan, varlığını kanıtlamaya çalışır. Öykücü de kendi varlığını kanıtlamak için öykü yazar. (...) Bu nedenle sürekli öykünün peşimde koştuğunu söylüyorum. Öykülerin beni kovalamasıdır söz konusu olan. Yaşam herkese kendi varlık yolunu gösterir!” (syf. 26) Kendine has kurgusal bir yapısı olan öykü, yaratıcısının gerçeği ele alış biçimiyle ifade yolu bulur. Yazarların çoğunun toplumsal gerçekleri anlatma eğiliminde olmalarına karşın öykünün yaratıcılık ve düşle beslenmesine yönelik düşünceleri yazınımızın çeşitlenmesine yönelik isteğinin sonucu. Bu bakımdan 1950 kuşağı yazarlarının gerçeği yeniden yorumlama biçimleri öykü geleneğimizin bugünkü geldiği noktayı daha iyi anlamamıza sebep oluyor. Orhan Duru’nun da yazınına kattığı gerçeküstücülük, mizah, bilimkurgu gibi öğelerle anlatımını zenginleştirme gayesinde olduğunu görüyoruz. İnsan zihninin, sınırsız hayal gücü ve düşüncenin olanaklarını kullanabildiğinde nelerin mümkün olabileceğini, bir zamanlar bilimkurgu kitaplarında yer alanların gerçek hayatta ifade bulmasıyla görmekteyiz. Bu noktada bilimkurgunun rolüne değiniyor yazar ve yazın dünyasında buna kayıtsız kalınamayacağından bahsediyor. Kendisinin toplumsal konuları ele alarak bilimkurgudan nasıl yararlandığını anlattığı satırlar, bize yeni ufuklar açması ve bilimkurgunun imkânlarından faydalanabilmede yeni fikirler sunması bakımından çok kıymetli. “Bana sorsanız güncel gerçekler ayrıntılarla doludur ve çoğu kez can sıkıcıdır. Ancak onlardan kurtulmalıyız. Esin kaynağımızdır içinde bulunduğumuz ortam ve toplumsal yaşam. Ama bunları yazarken ya da baskılara başkaldırırken ille de güncel gerçekleri olduğu gibi kullanmak gerekmez. Onları öykünün kendi gerçeğine uygun bir biçime sokmak ve değiştirmek gerekir. Ben de bunu yapıyorum. Bilimkurgu ve fantezi de bunun biraz daha ileri götürülmüş biçimi.” (syf. 47) Yazar kitabında Türkçemize ismini kendi kazandırdığı “bilimkurgu”ya birçok başlıkta yer vererek edebiyatımızdaki yeri ve öneminin üstünde epeyce duruyor. Bilimin ve kurgunun gerçeklikle ilişkisine değindiği, sayfalardan fırlayarak gerçekliğini teslim almış gelişmelerden hareketle güncel gerçeklikle bağlantısına atıfta bulunduğu ve insanın geleceği merak duygusunun bilimkurgunun kamçısı olacağını ima ettiği satırlar bunun en büyük göstergesi. Sanal gerçekliğin giderek güncel gerçekliğe dönüştüğü, bilimkurgusal bir dünyada yaşadığımız tespiti ise yazdıklarının çağın ötesine uzanacağını ve bu yönden her daim güncelliğini koruyacak olduğunu kanıtlar nitelikte. “Bilimkurgu bunların ötesinde yepyeni bir tartışma ve çağdaş bir eleştiri ortamı getiriyor. Her gün insanlığın karşılaştığı yeni sorunlara sürekli yeni bir çözüm arayış çabası. İşte bilimkurgunun gerçek çalışma alanı…” (syf. 55) Bu satırlar en çok da dinamik olması ve yepyeni soluklar barındırması yönüyle bilimkurguya yüklemiş olduğu rolü anlaşılır kılıyor. Nihayetinde yazarın kitap boyunca yazınımızın çeşitlenmesine yönelik verdiği mesajların okurda karşılığını bulması ile bu eserin gayesine ulaşmış olacağını söyleyebiliriz. Öykü Yazmanın Sırları Orhan Duru Yapı Kredi Yayınları 2021 64 syf.

More
Var Olmanın Yasası: Serteller

Var Olmanın Yasası: Serteller

M. Utku YEŞİLÖZ instagram.com/ummanzmhkmtrn twitter.com/ummanzmhkmtrn Akademisyen titizliğiyle kaleme alınan “Serteller”; Nâzım Hikmet’ten Sabahattin Ali’ye, Cevat Şakir Kabaağaçlı’dan Hâlet Çelebi, Abidin Dino ve Peyami Safa’ya kadar fikir ve sanat dünyasına yön vermiş birçok ismin anıları ve tanıklığıyla okurun ilgisini toplayacak görünmekte. Varolmanın yasası mücadeledir. Ursula K. Le Guin İkinci Dünya Savaşı yılları Türk demokrasi tarihinin üzerinde durulması gereken önemli anlarından biri. Ülke ekonomisinin kurumsal yapısını, gelişme sürecini mutlak değiştiren olgulardan olan savaş sonrası Avrupa’nın yeni-yorum kazanan siyasi düzeni Türkiye’nin iç politikasını yakından ilgilendirir; savaşın fiziki tahribatından korunabilmişse de ekonomik tahribatından kurtulamadığından mevcut yönetim, gelişmelere kayıtsız kalamayıp ülke yönetimi için yeni düzeni inşa yoluna gider. Hem politik hem sosyoekonomik sorunların beraberinde gelen bu inşa 1939-45 yılları için değişim adresi olarak işaretlenir. O dönem, gazeteler bu yapı kurma çalışmalarına gereği gibi yakından takiptedir. Takipçilerden birinin de Tan gazetesinden Sabiha Sertel olduğunu Korhan Atay’ın bu yıl İletişim Yayınları’dan çıkan kitabı “Serteller”de okuruz.

“…Tan Matbaası ve binası başta olmak üzere muhalif gazete ve yayınevlerine baskın yapan, taş üstünde taş bırakmayanlar için hiçbir şey yapılmadı.
Kimse gözaltına alınmadı, suçlanmadı ve yargılanmadı…” (s.49)

Tan Matbaası'nın basılmasıyla başlayan kitap, ilgili okuru ilerleyen sayfalarda da uyanık tutar. Hiçbir iktidarı diğerinden daha demokrat bulmadığını söyleyen Atay; dağıtılan, parçalanan ve yok edilenlerin farklı tarihi, siyasi dönemlerde benzer şeyler olduğu vurgusunu yapar. “Tek cephe”cilik ve “ilerici”lik üzerine bir kez daha düşünme fırsatı bulduğumuz Sertellerde Zekeriya ve Sabiha Sertel çiftinin hayatları kronolojiye uyularak anlatılır bu esnada. Eserin ilk iki bölümünde bilhassa o yıllardaki Türkiye’nin durum ve tutumunu ortaya koyan ayrıca Sabiha ve Zekeriya çiftinin çocukluğu, eğitimi ve aile hayatına dair belge ve görüşler yer alır. Üçüncü bölümden itibarense ülkenin toplumsal, siyasal ve ekonomik durumu üzerine bir kadın gazetecinin penceresinden yaşanan gelişmelere farklı bir perspektif geliştirdiğini sezdiğimiz anlatım sonraki bölümlerde sürmekle birlikte okura rikkatle sunulan kronoloji unutturmaz da. “‘Bana inançlarımı mebuslukla değişmemi mi teklif ediyorsunuz? Teşekkür ederim. Allahaısmarladık.’” (s.14)

Okuduğumuz satırlarda Zekeriya Sertel ile benzer duygular beslediğini anladığımız Sabiha Sertel’in bunun yanı sıra eleştirel fikirlerini dile getirmekte daha cesur davrandığına dikkat etmemek mümkün değil. Sertel, Tan gazetesindeyken zehirli oklarını sadaktan çıkarıp yazıları için gözünü kırpmadan harcar. Bu anları okurken dikkat kesilecek nokta: yazılarındaki işçi, emekçi kesimin haklarına yönelik eleştirilerinin “komünistlik” diye etiketlenmesine yanıt niteliğindeki öfkesidir. Gelgelelim bu öfke hâlinin zemininde bürokrasinin anlayışsız tavrına olan rahatsızlık olayları alevlendiren başat öge olarak okunabilir.

Eserden anlaşıldığı üzere Sabiha Sertel, sosyalist bir kişilik. Bununla birlikte Sertellerde epey yer tutan, onun kadınlarla ilgili yazılarına dair ileri sürülen fikirlere bakacaksak eleştirilerinin hem çarpıcı şekilde hem de bugün ve yarınki dünya için ışık kaynağı niteliğinde olduğunu düşünebiliriz. Zekeriya Sertel’le evlendiği yaşlarda çıkardığı Büyük Mecmua’da kadın erkek eşitliğini savunan birinci kuşak feministlerle uyuşan, üstüne üstlük ötesine varan yazılar yazması bu fikri kanıtlar.

Toplumda ses getiren yazılarıyla Türk basınında unutulmayacak bir isim olarak böylece yerini alacaktır Sabiha Sertel. İlk feminist makalelerini yazdığını duyuran Atay’ın okurla paylaştıklarına binaen Sabiha Sertel’in kadınların medyada temsili, eğitim, sağlık, çalışma hayatı, siyaset ve karar alma mekanizmalarına katılım ve kadına yönelik şiddet konularında toplumsal cinsiyet veya ayrımcılık temelli çeşitli sorunlarla karşılaştığını ve bu karşılaşmayı toplumun en önemli sorunu olarak değerlendirdiğini öğreniriz. Öyle ki Sabiha Sertel’in kadınlar üzerine yazılarında topluma ve devlete bakışı hakkında bilgi edinmek açıkça mümkün. Zira o, kesinlikle kadın sorununu toplumsal, bundan öte tarihsel bir sorun olarak görmekte.

İkinci Dünya Savaşı’nda Tan gazetesinde Görüşler sütununda yazmaya başlayan Sabiha Sertel emperyalizm ve insan hakları konusu üzerinde dururken, çok partili hayata geçiş döneminde cumhuriyet, demokrasi ve hürriyet konularını ele alacaktır. Basın faaliyetinde yalnız olmayan Sabiha Sertel, eşi Zekeriya Sertel’in mahkûm olduğu zamanlarda sorumluluğu üstlenir. Dış ve iç politika, ekonomi, hukuk, eğitim ve kültür başlıklarında mesai yaptığını anladığımız çiftin gerek siyaset gerekse sosyal alandaki sert yazılarını müteakip “Sertel” soyadını aldıklarını bir de Korhan Atay’dan duyarız.

Kitapta Sertel çiftinden sonra üçüncü bir karakter olarak kendisine yer ayrılan Resimli Ay, dönemin dergilerinden farklı olacağı iddiasıyla yaşatılır. Savaşın yorduğu bu coğrafyada -Türkiye’de- kimsesiz çocukların etrafında gelişen sorunlara çözüm arayışında olan dergi ekibine, Atay’ın dergiye dair değindiği konulara kulak verecek olursak Resimli Ay’ın yayın hayatı boyunca bu iddiayla varlığını koruduğunu, toplumu ilgilendiren geniş yelpazeli bir içerikle halkın kültür seviyesini yükseltmeyi gayelediğini düşünmemiz için bir engel yok.

Akademisyen titizliğiyle kaleme alınan “Serteller”; Nâzım Hikmet’ten Sabahattin Ali’ye, Cevat Şakir Kabaağaçlı’dan Hâlet Çelebi, Abidin Dino ve Peyami Safa’ya kadar fikir ve sanat dünyasına yön vermiş birçok ismin anıları ve tanıklığıyla okurun ilgisini toplayacak görünmekte. Hele ki Sertellerin, tanışıp evlenmelerini takiben siyasi sürgünlüklerinde devam eden esirgemezlikle örülü mücadelelerine şahit oldukça dejavu hissiyle ürpermek ve var olmanın gücüyle temel bilincin dinamiklerini keşfetmeye başlamak işten bile değil. Serteller İletişim Yayınları Haz. Korhan Atay 431 s. 2021

More
Kolektif Travmanın Şiddetinde "Küçük Bir Ayrıntı"

Kolektif Travmanın Şiddetinde "Küçük Bir Ayrıntı"

Nilgün YILDIZ COŞKUN instagram.com/birvoxnihilii twitter.com/birvoxnihilii Adania Shibli’nin 2020 National Book Award Translated Literature ve Booker International ödüllerine aday gösterilen Küçük Bir Ayrıntı romanı Can Yayınları etiketiyle, Mehmet Hakkı Suçin’in Arapça aslından çevirisiyle eylülde yayımlandı. Zulüm, katliam, şiddet, insan hakları gibi konuları barındıran kitap, İsrail’in bağımsızlık kazandığı dönemi Filistinli bir kadının tecavüze uğrayıp katledilmesi üzerinden irdeliyor. 1974 yılında Filistin’de doğan Shibli, Küçük Bir Ayrıntı romanında Filistin’in sınırlarının belirsizliğindeki yaşamı, kendi ifadesiyle hayatı sevmeye değil hayatta kalmaya yönelik bir yaşamı iki farklı zamanın hikâyesini birleştirerek aktarıyor. Roman iki bölümden oluşmakta. İlk bölüm Filistinlilerin Nekbe diye adlandırdığı, İsrail’in bağımsızlığını ilan ettiği tarihin bir yıl sonrasıyla başlıyor. Nekbe, “büyük felaket” anlamına geliyor zira İsrail’in bağımsızlığını ilan ettiği 14 Mayıs 1948’de Filistinliler zorunlu göçe tabi tutuldu ve yaşanan olaylar çerçevesinde binlerce kişi hayatını kaybetti. Nekbe ifadesi de bu olaylara gönderme yapmakta. Shibli, İsrail’in Haaretz gazetesinde bir bedevi kızının tecavüze uğradığına ilişkin gerçek bir haberden yola çıkarak gerek içerik gerekse anlatı tekniği bakımından sağlam bina edilmiş bir metin örgüsü sunuyor. Birinci bölümde İsrail devleti kurulduktan sonra İsrail ordusundan birliklerin Nakab Çölü’nde “Arap avı”na çıktığı sırada ailesini öldürüp esir aldıkları Filistinli bir kızı alıkoyup tecavüz etmeleri ve nihayet öldürüp çöle gömmeleri işleniyor. Bu bölüm tanrısal anlatıcı tarafından “Komutan” merkezli anlatılıyor. Soğuk, mesafeli bir anlatım. Duygular yok, değerlendirme yok. Bu teknikle İsrail askerlerinin duygusuzluğu da vurgulanmakta. Aynı zamanda Komutan’ın çölde amaçsızca devriye gezmesi ve bacağını bir çöl yaratığının ısırması sonucu etinde oluşan çürüme ile askerlerin insani yönündeki kayboluşa yok etme tutkularına dikkat çekiliyor gibi. Tecavüz edilen kızın hisleri ve yaşanan olaylar ise dolaylı bir anlatıma sahip: “Sol eli kızın memesinde. Sağ eliyle kızın ağzını tekrar kapattı. Karyolanın gıcırtısı, köpeğin havlamaları, sabah ışığının soğuk huzmeleri odanın boşluğunu doldurdu.” Yazar, alıkonulup tecavüz edilen kızın duygularını sesler ve kokular ile yansıtmayı tercih ediyor. Köpek ise bir leitmotiv olarak ikinci bölümde de karşımıza çıkmakta. Romanın anlatım akışında çok fazla ayrıntı var: Metin, fotoğraf karelerinin en küçük ayrıntısına kadar bakmak gibi. Öte yandan yazar, okurun zihnine rahatsız edici görüntüleri işlemekten sakınmıyor. Bu yazınsal dikkatin nedenini ise romanın ikinci bölümünde kadın anlatıcı açıklıyor: “Uzmanlara göre taklitçiler, bir tabloyu taklit ettiklerinde tablodaki nesnenin yüz yuvarlaklığı ya da beden pozisyonu gibi temel ve önemli ayrıntılara dikkat ederler; fakat kulak memesi, parmak ve ayak tırnağı gibi küçük ve tali ayrıntılarla nadiren ilgilenirler. Bu da eseri kusursuz bir şekilde taklit etmelerini engeller. Hatta bazıları, aynı düşünceden yola çıkarak herkesin önemsiz bulduğu küçük detayları fark eden kişilerin daha önce tanık olmadıkları bir olay ya da nesne hakkında bir imge oluşturabileceklerini iddia ederler.” İkinci bölüm bu olayın gerçekleştiği tarihten 25 yıl sonra doğan (1974, yazarın da doğum tarihidir) bir kadının olayı gazeten öğrenip araştırma sürecini konu edinmekte. Aynı zamanda bir kadının hem coğrafi hem de zihinsel sınırlarına başkaldırması olarak okunabilir. Günümüze yakın bir zamanda geçen bölüm birinci tekil şahsın diliyle şimdiki zamanda anlatılmakta. Bu bağlamda, şimdiki zaman gerilimi, hisleri, tekinsizliği okura yansıtma açısından etkin bir şekilde kullanılıyor. İlk bölümde tecavüze uğrayan kızın dolaylı biçimde aktarılan hisleri, ikinci bölümde olayı takıntı derecesinde araştırmaya başlayan Filistinli gazeteci kadının hislerinde açıkça “gösteriliyor”. Sınırları aşarken ve arşivleri incelerken yaşadığı endişe, gerilim, korku metne sirayet etmekte. Nitekim yer, zaman ve olaylar değişse de hissedilenler iki kadın için de ortak. İki bölüm, iki farklı olay tam birbirinin üstüne eklemleniyor, örtüşüyor ve bir olgu olarak kolektif travmayı gözler önüne seriyor. Böylece birbirinden iki ayrı zamanda gerçekleşen iki farklı olay yetkince örtüştürülerek iki hikâyeden tek bir anlatı yaratılıyor. Yine bu bölümde savaşın gölgesindeki yaşamı da daha açık bir şekilde okuyoruz. Kuşatılan binalar, kimlik kontrollerinde yüze doğrultulan silahlar ve patlayan bombalar. Bombanın etkisiyle masanın üzerinde uçuşan toz zerreciklerinin ya da tuz buz olan camların daha çok önemsediği kanıksanmış bir yaşam. Sürekli değişen sınırlar ve sadece haritalarda var olan köyler ile İsrail hükümetinin uyguladığı mülksüzleştirme politikası vurgulanıyor. Anlatıda karakterlerin isimsiz olmaları ise kimliksizleştirmeyi vurguluyor. Öte yandan köpek, romanın ilk bölümünde kızın hislerini yansıtıyor. İkinci bölüm ise bir köpeğin havlamaları yüzünden kadın anlatıcının endişe duymasıyla başlıyor. Kadın, araştırma sürecinde de köpek havlamaları duyuyor ve köpekle karşılaşıyor. Mısır mitolojisinde köpek, ruhların taşıyıcısıdır. Hikâyede köpeğin, bir leitmotiv olarak kullanılmasının yanı sıra tecavüze uğrayan kız ile olayı araştıran kadın arasında kurduğu güçlü ilişkiden dolayı mitolojik boyutuyla da ele alınıyor gibi. Shibli, anlatının sonunda okuru rahatlatmıyor, umut vaat etmiyor. Kapalı, çıkışı olmayan, okurun kaskatı kesilmesini amaçlayan soğuk bir metin yaratma konusunda başarılı. Bir kadının tecavüze uğrayıp öldürülmesinin hayatın sıradan bir olayı olarak görülmesinin zalimliğiyle okuru tekinsiz bir düzleme çekiyor: Kolektif hissizlik. Yazıyı ikinci bölümden bir alıntıyla noktalayalım: “Bir kere daha söyleyeyim; bir grup asker bir genç kızı esir alırlar, sonra da tecavüz edip katlederler. Ve bu olay, çeyrek yüzyıl önce doğum günüme denk gelir. Başkalarının hiç de dert etmeyeceği bu küçük ayrıntı, biliyorum ki ne kadar unutmaya çalışırsam çalışayım peşimi bırakmayacak.” Küçük Bir Ayrıntı Adania Shibli Çev. Mehmet Hakkı Suçin Can Yayınları 2021 104 sayfa

More

ÇALIŞMA ORTAMLARI

Burası insanlara işiniz ve sunduğunuz hizmetler hakkında bilgi vermeniz için harika bir fırsattır. Bu içeriği özelleştirmek mi istiyorsunuz? Çok kolay.

SHOWROOM

Burası insanlara işinizden bahsetmeniz için harika bir yer.

TOPLANTI SALONLARI

Burası insanlara işiniz ve sunduğunuz hizmetler hakkında bilgi vermeniz için harika bir fırsattır. Bu içeriği özelleştirmek mi istiyorsunuz? Çok kolay. Görüntüler, bağlantılar ve metin ekleyin veya koleksiyonunuzdan verilere bağlayın.

GALERİLER

Burası insanlara işiniz ve sunduğunuz hizmetler hakkında bilgi vermeniz için harika bir fırsattır. Bu içeriği özelleştirmek mi istiyorsunuz? Çok kolay.

Yeşil Çay

SATIN AL

Earl Grey

SATIN AL

Özel Karışımlar

SATIN AL