Son Yazılar

Şahsiyet Meselesi Olarak Eleştiri

Metin YETKİN www.instagram.com/metinyetkinn www.twitter.com/metinyetkinn Her ay onlarca kitap basılırken meraklı okurun en büyük rehberi eleştirmenler. Kitap almadan önce eleştiri yazılarına bakan okur, bu metinler sayesinde bir fikir ediniyor. Ancak eleştiri yazılarının hemen hemen hepsinde kitapların olumsuz özelliklerine yer verilmiyor. Böylece “meraklı okur” bir “meta” olan kitabı almak için “hevesli” okura dönüşüyor. Eleştirmen-okur ilişkisi aslında iki taraflı bir ilişki fakat Türkiyeli okur eleştirmenleri sorgulamıyor… Öte yandan bu eleştirmenler edebiyatın her tarafına çöreklenmiş bir “baba” olarak karşımıza çıkıyor ve “oğullarının” büyümesine izin vermiyor. Edebiyat mecralarına baktığınızda üç tip eleştirmen görürsünüz: Her mecrada yazarak edebiyat dünyasına “çöreklenmiş” eleştirmen, “çöreklenme” yolunda ilerleyen adı artık duyulmuş orta yaşlı eleştirmen ve yazılarını tek tük yayımlatma fırsatı bulan “hevesli” genç eleştirmen. Hevesli eleştirmen yazılarını bin bir zorlukla yayımlata yayımlata adını duyurunca çöreklenme yoluna giriyor ve artık yazıları sorgusuz sualsiz yayımlanmaya başlayınca “baba” edasına bürünerek her mecrada ismi gözüksün diye yazı makinesine dönüşüyor, “oğullarının” büyümesine izin vermiyor. Nitekim, satın aldığımız edebiyat dergilerinin çoğunda hep aynı isimleri görmüyor muyuz? Yeni çıkan bir şiir dergisinde bile dört beş “baba” ismin arasına serpiştirilmiş üç beş “oğul” formatından kurtulamıyoruz. İşte burada eleştirmene hayati bir rol düşmekte. Öncelikle eleştirinin ne olduğundan başlamak gerek. Eleştiri, bir eseri olduğu gibi ortaya koymaktır kısaca. Ionesco, “Notlar ve Karşı-notlar” isimli yazılarının derlendiği kitabında eleştirmenin görevini açıklar: “O halde eleştirmek ayırt etmektir. Ayırt etmek yahut görmek farklı kılmaktır (görüyorum, bu budur) ve diğerlerinden ayırmaktır (budur, şu değildir.) Has eleştirmen bize şöyle demelidir: ‘İşte yapıt bu. Gözünüzün önüne seriyorum.’” (Ionesco, 2020: 25) Eleştirmen, işte bu görevi üstlenen kişidir. Ancak günümüzdeki eleştiri yazılarının çoğunda belki de yazarların akademik alışkanlığından kaynaklanan bir “kalıba uydurma” yarışı var. Günümüz eleştirmeni, edebi eseri tartmak yerine esere uygun kalıplar bulmaya çalışmakta. Mesela, bir metinde varoluşunu sorgulayan bir karakter olmaya görsün, Heidegger, Sartre, Camus gibi filozofların fikirleri derhal dahil ediliyor eleştiriye. Bu yüzden eser, yazıldığı dönemden yüz sene önce yaşamış filozoflardan birinin veya birkaçının fikirlerinin oluşturduğu bir tabakta okura servis ediliyor. Eleştiri yazılarına bakınız, çok kaba bir genellemeyle en fazla göreceğiniz isimlerin Freud ve Sartre olacağını söyleyebilirim. Bu yüzden, “felsefi tespitler” eleştirinin önüne geçiyor ve metin gölgede kalıyor. Bunun sebebi de eleştirmenin metne boş bir zihinle yaklaşmak ve öznel bir gerçekliği kavramaya çalışmak yerine kendi birikiminin ona sunduğu yoldan şaşmama hevesine kapılması ve kendi sanatsal ölçütlerini esere dayatma alışkanlığı. Nitekim, Ionesco bu konuya da değinmekte: “… eleştirmen yapıt aracılığıyla kendi ölçütlerini sorgulayacağına, kendi doktrini doğrultusunda yapıtı sorgular. (…) Artık alışkanlık, tekdüzelik, zihinsel tembellik, kolaylığa kaçma gibi nedenler eleştirmenin kendi ilkelerini sorgulamamasına yol açıyor.” (Age: 29) Yani eleştirmen, metinden hareket etmek yerine kendi ön yargılarından hareket ediyor. Metni ıskalıyor, onu kendi edebi ölçütlerine uydurmaya, kendi çıkarımlarıyla açıklamaya çalışıyor. Bu da eleştirilen eserin değerini anlaşılmaz kılıyor çünkü her edebi eser aslında öznel bir gerçeklikten ibaret. Dolayısıyla bu gerçekliği kabul etmek veya reddetmek mümkün değil. Aksine, onun ne olduğunu anlamak ve bunu anlatmak gerekir. Belli başlı eleştiri kalıpları yahut belli başlı düşünme eğilimleri bu öznel gerçekliği görmeyi engeller. İşin okur tarafına gelirsek, pek çok okur eleştiride bahsedilen isimleri hakkıyla okumadığı için eleştirmenin “büyük tespitleri” karşısında “büyüleniyor” ve kitabı okumaya yöneliyor. Oysa, eleştirmen ve okur arasındaki ilişki mürşit-talebe arasındaki ilişki gibidir, okurun eleştirmenden büyülenmesi yerine eleştirmeni eleştirmesi gerekmektedir ki eleştirmen her yazdığına dikkat etsin. Yoksa bu ilişki kitap piyasasının çarkını döndüren “ben sana hayran sen cama tırman” sevdasına dönüşmekte… Okurun bir diğer eksikliğiyse uzun yazılardan ürkmesi. Bu yüzden, eleştirmenler kısa yazılar kaleme almakta. Artık popüler hâle gelen kısa yazılara “eleştiri” değil, “tanıtım yazısı” demek daha doğru. Okurun bu yazıları tercih etmesi de işi hakkıyla yapan veya yapmaya çalışan eleştirmenleri zor durumda bırakıyor. Arz-talep şeklinde ilerleyen yayın dünyası eleştirinin içeriği kadar uzunluğuna da bakıyor. Bu yüzden meramını anlatamayan eleştirmen yavrusunu sineğe kaptırmakta. Doğal olarak, meramı yarım kalan eleştiri yazıları aynileşiyor. Oysa, her sanat eseri biriciktir. Bir eleştiri yazısını, birden fazla metnin altına koyduğunuzda bir sorun teşkil etmiyorsa o metin niteliksiz bir metindir çünkü görevi eseri olduğu gibi ortaya koymak olan eleştirmen tıpkı incelediği eser gibi biricik bir metin oluşturmak zorundadır. Ionesco, bu durumdan da yakınmakta: “Yazınsal ya da dramatik bir yapıt yahut bir tablo ile ilgili bir yorumu alın; aynen koruyun, sadece yazarın adını, söz konusu yapıtın adını yahut özetini değiştirin, başka alıntılar da koyun elbette, göreceksiniz ki yorumcunun yorumları hem yeni alıntılara, hem yerine koyduğunuz yapıtın tümüne uygulanabilir.” (Age: 26) Ionesco’nun söylediğini yaptığımızda durumun ne kadar vahim olduğunu anlamak zor değil. Bu doğrultuda okurun eleştirmenin eleştirmeni olması gerektiğinin altını tekrar çizmekte fayda var. Öte yandan, Türkiye edebiyatında eleştirinin bir diğer işlevi de “baba” rolüne bürünmeyi sağlamak çünkü eleştirmen “eleştirilemez” bir figür olarak durmakta. Nitekim, eleştirmenlerin çoğu yazar. Kendi kitapları çıktığında, onlarla aynı mecralarda yazan farklı isimler eserlerini inceliyor. Eleştirmenin diğer eleştirmenlerle ve yayın dünyasıyla olan ilişkisi de eserinin hakiki bir incelemeden geçmesini engelliyor. Bu sebepten dolayı edebiyat dünyasına “çöreklenmiş” olan isimler hemen hemen her mecrada düzenli olarak yazmakta. Zaten okur da bir dergi satın alırken tanıdığı, en azından duyduğu isimleri görmek istiyor maalesef. Bu kısır döngü yüzünden, genç kuşak, yani “oğullar” kalemi eline aldıkları vakit babalarından tevarüs ettikleri “babayı öldürme” görevini bilerek ya da bilmeyerek üstleniyor. Mesela, iyi bir öykü yazan genç bir insan hangi mecrada metnini yayımlatabilir? En yeni dergiler bile tanımadığı isimlerden gelen yazıları görmezden geliyor, bir teşekkür iletisi göndermekten dahi “aman adımıza halel gelmesin deyü” çekiniyorlar. Edebiyat mecralarına adım atmak iş mülakatına dönüşmüş durumda. İşverenler “tecrübeli eleman” arıyor fakat tecrübesi olmayanlara iş vermedikleri takdirde onlardan tecrübe kazanmalarını nasıl bekleyebilirler? Burada yazar adaylarına da iş düşmekte çünkü yazdıkları biter bitmez editörlere gönderiyorlar. Pek çok editör yazıldıktan sonra bir defa dahi okunmamış, en ufak bir dikkat süzgecinden geçmemiş metinleri okumaktan bıkmış durumda. Yazılarını yayımlatmak isteyenlerin hem kendilerini hem de yazılarını demlendirmeleri şart. Aksi takdirde, gönderilen çalakalem metinler yüzünden editörler, “denize düşen yılana sarılır” misali “babalara” sarılıyor. Yani, babayı öldürmek isteyen oğul önce kılıcını bilemeli… Nitekim, “baba-oğul çatışması” edebiyatımızın belki de Tanzimat’tan bu yana her alanda verdiği bir savaş ve önünde sonunda aşılacak -aşılması zorunlu- bir süreç. Ancak, edebiyatımızda bir “anne-kız” çatışmasından söz etmek mümkün değil. Daha ziyade, “baba-kız” veya “erkek çocuk-kız çocuk” çatışmasından bahsetmek mümkün. Edebiyat dünyasına yön veren isimlerin çoğunlukla erkek olması ve kadın edebiyatçıların yukarıda bahsettiklerimden çok daha fazla zorlukla karşılaştığını da unutmamak gerek fakat bu durum başka bir yazının konusu olmalı. Netice itibariyle, bir coğrafyanın edebiyatının o coğrafyanın şahsiyetini yansıttığını bilerek kalem oynatmak zorundayız. Eleştiri meselesi de Türkiye edebiyatının pek çok sorununun düğüm noktalarından biri. Bu yüzden eleştirmen-okur ilişkisi “sorgulanabilir” bir nitelik kazanmak zorunda. Yoksa Türkiye edebiyatı ne babalardan ne da “ağababalardan” kurtulamayacak. Notlar Ionesco, Eugène. “Notlar ve Karşı-notlar”, YKY, 2020.

Pişmemiş Şiir

Meryem DEDE instagram.com/falsolukul___ Babalarla aramıza konan çığ gibi uçurumlar var. İstediğim tek şey Tutunup ellerine adım başı kusmak. Ah Ağzımın kan tadı Gözlerini bana çeyrek Aç Ma Saat Henüz onbire beş Var

İstanbul’da Şair Olmak ya da Şiirin Transparan Hâli

Turgut TOYGAR instagram.com/turgut.toygar/ Tüm kalıpların kırılıp yeni kalıpların oluşturulmaya çalışıldığı, yeni kuralların konmaya başladığı, kavramların içini boşaltılıp yeniden yazıldığı, demografik, kültürel ve sosyal yapının yeniden oluşturulmaya çalışıldığı bu dönemde, içinde devindiğimiz bu belirsizlik ve kaos ortamında, yeni dengeler kurulurken dert edinilenleri şiirsel formlarla anlatmaya çalışmanın zorluğu da aşikardır. Günümüz şiiri üzerine yapılacak tartışmalar biçim içerik, imgesel yapının ya da anlatımın yeterliliği üzerine olmaktan öteye geçemeyecektir. Geçmişteki dilsel yapının geçen zaman içerisinde değişmesi, belli isimlerin benzer sorunlar üzerine farklı anlatım tekniklerini deneyimlemesi, geçmişte tabu olan birçok şeyi şiirin içine yerleştirmesi önemli bir etki yaratmıştır. Geçmişte özellikle Nâzım Hikmet ve eş zamanlı olarak Orhan Veli’nin de dert edindiği dilsel sadeliğin içine yaşamda olan ama göz ardı edilen şeyleri koyması kendilerinden sonra gelenlerin önünü açmıştır. Yukarıdaki paragrafa ek olarak; dil organik bir yapıdır. Diğer dillerle etkileşim içerisindedir, etkiler ve etkilenir. Dolayısıyla, dolaşımda olan gündelik dil de akademik dille beraber gelişir ve değişir. Dönemsel bozulma ve çürüme, doğru dilsel çalışmalarla üstesinden gelinemeyecek bir sorun değildir. Tıpkı diğer sanat disiplinlerinde olduğu gibi şiirde kendisini oluşturan şairler tarafından yeniden yazılacaktır. Geçmişin tekrarına düşmesi ya da etkisinden sıyrılıp kendi dönemini söylemesi bu anlamda şairin kişisel meselesidir. Sürekli gözünün önünde olan geçmiş, deneyimlediği gün ve kurgulamaya çalıştığı gelecek arasında yaşadığı gelgitler her ne kadar onu sıkıntıya soksa da eğer kalıcı bir şiir oluşturmak istiyorsa ve yeterince tutkulu ve kararlıysa üstesinden gelecektir. Tüm bunlara bağlı olarak, içinde bulunduğumuz milenyumun ilk yüzyılında, özellikle İstanbul’da, bu transparan şehirde şairseniz işiniz gerçekten zordur. Tüm kalıpların kırılıp yeni kalıpların oluşturulmaya çalışıldığı, yeni kuralların konmaya başladığı, kavramların içini boşaltılıp yeniden yazıldığı, demografik, kültürel ve sosyal yapının yeniden oluşturulmaya çalışıldığı bu dönemde, içinde devindiğimiz bu belirsizlik ve kaos ortamında, yeni dengeler kurulurken dert edinilenleri şiirsel formlarla anlatmaya çalışmanın zorluğu da aşikardır. Dile pelesenk olmuş, aforizmaya dönüşmüş dizelerle karşı karşıya olup şiir yazmaya çalışmak daha da zordur. Yukarıda kabaca değindiğim nedenlerden dolayı günümüz şairlerinin işinin bizden zor olduğu görüşündeyim. Bu anlamda, sevgili Metin Yetkin’in Matkap Dergi’de oluşturmak istediği şiir bölümünün editörlük davetini kabul edip etmemeyi çok düşündüm. Bu yazıyı kaleme almadan önce, şiirlerini yollayan arkadaşlara nasıl bir yaklaşım göstermem gerektiği konusunda tereddütlerim vardı. Şiirleri hangi bağlamda ele almalıydım? Bireysel değerlendirme mi öne çıkmalıydı yoksa dönemsel birlikteliklerini göz önüne alarak genel bir değerlendirme mi yapmalıydım? Bu soruların gereksizliğini fark ettiğimde ki geçmişte şiirime karşı geliştirilen “yaklaşımsızlığa” düşmemek için, zaten sözü söyleyen sorumluluğunu almıştır düşüncesiyle tek tek şiirler üzerine konuşmama kararı aldım. Buradaki amaç okuyacağınız şiirleri yazan arkadaşların kendi dilsel coğrafyalarını hangi kelimelerle oluşturdukları, kendi muskalarıyla kurdukları iletişim onlara yarattığı imgesel devinim ve dert edindiklerinin sizlere aktarımdan ibaret olmalı. Amaç ile aracın yer değiştirdiği egosantrik nitelemelerin çoğu zaman köreltici etkisi deneyimlemiş bir şair olarak, dilin şiirde kemiğe dönüşmesinin engellenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda ilk sayımızın sayfalarında okuyacağınız şiirleri yazan arkadaşlar kendi deneyimledikleriyle kendi şiirlerini oluşturmuş, oluşturacak ya da vaz geçip başka mecralara kayacaklardır. Bunun hiçbir önemi yoktur. Bu yine de her anlamda şiire bir artı olarak etki edecektir. Hamiş: Dilde baraj oluşturup etik, estetik, ideolojik bir enerji yaratma çabası ilk anlamıyla doğrudur. Ama sonrasında önünü kestiğiniz o nehrin aktığı topraklar kurur. Barajları yıkalım. İlk selin etkisi geçici olacaktır. Sonra su akar, bu kadar.

Çığlıklar

Metin YETKİN www.instagram.com/metinyetkinn www.twitter.com/metinyetkinn kurşun sesleri duyuyorum odamdan ilk darbemi gördüm yetişemedin kapılar açılır kapanır insanlar gelir gider acılar da ekilir, büyür, filizlenir meyveler dalında çürür, sinekler konar babalar erken ölür, çocuklar adam olur ışık gider, bulutlar solar kanat sesleri geceyi böler, itler susar damar damar üstüne biner, ateşim çıkar gün geceyi örter, güneş mızrak boyunu aşar o gün hepsi geçecek, biliyorum: çünkü bir gün gelecek martılar bütün çığlıklar geride geride tüm çığlıklar...

Faili Meçhul

Bircan MİRZA www.instagram.com/bircnmirza Başını okşadığım ustamdın çırak Ellerin ağaç yüreğin çivit Duvarımda esen derin soluğum İnceden akan fikrimin sımsıcak kanı Süzülüp Venüs gibi harçlarımda Yumuşak bir dokunuşundu maviye Yıldız kümelerinden topladığımdı gözlerin Empati kurduğum ezilmiş düşüncelerin canı Beynimde boykot, acıyan yüreğimde isyan Şiir diye kazıdığım, yüreğimde sakladığım o faili meçhul Harçlarımda titreşen alın terim, duvarımda esen derin soluk Boyayıp uçurdun ya dallarından aklıma Aklımda sayısız turna Eriyen güneşin kederiydi ellerinde yanan usta Işığı avuçlarında Açarken gördüm

Zeliha

Zenan ERDEM twitter.com/zn_z3n instagram.com/z3n.n/ Şahmaran Köyü’nde bir dere…Ve ancak çobanların kavalıyla dillenecek bir hikaye duruyor bu derenin dibinde. Nasıl da içim yanar kavalın suya anlattıklarını dinledikçe. Sesler geliyor belli belirsiz kelimeli, siz de dinleyin. Hitit Kraliçesi Puduhepa savunmasını okuyor, Asurlulardan kalma bir saray yanıyor, yanık kokusu rüzgarın sesiyle çoğalıyor. Büyük İskender Hızır Yaylası’nda konaklıyor, ilk ceza yasasını uyguluyor bu çamursuz düzlükte dereye karşı. Romalıların çağırdığı Nikopolis’i duyuyorum, nefesim yarım kalıyor duydukça ve yanık bekçisi oluyorum dilini bilmediğim bu toprakların. İnsanoğlunun ihanetine uğramış, başı insan, vücudu yılan, upuzun kuyruğu olan “Yılanların Şahı” efsanesi anlatılıyor suya, duyuyor musun? Korkma, dokun suya, kavalın sesine anlam ver, eşlik et! İçerisine kendini katmadığın efsane, efsane değildir. Ve bir çoban geldi, dağ, taş, börtü böcek konuşmaya başladı. Hangi dağların, ovaların kalplerini yoklayıp da gelmiştir bu derenin coşkun suyu bilinmez ama bu su, bir cuma gününün ertesinde, celladı kesilecektir Zeliha’nın. 25 haneli köyün Zeliha’sı delirmeden 7 yıl öncesinde, tam da 7 yaşında, otlamaya giden koyun sürüsünün peşine takılarak köyden çıkar. Akşam olur, çobanla birlikte sürü de döner köye ancak Zeliha’yı ne duyan olur ne de gören. Onu doğuranı alır bir merak. Meşaleler ellerde köylüler güneş ışığına varana kadar dolanmışlar etrafta, çevre köylere bile haber etmişler, lakin bulamamışlar Zeliha’yı. Şafağın söktüğü saatlerdi. Derenin kenarında, bir tutam yosuna sıkıca tutunmuş olarak buldular Zeliha’yı. Bildiklerini anlatabilecek kelimeleri yoktu. Dili döndüğünce anlatmaya çalıştı ama kimseler onu anlamadı. Sadece çok güzel “bir şey” gözlerinden çevreye yayılıyordu. Zeliha diğerleri gibi değildi artık. Güzel bir şey vardı gözlerinden sızan, teşhisi delilik oldu. O gün, sımsıcak sesler vardı köyün etrafında, kuş değil, böcek değil, köpek değildi bu sesler. Her sene bu vakitler yılanların istilasına uğrardı Şahmaran Köyü. Çoğu öldürülür ya da çoğu ölürdü. Köy halkının diliyle bir tanesi vardı ki, sanki Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde bahsettiği boynuzlu ve ensesi tüylü olanıydı. Ne ölür ne öldürülürdü. Aradığı bir şey varmış gibi hiç olmadık yerlerde görünür ve aniden tüm heybetiyle kaybolurdu. İşte bu yılanlı saatlerde zincirinden kurtulamayan, kurtulmak için çabalamaktan da vazgeçen Zeliha cam kenarındaki duran sedirin üzerinde bir düşe dalmıştı öğlen sıcağında. Tıpkı kalp gözüyle görülen düşler gibi, Zeliha’nın gözü de kalbi de, etrafını sarıp sarmalayan bu uzun düşün içinde kalakalmıştı. Belki üç, belki beş saat geçmişti ki aradan, Zeliha gözlerini açınca, kapı eşiğinde bir çift göz gördü. Simsiyah lakin etrafa yemyeşil bir ışık yayan bu gözlerle Zeliha, upuzun bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanını yaşamaya koyuldu. Simasıyla insanı andıran bir yılan, tam da şimdi Zeliha’yı diliyle koklamaya çalışan! “Gördüm” der Zeliha. Kalbimle gördüm hem de Hiç kapanmayan gözleriyle bana bakanı Ağzını açmadan dışarıya çıkarmış diliyle beni koklayanı… Kendi kuyruğunu yiyen yılanı… Tanıdım ben. “….toprağın altında başı insan, gövdeden ötesi yılan bir yaratık yaşarmış….” Zelihaların evinde, Sultan Teyzenin dilinde buna benzer bir hikaye vardır akşam saatlerinde. “Karanlığın da ötesinde karanlıklar içinde beklemekteler dünyadaki tüm yılanlar. Hele bir öğrensinler Şahmaran öldürülmüş insan eliyle, hele bir işitsinler kanı dökülmüş oluk oluk bizim köye, dururlar mı? Durmazlar elbet.” Sıcak bir elin soğuk bir bedene değmesi gibi irkildi Zeliha hikayenin en sonunda. Bir ışık süzmesini takip edercesine, engebeli bir masalın içine girermişçesine yer yataklarından birine sokularak sessizce uykuya daldı. “Yanı başımdaydı” der, Zeliha Karanlıkların da ötesinden gelen bir çift gözdü göğsüme süzülen Gören olmadı. Pulları döküldü tenime, Gövdesini sürdü tenime. Hastalıklarımı, ağrılarımı yuttu içine Doğumu, yaşamı ve hatta ölümü de, tattım bir gecede Ne dediysem duyuramadım sesimi. Sabaha karşı evin önünde hayvanların bağrışmaları uyandırdı Emine Teyze’yi uykusundan. Ahırın kapısını açıp onları sakinleştirmeye çalışırken, çimenlerin arasından siyah bir gölgenin süzüldüğünü gördü. Kapıyı kapatıp içeri girer girmez, siyah bir ürperti hissetti tüm bedeninde. Çay suyu koyup çocukları teker teker uyandırırken, Zeliha’nın gözlerinin açık ve sus bir halde kendini izlediğini fark etti. “Ne o kız, yılan yılan dikmişsin gözlerini” dedi Zeliha’ya…. Gözler ehlileşirdi elbet de... ya görülenler? Yarayı kazarak iyi edebilen bir sevgi yapışmıştı bedenine sanki Zeliha’nın… Yılların uykusundan uyanmış kadar uyandı o sabaha. Kalktı yatağını toparladı, yüzünü yıkadı, mutfağa yönelip “anne günaydın” dedi. Ev halkı, konu komşu, Şahmaran köyü anlam veremediler bu değişime. Emine Teyze’ye : “ne yaptın nasıl ettin de iyi ettin bu deliyi” diye sorulan soruların cevabı yoktu. Cevabı Zeliha’ydı. Cevabı Zeliha’daydı. Tam da şu an rahmine düşen tohumdaydı.

Orwell’ın Günlüğünden Savaş Manzaraları 1: Savaş Günlükleri

M. Utku YEŞİLÖZ instagram.com/ummanzmhkmtrn twitter.com/ummanzmhkmtrn Politikacıların ders çıkarmadığı ve halkın hemen hemen her kesiminin bedel ödediği, büyük bunalımlara neden olan savaşların birine şahitlik eden bir entelektüelin aynı zamanda bir gazetecinin tecrübeleridir okunanlar. Tek cilt hâliyle ilk kez 2009 yılında Diaries adıyla baskıya giden George Orwell’ın günlüklerinin seri şekilde Sel Yayınları’nca basılacağı müjdesi verilmişti. Serinin ilk kitabı 2017’de “Savaş Günlükleri”, ikinci kitap 2019’da “Savaş Öncesi Günlükleri” adıyla çıktı. Günlükler: III alt başlığıyla Haziran 2020’de çıkan serinin son kitabı “Savaş Sonrası Günlükleri”, yazarın hayatı için birincil, dönemin siyasi ve sosyal koşullarını analiz etmek içinse ikincil birer kaynak niteliğinde. “İnsanlar, inandıkları bir dava uğruna savaşırken tereddüt etmez.” (s.97)

“1984” ve “Hayvan Çiftliği” kitaplarıyla adı anılan George Orwell’ın “Savaş Günlükleri”, yazarın kimi kitaplarını çeviren Levent Konca tarafından Türkçeye kazandırıldı. Serinin birinci kitabı olan Savaş Günlükleri, İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’da meydana getirdiği kaotik ortamı okura sunarken savaşın yıkıcılığını ve bireyde bıraktığı psikolojik etkiyi anlatmakta.

İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Londra’da olan George Orwell’ın burada yazdığı günlüklerinin ilki 12 Mayıs 1940-28 Ağustos 1941, ikincisiyse 14 Mart 1942-15 Kasım 1942 tarihlerini kapsar.

Bizlerin alışık olduğu savaş emarelerini günlüğüne taşırken dahi Orwell’ın asıl becermek istediği şeyin o dönemin havasını soluyan toplumun ve kendisi başta olmak üzere görüştüğü kişilerin psikolojik savaşını yansıtmaktır. Bu nedenledir ki kitabı okurken çokça isimle karşılaşırız.

“Bu savaşta insanın en çok içini karartan, bu aşamada başımıza geleceği kesin olan felaketler değil, zayıf karakterli insanlar tarafından yönetildiğimizi bilmek… Sanki hayatınız bir satranç karşılaşmasına bağlıymış ve oturup o karşılaşmayı izlemek zorundaymışsınız, en aptalca hamlelerin yapıldığını görüyormuşsunuz ve önlerine geçmekten acizmişsiniz gibi.” (s.93)

İspanya İç Savaşı’nda Franco’ya karşı savaşan ve İkinci Dünya Savaşı’na bizzat tanık olan yazar bu dönemde kitap tanıtımının yanı sıra BBC muhabirliği yapmakta. BBC'deki haberlerin nasıl çarpıtıldığını, otoritenin medya üzerindeki baskısını günlüğüne kaydeder. Londra'nın ve yaşadığı evin Alman uçaklarıyla bombalanışı, Hitler faşizmi, siren sesleriyle sığınaklara inen insanların ruh hâli, akabinde kırsal bir bölgeye taşınması eserde genişçe yer tutar. Sadece Londra ve Britanya’daki önüne geçilemez olayları değil, esasında dünya coğrafyasındaki durumu yorumladığı görülür. Belli başlı ülkelerin savaşa girmesiyle değişecek dengeleri tartmakla kalmayıp birçok ülkenin siyasetçileriyle ilgili malumatlarını, yorumlarını sunar. Ömrünün bir bölümünü gazetecilik ve savaş kayıtları tutarak geçiren yazar, yine o dönemin önemli edebiyat ve siyasetçilerine dair izlenimlerine de yer verir günlüklerinde. Çevirmenin titiz notları sayesinde bu isimleri öğrenmek mümkün.

“Her gün tahminen binlerce insanın öldürüldüğü korkunç bir savaşın ortasında, insan hiç haber olmadığı izlenimine kapılıyor.” (s.16)

Orwell’ın savaş zamanlarında doğru habere ulaşmak adına birçok milletin yerel radyo ve gazetelerini takip ettiği gözden kaçmaz. Günlükleri okurken şimdilerde Türk medyasını referans alabilecek yabancı bir yazar var mıdır, sorusunu akıllara getiren yazarın en güvenilir kaynak olarak Türk radyosunu not düşmesi dikkat çekici. Türkiye’de de olmak üzere birçok ülkenin siyaset arenasında eserlerinden alıntılar yapılan Orwell’ın günlüklerini diğer eserleri olan Burma Günleri, Katalonya’ya Selam, Aslan ve Unicorn, Faşizm Kehanetleri ile birlikte okumak onu ve dönemi daha iyi analiz etmeye yarayacak ve tabii yine İkinci Dünya Savaşı’nın atmosferini soluyan Stefan Zweig’ın Dünün Dünyası ve Günlükler eserleriyle eş zamanlı bir okuma yapıldığında Orwell’ın günlükleriyle okura iletmek istediği “medyanın savaş çığırtkanlığı” üzerine mesajları daha iyi anlaşılacaktır.

“Her sabah bir yıl öncesinin gazeteleriyle ateş yakmanın ve yanıp kül olan iyimser manşetleri bir an için görmenin kelimelerle ifade edilemeyecek bunalımı.” (s.64)

Politikacıların ders çıkarmadığı ve halkın hemen hemen her kesiminin bedel ödediği, büyük bunalımlara neden olan savaşların birine şahitlik eden bir entelektüelin aynı zamanda bir gazetecinin tecrübeleridir okunanlar. Bu tecrübelerin “1984” ve “Hayvan Çiftliği” romanlarına kaynaklık ettiği de açık. O hâlde romanlar üzerine sağlıklı bir bakış açısı geliştirmek adına da günlükler okunası. “ölüme gittiğimiz yol;
ve sonra toprak
ve o toprağın insanları”

Nâzım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları Savaş Günlükleri -Günlükler: 1 George Orwell Çev. Levent Konca Sel Yayıncılık 175 s. 20 TL

Büyük Amerika Anthem

Mutlu Merve BAŞKAYA twitter.com/citizenbaskaya instagram.com/itstheangelmanimderanged balkonumda anadolu güzel
elimde nescafemle sıcak, tüylerim soğukta gönüllü dernek
”elmayı çok severim” dedim
üstünde yapraktan külotlar vardı
çöküşünü seyrediyordum tam
Büyük Amerika’nın
küçük işler peşindeyim, şımardım.

Reklamlar

ortasından yürüyor kedili sokakların bomboş gece
biraz yasak geliyor herkese çıkmak sokağa değil kendinden öteye.
açıklanıyor ölü skor tablosu, you go girl!
rakam, rakam, rakamlar BİNGO

yol uzun geliyor, ortasından deniz çizelim daha da gidilmezse .
bak, şuraya yazıyorum, Hepimiz Öleceğiz
gölgesini arıyor haritada yarım aklım rüzgarla geliyor, çömeleceğiz
rakın dökülüyor, çöküşü Büyük Amerika’nın

Reklam

elimde soğuk nescafe. bizim balkon dar
elmayı soyalım da yiyelim, olmaz Vitaminler
dedin, sizin balkon dar
sevişmeler yarına kaldı, bu bi tahmin
yürü/t/meler Tuvalete kadar yazlıkları dolaba kaldır

Reklamlar

kim kim ölmüş, Sayıları koyun da izleyelim kardeşim
üç haneli olana kadar
yanyanyanyana Rakamlar

devamı var, hatta kalın:

yan yana gelemeyiz biz bu gidişle,
bir yer bulmuş nasa
kara delikten bile uzak afrika dahil her yere dershaneye verilen Paralar hep tuzak
bari orada da İbneler çıkmasa
Afrika* dahil her yere
isterim ki yanımda gel


yan yana gidemeyiz, boşluğuma gel
duymaz kimseyi hatlar oğlum, düşüyoruz kaygan
tramvay hatta tenha metrobüsler, rakın rol festivalleri daha temiz gibi ellerimden afrika dahil her yer, yıkayıp duruyorum, bir elimi, iki Elmayı, hay aksi!
bir son verin, birden dokuza kadar, vaktiniz var
birden dokuza yükselse şüpheli vaka
ölen ölse de, macera dolu Amerika
Mezarlığına dönse sarı taksiler *Afrika bu metinde gerçek anlamında kullanılmıştır.

Veda

İpek İMRAL instagram.com/ipekimrl Ellerin açık bir yaraya uzanmış, göğsümdeki lirin tellerini titretiyor, ellerinden dökülüyor varlığım, şimdi acı bir ezgi duyuluyor eşiklerde, her uç’tayım seninle ve ben sonumuzdan korkuyorum, kopsun telleri göğsümün, Ölüm beni hatırla Tanrı’m beni Unut, unut, unut!

Ece

Turgut TOYGAR instagram.com/turgut.toygar turguttoygar@gmail.com Ece’yle küçük taşlar sektirirdik, Talimhane’de çimen yeşiliydik Biraz Aslanağzı, biraz Isırgan, bulutlar geliverir, birden yağardı yağmur Düşerdi kırlangıçlar, Kırlangıçlar birden düşerdi, gökyüzü düşerdi Küçük, narin çiçeklerin kırıldığı kadardık işte, kırlangıçtık Ona ben Ece diyorum, karnında çiçekler büyüsün diyedir toprak yemesi Çiçekler güzel büyüsün diyedir ve suyu çeşmeden içmesi Hayat dediğiniz karinası yosunlar arasında midyelenmiş tekne Bunları söylüyorum çünkü Ece’yle ben çok gülüyoruz bazen En çok beyaz çiçekleri sever Ece, diğer renkleri sırası gelince sever Yeşili en son sever, yapraklara yorardım önceleri, sonra bildim Bütün dünya yeşildir, ta ki bulaşana kadar sarı, bildiğimiz mavi işte Mavi ecenin saklı kapısıdır üç papatyadan menteşe, eşiğinde oturduğum Birbirimizi yıpratıp, ama susamaktan, ama acıkmaktan değil Bahçelere uzaktan bakmaktan, insan deryasında yalnız kalmaktan Birbirimizi yıpratıp, ama eprimiş esvaptan, yıpranmış ayakkabıdan değil Acı dolu gözlere yakından bakmaktan, bakıp yanarken yakmaktan Birbirimiz kırıp kırıp onarmaktan değil, onarıp yeniden kırmaktan Sonra herkes kendi kuytusuna çekilmişken korka korka yürümekten Yalnız bırakılmış bütün çocukların çıldırmasından değil işte, değil ama Kalabalığa karıştığımızda alışmaktan korktuğumuzdan, çok korktuğumuzdan, Ece şaşırırdı her şeye, şaşırmak küçük taşlar sektirmekti onun için Küçük dalgalardan yükselen küçük köpüklerdi kahkahalarımız Gırnata çalsa çingene, bir çocuk ağlasa anne olurdu, ben ağlasam Ben ağlasam işte o, dibe vurmuş bir batık, perdeleri bozuk ney olurdu Arafta gezinen çocukların anmalarında martı çığlıklarıyla uçuşurduk Anneler, ah. O en eski nida, o imkansıza yalvaran esrarengiz yamaçlar Unutulmuş bişeyler olurduk Ece’yle, tersyüz edilmiş çocuklar olurduk Küçük plastik toplar patlardı ayak diplerimizde, kalbimizde büyük ahlar Ece’yle ben uzun ayrılıkları, uzun çoğaltan büyük hasretleri sevdik Bazı kelimeler var ki çok sevdik onları, sonra dünyayı sevdik mesela Çiçekler kadar sevdik her şeyi, en çok Ece sevdi diye sevdim Herkes kadar değil ama, Ece kadar sevdim, Ece gibi sevdim. 11/08/’20 Bursa

Yiğit Bener: Oysa edebiyat, yaşınız kaç olursa olsun gençlerin işidir.

Beyza ERTEM beyza.ertem@gmail.com twitter.com/kivirkadin instagram.com/byzrtm Oysa edebiyat, yaşınız kaç olursa olsun gençlerin işidir. Gençliğin hevesini, heyecanını, merakını, kuşkusunu, sorgulamasını, isyanını yitirdiğiniz an zaten edebiyata can veren özsuyu da yitirmiş oluyorsunuz, sözcükleriniz buruşur, cümleleriniz yamuklaşır, diliniz kuruyarak kaskatı kesilir, çoktan dolup taşmış olan yeri doldurulamayan edebiyatçılar mezarlığındaki yerinizi alırsınız, yerinize yenisi gelince de unutulursunuz. Dünya Çeviri Ödülü almış bir çevirmen olarak günümüz çeviri edebiyatı hakkındaki görüşleriniz nelerdir? Ödül almış biri olarak değil de (çok eskide kaldı) çevirmenlere ödül dağıtan İKSV Talat Sait Halman Çeviri Ödülü Seçici Kurul’unda başından beri görev yaptığım için son beş yılda yayımlanan hemen tüm çeviri metinlere göz atma fırsatım oldu. İçlerinde “çeviri” olarak anılmayı hak etmeyecek düzeyde kötü metinler vardı kuşkusuz; editörleri de ya hiç okumamış (yani işlerini yapmamışlar) ya da onlar da pek yetkin değilmiş anlaşılan. Öte yandan, her dilde mükemmel düzeyde edebi metinler, çok yetkin çevirmenlerin elinden çıktığı belli eserler de vardı. Keşke çok daha az sayıda çeviri kitap basılsa ve yayınevleri sadece iyi çevirmenlerle çalışsalar, sadece nitelikli çeviriler yayınlasalar; böylece okurlar da “kötü çeviri” okumak ve buna “alışmak” zorunda kalmasalar... Aklıselim gereği olan bu yol seçilse, belki kimi yayınevi patronları daha az kâr edecekler, ancak hem nitelikli çevirmenlerin ve yetkin editörlerin gelir düzeyi emeklerini birazcık daha karşılayabilecek (en azından değerleri daha çok bilinecek), üstelik ülkenin toptan edebiyat kalitesi bu işten kazançlı çıkacak. Eğer sanat/edebiyat “ruhun gıdası”ysa, o zaman ucuza mal edilmiş kötü çeviriyle niteliklisinin arasındaki farkı, abur cubur “fast food” yemekle sağlıklı beslenme arasındaki fark gibi düşünebiliriz: İster çeviri ister telif olsun, kötü kitap iyi kitabı kovar… Kısa bir zaman önce Albert Camus’nün “Vebayla Boğuşan Hekimlere Tavsiyeler” adlı kısa metnini Türkçeye kazandırdınız. Dünya olarak zor günlerden geçiyoruz. Veba ile birlikte okunduğunda, bu metnin bize söylediklerini nasıl değerlendirirsiniz? Bu konuda Fransız Kültür’ün Salon Edebiyat toplantısında yaptığım konuşmanın geniş bir özeti Artı Gerçek’te yayınlanacak (https://artigercek.com/yazarlar/yigit-bener). Burada çok kısa bir özet olarak şu kadarını söyleyebilirim: Bence Vebayla Boğuşan Hekimlere Tavsiyeler’in (https://artigercek.com/haberler/albert-camus-vebayla-bogusan-hekimlere-tavsiyeler) kilit cümlesi, “Size bir felsefe lazım”. Yani Camus, hastalıkla, salgınla, toplumsal afetlerle (örneğin faşizmle) mücadelede ilaçların, aşıların, silahların yetmediğini, bu araçları belli bir bakış açısıyla kullanmak gerektiğini söylüyor. Veba’yı bu gözle okuyunca izini kolayca sürebileceğimiz söz konusu felsefeyi belki şöyle özetleyebiliriz: “İstesen de ‘bana ne’ diyemezsin/isyan edeceksin/ korkmayacaksın/insanların ölmesine razı olmayacaksın/gerekirse tanrıya bile karşı geleceksin/insanlık onuruna sahip çıkarak yılmadan mücadele edeceksin çünkü başka çaren yok/ama kendini de kahraman sanmayacaksın…” Albert Camus felsefe ve edebiyatın kesiştiği bir noktada duruyor. Bugün “felsefî metin” yahut “edebî felsefe” şeklinde adlandırmalar var. Böyle sınırlamalar yapmak sizce ne kadar doğru? Ben edebiyattaki bu tür tüm ayrıştırmaları yapay ve ticari buluyorum. Felsefesi olmayan bir edebiyat, edebiyat sayılabilir mi? Felsefi -hatta siyasi- bir içeriği olmakla birlikte, edebi bir kurgusu olan, edebi bir dille, kaygıyla kaleme alınmış Camus’nün Veba’sı edebiyattır. Buna karşılık, edebi düzeyde bir dile ve anlatıma sahip olan yine aynı Camus’nün Sizisfos’un Güncesi adlı kitabı felsefi bir denemedir, çünkü gerek başka düşünürlerin metinlerinin tartışılmasına gerekse de örneğin Dostoyevski gibi başka yazarların edebi eserlerinin belli bir felsefi yaklaşımın ışığında eleştirisine odaklanmıştır. Öte yandan, yazarın bu denemesinde ele aldığı saçmalık (absurde) felsefesinin asıl kapsamı, farklı üç edebi metinle (iki oyun -Caligula ve Yanlışlık- ve bir roman, Yabancı) bir arada değerlendirildiğinde ortaya çıkar. Başka bir deyişle edebi metinle felsefi metin elbette farklıdır, ancak aralarında bir Çin Seddi yoktur. Bunun ötesinde, bir edebiyat metninin hangi “alt” kategoriye konulup konulmayacağı, bir yazar ve okur olarak beni zerre kadar ilgilendirmez. Bir metin, konusundan, düşünsel ya da duygusal içeriğinden tamamen bağımsız olarak; olay örgüsünün hangi tarihte ve hangi gerçek, hayali ya da geçmiş göçmüş ülkede geçtiğine aldırmaksızın; anlatıcının ya da ana karakterlerinin kurmaca kişilerden mi yoksa yazarın özgeçmişinden hatta anneannesinin (belki de halasının?) yaşamından mı esinlendiğine, kadın mı erkek mi, çocuk mu yaşlı mı yoksa uzaylı mı ya da cansız nesne mi olduğuna, cinsel yöneliminin heteronormatif mi LGBTİ mi olduğuna, etnik kökeninin hangi mazlum azınlıktan ya da azgın çoğunluktan, hatta baskın azınlığın enikonu çaresiz azınlığından olduğuna bakılmaksızın; yazarın dini inançlarının mezhepsel nüanslarını ya da siyasi eğilimlerinin inançla mı katılaştığını ve bu inancının siyaseten doğru olup olmadığını ya da belki hiçbir şeye inanamaz hale neden geldiğini, dahası sanatsal zevklerinin naftalin mi koktuğunu yoksa yeter ki yeni olsun mantığına yenik mi düştüğünü fazla dert etmeden; üstelik metin uzun mu kısa mı, şiir mi düzyazı mı yoksa okurla oyun oynayan karma ve kalıplara sığmayan bir tuhaflıkta mı demeden, ya edebiyattır ya da değildir. Edebi metinleri bunun ötesinde şu ya da bu yönüne bakarak ayrıştırmak, kategorilere sokmak, yazarın ve okurun değil, o kitabı hangi koleksiyonuna koyarak pazarlayacağını hesaplamakta olan yayınevinin satış departmanının ya da onu hangi rafında sergileyeceğine kafa yoran kitapçının derdidir. Bu tasnif meselesine bazı akademisyenler de gereğinden fazla önem veriyorlar, oysa edebiyat eserini tahnitleyerek tozlu raflardaki kutucuklara hapsedemezsiniz. Hiçbir gerçek edebiyat eseri tek bir çekmeceye sığmaz. Koyduğunuz yerde durmaz, oradan oraya atlar, bir de döner size dil çıkarır, hatta eğer edepsizse fazlasını bile yapar! Bana sorarsanız, keşke kimse bu “tanımlama, etiketleme, ambalajlama, belli bir kategoriye hapsetme” işleriyle bizleri yormasa derim: Keşke dar anlamda şekilsel meselelere boğulmasak da, sadece metinlerin düşünsel içerikleri, kurguları, edebi biçemleri ve dilleri gibi asıl anlamlı konulara kafa yorsak… Piyasaya sunulurken başvurulan pazarlama tekniklerinin bulandığı ekşimiş edebi sosa ve iddiaya rağmen felsefi içeriği olmadığı gibi edebi derinliği de olmayan, dar anlamda ticari zihniyetle kaleme alınmış pazar malları, sıradan metalar var ki, işte onları elbette müşteri kitlesine göre tasnif edip etiketlemek ve alt kategorilere ayırmak şart: Kapağın rengi ne olursa kim daha çok satın alır; başlık olarak ne seçilirse kimlerin içi gıcıklanır ve hemen gidip ediniverirler; hangi cazgırlıkla ve hangi kanaldan tanıtılırsa trendy olur; bakkalda mı satılırsa yüz bin sınırını aşar yoksa sex shop’ta mı; iki alana bir mi bedava vermeli yoksa külliyat mı yarı fiyatına kakalanmalı… Bunlar da mutlaka pek ehemmiyetli konular elbette, ama edebiyat fakültelerinde değil, ticaret okullarında ele alınmalarında yarar var! Albert Camus çevirisi yaparken yazar hakkındaki fikirlerinizde bir değişiklik oldu mu? Ben Camus’nün sadece tek ve kısacık bir metnini çevirdim, dolayısıyla kendimi gerçek anlamda Camus çevirmeni sayamam. Bu, onun asıl kapsamlı metinlerini çevirmeye emek vermiş olan meslektaşlarıma saygısızlık olurdu. Şunu söyleyebilirim ancak: Kısa bir metnini çevirirken dahi -hele bu işten zevk almışsanız- o yazarın düşünce dünyasıyla, biçemiyle, özellikle de diliyle salt okur olarak kurabileceğinizden çok farklı bir ünsiyet geliştirmeye başlıyorsunuz. Çok eskiden okuduğum ya da henüz okumadığım metinlerini bu ünsiyet penceresinden bakarak ele alma arzusunu duydum. Günümüz edebiyatında anti-romanlar ön planda, sizin de bu türde bir eseriniz var. Edebiyatın ve özellikle roman türünün bu seyri hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Post modern sürecin bu durumla bir ilgisi var mı? Eğer bugün piyasada roman etiketiyle pazarlananlar “roman”sa, o zaman klasik edebiyatın tüm romanları aslında birer “anti-roman”dır. Bugün “roman şöyle olmaz böyle olur, romanda şu olmaz bu olur, roman karakterinin özelliği şu ya da bu olmalıdır” diye ahkam kesenler dönsünler “klasikleri” -örneğin Sefiller’i, Don Kişot’u, Karamazov Kardeşler’i ya da Gecenin Sonuna Yolculuk’u- bu gözle bir daha okusunlar, acaba hangisi onların bu dar ve gülünç kalıplarına sığıyor! “Post modern” meselesine gelince, bu akım önceki dönemin sanat-edebiyat biçemlerine meşru bir başkaldırıydı, aynı zamanda sanatın/edebiyatın salt “siyasi mesaj verme” amacıyla araçsallaştırılmalarına haklı bir tepkiydi. Bu konu, sanat ve edebiyat içi bir tartışmadır. Gelgelelim, bunu fırsat bilen piyasa mantığı, bu başlığı paravan olarak istismar ederek, kendisinin tek derdi olan kâr amacına alet etmeye kalkıştı, bu öğeleri kendi söylemine de kattı. Korkarım bu da kafaları karıştırdı. Dolayısıyla bence öncelikle post modern estetikle, reklam filmlerine özgü o sahte gülücüklü pazarlama karnavalını ayrıştırmak gerek. Sonuçta kapitalizm, yani meta üretimi, her alanı ele geçirmeye çalıştığı gibi sanat ve edebiyatı da ele geçirmeye, buradan da kendine kâr devşirmeye çalışıyor… Ve el attığı her alanı dönüştürerek yozlaştırdığı gibi edebiyatı, sanatı da soysuzlaştırıyor, içini boşaltıyor. Bugün tanık olduğumuz mücadelenin, geçmişteki “ekol tartışmaları” ile ya da “sanatta edebiyatta yeni biçim ve biçem arayışları” bağlamında “yeniyle eskinin çatışması” ile hiç alakası yok. Bugünün meselesi, sanatla edebiyatın var oluş mücadelesidir, kapitalist metalaşmaya direnme çabasıdır. Pazarlama mantığı romanı ele geçirip kâr amaçlı ve içi boş bir “ürüne” dönüştürünce, karşısına edebiyatın “anti-roman”ı dikildi. Yarın piyasa anti-romanı da ele geçirip “çok satmanın” kof bir tanıtım aracına dönüştürdüğünde, o zaman da karşısına edebiyatın yeni bir “manti-romanı” ya da “nah-sana-roman”ı dikilir. Bu mücadele eşit güçlerin mücadelesi değil kuşkusuz. Bir tarafta orantısız sermaye gücü var, karşısında ise orantısız zekâ ve yetenek var… Aynı zamanda, çocuk edebiyatı yazarısınız. Çocuk edebiyatını Türk edebiyatı içinde nasıl değerlendirirsiniz? Açıkçası bütününü anlamlı bir şekilde değerlendirebilecek düzeyde takip ettiğimi iddia edemem. Dolayısıyla sorunuza layıkıyla cevap veremeyeceğim. Şu kadarını söyleyeyim, ben aslında kafamda çok keskin bir ayırım gözetmiyorum. Çocuk kitaplarım da yapıtımın bir parçası. Çocuklar için yazılmış kitapları yetişkinlerin de pekâlâ okuyabiliyor olması gerektiğini düşünürüm hep… Örneğin küçük prens gerçekten “sadece” çocuk kitabı mıdır? Enis Batur’un çocuklara kesinlikle hitap etmeyen “küçük prens” çeşitlemelerine ne demeli o zaman? Tabii çocuklar için yazmanın apayrı bir keyfi var, hele sonrasında onlarla buluşup kitap hakkında sohbet etmek çok farklı bir mutluluk… “Bir kitap okudum ve hayatım değişti” diyebileceğiniz bir isim var mı? Kolay mı öyle bir kitapla hayat değiştirmek! Hele “kutsal kitapların” bile birbiriyle çelişen ve savaşacak derece çatışan onca farklı yorumu varken… Ülkemizde sosyal bilimlerle ilgili meslekler seçmek, bugün oldukça riskli. Gün geçtikçe daha da büyük bir problem hâline gelmekte. Bir yazar ve çevirmen olarak edebiyatla gönül bağı kurmuş, bu yolda ilerlemeye çabalayan gençlere “ilk adımları” açısından ne tavsiye etmek istersiniz? Ülkemizde nefes almak bile ne yazık ki bayağı riskli hale geldi. Ya soluduğunuz hava yeterince yerli ve milli değilse ve ithal bir virüs bulaşmışsa? Milletimizin manevi değerlerinin steril yapısını bozar ve bölünmez bütünlüğünü Diyarbakır karpuzu gibi ortadan yarıverirse? Sünnet ehli olmadığı gibi, ehil ellerden de feyiz almamışsa? Memleketin bekasının “bekasetini” bozuyorsa? E ne yapacağız o zaman? Nefes almaktan da mı vazgeçeceğiz? Ölürüz yahu! Aslında bugün bütün dünyayı tekil ve sağı solu belli olmayan muktedirler yönetiyor ve onların palyaçoluğunu yapanlar bile, söz konusu muktedir onlara haber vermeden fikir değiştirdiğinde zor durumda kalabiliyorlar. Dolayısıyla bugün bence en riskli işlerin başında iktidar borazanlığı ve yalakalığı geliyor, hiç tavsiye etmem! Piyasa edebiyatı da çok çok riskli bir yatırım alanıdır. Doğası gereği çabuk tüketilir ve yerine yenisi, daha yenisi, en bilmem nesi ve hepsinden daha gıllıgışlısı gelir, tüm birikiminizi bir gecede yitiriverir, iflas edersiniz. Dolayısıyla onu da hiç tavsiye etmem, hiç. Yazık olmaz mı emeğinize? Gelgelelim lütfen yanlış anlaşılmasın, edebiyata gerçekten gönül veren gençlere üst perdeden öğüt veren dedelerden biri de ben olmak istemem doğrusu. Halden anlarım: Bizleri de hep sonu gelmeyen ürkütücü öğütlerle, caydırıcı nasihatlerle ve de yetişkinlere masallara büyüttüler de ne oldu? Oysa edebiyat, yaşınız kaç olursa olsun gençlerin işidir. Gençliğin hevesini, heyecanını, merakını, kuşkusunu, sorgulamasını, isyanını yitirdiğiniz an zaten edebiyata can veren özsuyu da yitirmiş oluyorsunuz, sözcükleriniz buruşur, cümleleriniz yamuklaşır, diliniz kuruyarak kaskatı kesilir, çoktan dolup taşmış olan yeri doldurulamayan edebiyatçılar mezarlığındaki yerinizi alırsınız, yerinize yenisi gelince de unutulursunuz. İşte bu nedenle, ara sıra dönüp klasikleri okumakta yarar vardır derim. Örneğin demin sözünü ettiğimiz Vebayla Boğuşan Hekimlere Tavsiyeler’de ne demiş Camus üstat? “Size bir felsefe lazım! ‘Bana ne’ diyemezsin… İsyan edeceksin… Korkmayacaksın… Mücadele edeceksin… Ama bunları yaptın diye de kendini kahraman sanmayacaksın…”

Özgürleşme Mücadelesinde “Homofobi Sözlüğü”

Aysu ALTUNAY aysualtunay@gmail.com instagram.com/yasuaysu Homofobi Sözlüğü’nü derleyen Louis Georges TIN’in giriş bölümünde kaleme aldığı ‘eşcinsellik, olguların olası gerçekliğinin ötesinde bir ulus, belli bir toplumsal grup ya da yolda hareket etmek istediğimiz bir kişi söz konusu olduğunda, ne olursa olsun rakibin ya da düşmanın her şekle girebilen sembolik bileşenini oluşturmaktadır. Louis Georges TIN tarafından derlenen Homofobi Sözlüğü, Melis Tezkan ve Orkun Urun’un çevirisiyle Sel Yayınları tarafından okurla buluştu. On beş farklı ülkeden yetmiş yazarın çeşitli disiplinler altında kaleme aldığı Homofobi Sözlüğü konunun çok boyutlu yansımalarını gözler önüne seriyor. “Homofobi nedir?” sorusunu tarihi, sosyolojik, antropolojik, kültürel ve daha birçok göstergelerle cevaplandırırken, okuyucuyu sarsıcı gerçeklerle baş başa bırakıyor. Yaşandığında, maruz bırakıldığında, işaret edildiğinde, örtük ya da apaçık fark etmeksizin çoğu gerçek sarsıcıdır elbette. Ancak ne yazık ki homofobiye zemin hazırlayan, çeşitli gerekçelerle onaylayan, sürdüren her kişi, durum, olgu ya da olaylar zinciri bu sarsıcı gerçekliğin parçalarını oluşturuyor. Bu noktada Homofobi Sözlüğü homofobiye neden olan detayları ele alarak kapsamlı bir bilgi haznesiyle farkındalık oluşturması açısından oldukça kıymetli bir çalışma. Homofobi Sözlüğü zengin bir bilgi kaynağı olmakla birlikte aynı zamanda homofobi sorununun dilsel, toplumsal, kültürel, hukuki birçok yanına değinerek aslında problemin ne kadar derin ve yayılımlı olduğunu da vurguluyor. Homofobi her yerde! Homofobi dile yerleşmiş söylemlerde, gündelik hayatta, medyada, reklam aralarında, yazılı ya da yazısız normlarda, siyasette, kategorize edilmiş rollerde, gelenek göreneklerde, toplumda ve bireyin ta kendisinde! Her ne kadar günümüz dünyasında LGBTİ+ bireylerin özgürce yaşadıkları iddia edilse de maruz kaldıkları homofobik eylem ve söylemlerin ne denli şiddetli olduğu da ortadadır. Homofobinin yol açtığı fiziksel, ahlaki ve sembolik şiddet karşısında gerçek bir özgürlükten ve dolayısıyla var oluştan söz edilemez. Tarih binlerce homofobik cinayetlerle, baskı ve zulümlerle, yok saymalarla, engellemelerle, ötekileştirmelerle dolu. Homofobik bakış açısı keskin bir ‘normal’ olma tanımı yaparken bu tanımların dışında kalan yönelimleri, istekleri ‘anormal’ ilan ederek beraberinde getirdiği şiddeti de meşrulaştırmaya çalışıyor. Böylece ön yargıyla ötekileştirilen bireyler ahlakı, düzeni, değerleri bozan ‘düşman’lar olarak ilan ediliyor. Oysa ‘düşman ilan etmek’ şiddeti onaylamak, varlık alanını yok saymak için açıkça hedef göstermekten ve savaşın demekten başka bir şey değildir. Kadın ve erkeğin neliğine dair biyolojik tanımlamalar, gündelik tepkiler, sorgulanmadan öğrenilmiş verili bilgiler, örf ve adetler, dinsel söylemler, siyasi otorite homofobik şiddeti beslemeye devam etmektedir. Homofobi Sözlüğü’nü derleyen Louis Georges TIN’in giriş bölümünde kaleme aldığı ‘eşcinsellik, olguların olası gerçekliğinin ötesinde bir ulus, belli bir toplumsal grup ya da yolda hareket etmek istediğimiz bir kişi söz konusu olduğunda, ne olursa olsun rakibin ya da düşmanın her şekle girebilen sembolik bileşenini oluşturmaktadır. O kişiyi devre dışı bırakmak için en basit ve kesin yöntemdir, bu nedenle de toplumsal, dinsel, ırkçı, yabancı düşmanı ya da antisemitik nefretin zaten derinlemesine kök saldığı ortamlarda kendine en uygun alanı bulur. Bir şekilde farklı garezleri aynı amaç etrafında birleştirmeye yarayan ortak paydadır. Heteroseksist bir kültürde konjonktürel krizler ve zorluklar homofobik duyguların ve pratiklerin patlamasına yol açar ve o noktadan sonra da otoritesine geniş bir dayanak bulmaya çalışan ‘karizmatik’ lider tarafından fırsatçı bir şekilde yararlanılabilir’ sözleri homofobinin ne denli sistematik işlediğini de gösteriyor. Diğer yandan heteroseksist belirlenimlerle dolu olan dilsel temsiliyetlerin ne denli tehlikeli olduğunu da unutmamak gerek. Dil örüntüleri düşünce ve davranış kalıplarının birer yansımasıdır. Sınırları acımasızca çizilmiş norm ve rollere göre şekillendirilmiş kavramlar şiddet içeren, ötekileştiren, yabancılaştıran, belli bir kalıbı dayatmaya çalışan ve hatta bireyin kendi kimliğinin üzerine düşünmesini engelleyen, sansürlerken otosansüre de yol açan ciddi bir problematik alanıdır. Paris Belediye Başkanı Bertrand Delanoe tarafından yazılan önsözde kaleme aldığı gibi “Dildeki temsiliyetler, hep kullanılan hakaretler ve alışılmış şakalar esasen otoriteyi temsil edenlerin tepkisizliği ve dayanışmasızlığı karşısında yalnız kalan bir kişiyi sarsıp travmaya uğratabilmektedir. Homofobi, davranışların içine işlediğinde ve bir refleks, basit ve acımasız bir ‘oyun’, bazı medya organlarında dahi ‘gündelik dilin’ bir parçası gibi işlendiğinde sembolik şiddettir.” Bu doğrultuda sembolik şiddet ile mücadele için dili sorgulamak ve dili dönüştürmek de büyük bir önem taşımaktadır. Homofobi Sözlüğü tarihsel kesitleri kültürel, coğrafik ve daha birçok alanda okura sunarken, homofobiye maruz kalan ve homofobiyle mücadele eden, bu konuda çalışmalarıyla öne çıkan kişilerin hayatlarına dair anlatımlara da yer veriyor. Bu kolektif çalışma tarihsel süreç içerisinde homofobinin ne olduğunu, nelere yol açtığını, nasıl kullanıldığını anlamaya ve bu kapsamlı anlam örüntüleri içerisinde bilgi ve kavramları yeniden kritik etmeye, ön yargılardan sıyrılmaya ve homofobiye karşı mücadeleye katkı sağlayabilecek önemli bir başvuru kaynağı. Homofobi Sözlüğü Derleyen: Louis-Georges Tin Çev. Melis Tezkan-Okan Urun Sel Yayıncılık 444 s. 55 TL

ÇALIŞMA ORTAMLARI

Burası insanlara işiniz ve sunduğunuz hizmetler hakkında bilgi vermeniz için harika bir fırsattır. Bu içeriği özelleştirmek mi istiyorsunuz? Çok kolay.

SHOWROOM

Burası insanlara işinizden bahsetmeniz için harika bir yer.

TOPLANTI SALONLARI

Burası insanlara işiniz ve sunduğunuz hizmetler hakkında bilgi vermeniz için harika bir fırsattır. Bu içeriği özelleştirmek mi istiyorsunuz? Çok kolay. Görüntüler, bağlantılar ve metin ekleyin veya koleksiyonunuzdan verilere bağlayın.

GALERİLER

Burası insanlara işiniz ve sunduğunuz hizmetler hakkında bilgi vermeniz için harika bir fırsattır. Bu içeriği özelleştirmek mi istiyorsunuz? Çok kolay.

Yeşil Çay

Earl Grey

Özel Karışımlar

  • Instagram

İletişim: matkapdergisi@gmail.com

Instagram: @matkapdergi

Twitter: @MatkapDergi

Facebook: DergiMatkap