Son Yazılar

 Tiyatroda Yapısal Kırılmaya Bir Örnek:  "Kadınlar, Savaş, Komedi"

Tiyatroda Yapısal Kırılmaya Bir Örnek: "Kadınlar, Savaş, Komedi"

Asiye TURGUT asiyetrgtt@gmail.com Thomas Brasch'ın “Kadınlar, Savaş, Komedi” adlı oyun metninde de hikâyenin kendinden çok onu anlama merakı doğmaktadır. Metin seyirciye, okura bir kaçış ve uzaklaşma imkânı vermeden onu sürekli sorgulamak zorunda bırakır. En başından beri bir oyunun içinde bulunduğu ve bu oyunun da bir kuralları olduğu gerçeği seyirciye, okura sezdirilir. Aristoteles “Poetika” adlı eserinde dram metinlerinin olmazsa olmaz altı öğesinden bahseder. Bunlar: Öykü, karakterler, sözel ifade, düşünce, sahne düzeni ve ezgi düzmedir. Bunların içinde en önemlisi olayların bir araya getirilmesidir. Birincil ilke öyküdür, öykü temeldir. Karakterler ise ikinci sırada gelir. Aristoteles olay örgüsünün nasıl olması gerektiğini de açıklamıştır. Öyküleri birbirine iyi bağlayabilmek için ne gelişigüzel bir yerden başlanabilir ne de gelişigüzel bir sona doğru gidebilir. Öykünün başlangıcı, ortası ve sonu olması gerektiğini söyleyen Aristo öykülerin hatırlanabilir bir uzunlukta olması gerektiğini de belirtir. Öykü birlikli ve bütün bir eylemin taklidi olmalıdır Olayların birbirine bağlanmış parçaları, bir parça çıkarıldığında ya da yeri değiştirildiğinde bütünü de değiştirecek ya da farklı bir yöne götürecek biçimde düzenlenmelidir; çünkü bulunması ya da bulunmaması hiçbir belirgin fark yaratmayan şey bütünün parçası olamaz. Öykülerin bir kısmı yalın, bir kısmı da karmaşıktır. Tutarlı, birlikli bir şekilde gelişen ve baht dönüşü ile tanınma olmayan öyküler “yalın”; baht dönüşü, tanınma ya da her ikisiyle birden bir akış oluşturan eylemlere “karmaşık” denir. En güzel tanınma baht dönüşü ile birlikte bulunandır. Tanınma ve baht dönüşünden sonra öykünün üçüncü öğesi duygusal etkidir. Duygusal etki ise yıkıcı ve acı veren eylemlerdir. Poetika’da Aristo seçilen öykü türünün yalın değil karmaşık olmasının ve onun acı verici korkutucu olanı taklit etmesinin daha iyi olacağından söz eder. Öykülere konu olacak kişi, insanlar arasında büyük bir üne sahip ve bahtiyarlık içinde yaşayan ama bir yanılgısı yüzünden mutsuzluğa yuvarlanmış kişidir. Sözgelişi Oedipus gibi… Acıma ve korku yaratarak duygulanmaya neden olan olaylar ise birbirine çok yakın insanlar arasında geçtiği sürece incelenmeyi hak eder. Kardeşin kardeşi, oğlun babayı, annenin oğlu, oğlun anneyi, öldürme niyetinde olduğu ya da bunlardan birini diğerine karşı bu tür başka bir eyleme giriştiği durumlar. Öte yandan, dramatik metinler 20.yüzyılla beraber değişim göstermiştir. Bunun en temel sebepleri Süreyya Karacabey’in de belirttiği gibi temsil algısındaki ve tiyatro göstergelerindeki yenilikler olmuştur. Gerek epik gerekse absürt tiyatroda, artık odak olan bir kurmacanın sahnedeki gösterimi değildir, tiyatronun öz yansıtımıdır. Farklı amaçlar için de olsa dramatik formu eleştirel bir biçimde kullanan bu iki tiyatro modelinin etkilerini çağdaş tiyatro metinlerinde de görmek mümkündür. Thomas Brasch’ın yazdığı “Kadınlar, Savaş, Komedi” oyunu bu çok yönlü değişimi yansıtan yetkin bir örnek olarak karşımıza çıkar. Oyun, klasik dram metinlerinin alışılagelmiş yapısından oldukça uzaktadır. Yazarın oyunun en başında geleneksel oyun içinde oyun tekniği kullanması dramatik tiyatronun gereklerinden olmadığı gibi ondan apayrıdır. Freud’un bilinç dışı teorisinin yaygınlık kazanmasıyla "kurmaca meta” dramın en önemli somutlaması oyun içinde oyunla gösterilecektir. Eserin ilk bölümü “Oyun Zamanı” başlığı altındadır ve Rosa ile Klara’yı canlandıran oyuncular bir oyunun içinde karşımıza çıkmaktadır. İnsan boyunda bir satrancın ortasında hamle yapmaktadırlar. Yazar tarafından seçilen satranç oyunu tesadüfi değildir. Satranç, bir strateji ve savaş oyunudur. Her taş bir gücün, savaşçının yahut da bir askerin temsilini üstlenir. Başta oyun gibi olan savaş bir anda gerçeğe dönüşecektir. Rosa ve Klara.’nın kendi içlerinde de çatışma ve savaş içinde olduğunu görüyoruz. Birkaç kişiyi birden canlandırıyorlar. Oyunda “mış gibi yapma” durumunun oldukça ön planda olduğunu görmekteyiz. Metinde, kurmaca düzlem çeşitli biçimlerde meta dramatik işaretlerle vurgulanmıştır. Metnin bütününde kullanılan oyun metaforları (satranç oyunu, rol oyunu, aşk oyunu, tiyatro) gerçeklik ve kurmaca arasındaki sınıra işaret eder. Oyun kişilerinin tanıtımı “Rosa’yı Canlandıran Oyuncu” ve “Klara’yı Canlandıran Oyuncu” şeklinde yapılarak oyunun kurmaca niteliğine dikkat çekilmiştir. Metnin ikinci bölümünün başlığı “Troya Tiyatro Ölüm”dür, altındaki açıklama ise “Kör Pandaros ve ona sur boyunca eşlik eden Suflör. (...)” şeklindedir. Suflörün girişi, tiyatro durumunu açıklayarak konulaştırır ve seyirciye yönelerek kurmaca içinden uzaklaşır. Metnin hiçbir dramatik olay örgüsü yoktur. “Kadınlar, Savaş, Komedi” temasının çeşitlemeleriyle karşılaşılırız. Thomas Brasch metnin ikinci bölümünde Shakespeare’in “Troilus ve Kressida” ile metinler arası bir ilişki kurarak dramatik bir metni de konu haline getirmiştir. Yazarın yaptığı seçimlerin tesadüfen olmadığının bir diğer örneği de Truva Savaşı’nı tercih etmesidir. Thomas Brasch Truva Savaşı’nı seçerek takriben 3200 yıl önce gerçekleşenlerin değişmeden devam ettiğini göstermek istemiştir. Burada “Zenci” ve “Asker” olan kişiler karşımıza çıkar. Bu kişilerin Truva Savaşı ile elbette bir alakası yoktur. Yazarın oyun metnine yerleştirdiği bu ara bölüm savaş temasının daha açık bir şekilde sorgulanmasını sağlamaktadır. Eser, eleştirmen Rolf Michaelis’e göre “lirik monolog biçiminde bir oyun, epik tiyatro biçiminde bir dönem eleştirisi, tiyatro oynamanın olanakları üzerine düşünmemizi sağlayan bir yaşam öyküsü, kısacası günümüz için yazılmış bir tiyatro oyunudur.” Rolf Michaelis’in dediği gibi oyunda roller sürekli değişse de odak değişmemiştir. Oyun kişilerini canlandırdıkları vurgulanan figürler, alıntılarla konuşarak bu meta düzlemi sürdürürler: Klara’yı Canlandıran Oyuncu, “Eğer bize ihtiyaçları varsa Rosa, der Klara” repliğiyle okura göz kırpar. Bu durumu, “Thomas Brasch geleneksel dramın yalıtılmış unsurlarını kullanır fakat belirleyicilikleri olmaksızın. Figürler vardır fakat canlandırıcılar tarafından aktarılırlar. Replikler, sözde diyalogdan, alıntıdan başka bir şey değildir. Dramın bu yapı bozumunu yazar, dramatik-temsil edici tiyatronun öz yansıtımıyla bağlantılandırmıştır” diye açıklamaktadır Süreyya Karacabey. Metnin üçüncü bölümünde geçmişe dönüş gerçekleşmektedir. Modern sonrası metinlerde karşılaştığımız diğer bir dramaturjik farklılaşma zaman meselesinde karşımıza çıkar. Thomas Brasch kronolojik hikâye anlatıcılığının dışına çıkarak zamansal çizgiyi kırarak yok etmektedir. Modern sonrası tiyatroda işlevsel dil yerini şiirsel dile, diyalog monologa bırakmıştır. Üçüncü bölüm olan “Öfke Baldan Tatlıdır”da ise metnin daha çok monolog şeklinde ilerlediğini görmekteyiz. Bölüm, Klara’yı Canlandıran Oyuncu’nun uzun monoloğu ile başlar. Tiyatro metinleri dilin estetik işlevi için yeni olanaklar ve boyutlar aramaktadır. Bu arayışlar dili, geleneksel eyleyen öznenin imleyicisi olmaktan çıkarmış ve bir iletişim aracı olmaktan uzaklaşmıştır. Artık dünyasal gerçekliğin yansıtılmadığı metinlerde dil, kendine gönderme yaparak dramatik tiyatronun temsil ilkesini de sorunsallaştırmıştır. Klara’yı Canlandıran Oyuncu’nun monoloğundaki cümle yapılarının bozukluğu ve yazımın değişmesi dilin geleneksel işlevinden uzaklaşıp karakterlerin kopukluğundaki psikolojik etkiyi yansıtır vaziyete geldiğinin göstergesidir. Metnin son sahnesinde rollerin birbirine tamamen karıştığına tanık oluyoruz. Bu durum epik unsurları daha da pekiştirmektedir. Seyirci kendini sürekli devam eden bir anlamaya çalışma durumu içinde bulmaktadır. Herkes birbirinin rolünü oynuyor, metin kolay tüketilebilen bir şey olmaktan çıkıyor böylece. Rollerin karışması izleyeni de okuru da edilgenlikten kurtarıp etken hale getirmektedir. Nitekim, Jacques Ranciere, post-modern metinlerin seyirciyi etkin kıldığını söyler. “Kadınlar, Savaş, Komedi” adlı oyun metninde de hikâyenin kendinden çok onu anlama merakı doğmaktadır. Metin seyirciye, okura bir kaçış ve uzaklaşma imkânı vermeden onu sürekli sorgulamak zorunda bırakır. En başından beri bir oyunun içinde bulunduğu ve bu oyunun da bir kuralları olduğu gerçeği seyirciye, okura sezdirilir. Sonuç olarak bir öykü anlatmaktan vazgeçen metinler teatral temsilin Aristoteles’ten Brecht’e kadar “kalbi” kabul edilen bir unsuru söküp atmışlardır. Thomas Brasch’ın “Kadınlar, Savaş, Komedi” adlı oyunu bunun örneklerinden biridir. Tiyatro metinlerindeki eğilimleri, değişimleri niteleyen kolaj, metinler arasılık, meta-dram ve metinsel teatrallik gibi kavramların her biri diğeriyle iç içe geçerek bir anlam oluşturmaktadır. "Anlamın kaçış noktasını" konu haline getiren bu metinlerin genel görünümü kurmaca ve gerçeklik ilişkisinin değişimi altında daha belirginleşmektedir. Klasik temsilin kaybolduğu, bütünlüğünü yitirmiş bir dünyada oyun yazarları, yitenden kalanları göstermektedirler. Yapısal kırılmaların büyük bir parçalanmaya neden olduğu günümüz tiyatrosunda dram artık tiyatronun "öteki tarafı", metin ise sadece "yabancı bir bedendir." KAYNAKÇA Aristoteles, Poetika, İş Banksı Kültür Yay., 2016 Brasch Thomas, Kadınlar. Savaş. Komedi, Mitos Boyut Yay., 2002 Karacabey Süreyya, Modern Sonrası Tiyatro ve Heiner Müller, Deki Yayınevi, 2007 Çelik Karacabey Süreyya, Modern Sonrası Dramatik Metinler

More
Ülkü Tamer’in Kitaplara Girmemiş Şiirleri ‘Lucia’ Adlı Kitapta Toplandı

Ülkü Tamer’in Kitaplara Girmemiş Şiirleri ‘Lucia’ Adlı Kitapta Toplandı

Türkçenin en önemli şairlerinden, gazeteci, yazar, çevirmen ve oyuncu Ülkü Tamer’in kitaplara girmemiş şiirleri “Lucia – Kitaplara Girmemiş Şiirleri” adlı yapıtta toplandı. Dr. Emine Selcen Bekmezci’nin hazırladığı eser Karakum Yayınları’nca okura sunuldu. “Lucia – Kitaplara Girmemiş Şiirleri”, iki yıl önce hayata veda eden şairin 1954-1975 arasında çeşitli dergilerde yayımladığı kendi şiirleri ve 1958-1968 arasında farklı şairlerden Türkçeye çevirdiği şiirlerden oluşuyor. Tayfun Haykır’ın editörlüğünü yaptığı kitabın kapak tasarımı Mehmet S. Fidancı’ya ait.

More
12. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali Online Olarak Gerçekleştirilecek!

12. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali Online Olarak Gerçekleştirilecek!

Türkiye Avrupa Vakfı ve Kalem Kültür Derneği ortaklığında düzenlen İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali 15-19 Haziran tarihleri arasında ilk kez dijital ortamda gerçekleştirilecek. #itef2020ekranda sloganıyla harekete geçen festival, “Günebakan Edebiyat” teması altında 12. defa edebiyatseverlerle buluşacak. Festival kapsamında, dünyaca tanınan 8 yabancı yazar ve toplamda 13 konuşmacının yer alacağı, tüm edebiyatseverlerin ücretsiz olarak katılıp izleyebileceği etkinlikler düzenlenecek. Anında çevirinin yapılacağı etkinliklerde izleyicilerin programları Türkçe seçeneğiyle takip etmesi de mümkün olacak. İTEF 2020-İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali #itef2020ekranda ile dijital platformda edebiyatseverler ile buluşmanın heyecanını yaşarken Eylül ayında ise  #itef2020sokakta ile Türk ve yabancı yazarları İstanbul’un kültürel mekânlarında edebiyatseverlerle buluşturacak. İTEF 2020 – Günebakan Edebiyat #itef2020ekranda Etkinlik Programı Tarih: 15 Haziran 2020, Pazartesi #itef2020ekranda açılış etkinliği Saat: 21.00- 22.00 Program: Günebakan Edebiyat, dijital kapılarını Amin Maalouf ile açıyor. Yazar: Amin Maalouf (Fransa) Moderatör: Maya Jaggi (İngiltere) Tarih: 16 Haziran, Salı Saat: 21.00-22.00 Program: Latin Amerika’nın sesi: Alejandro Zambra “Serbest Kürsü” ile canlı yayınımızda. Yazar: Alejandro Zambra (Şili) Moderatör:Nilay Örnek (Türkiye) Tarih: 17 Haziran, ÇarşambaSaat: 19.00 Program: “Günler, Aylar, Yıllar” kitabının yazarı İTEF takipçilerine sesleniyor. Yazar: Yan Lianke (Çin Halk Cumhuriyeti) Saat: 20.00 Program: Sinestezya ve Tükeniş Kulübü kitaplarının yazarı #itef2020ekranda Yazar:Jeff Moore (Kanada) Saat: 21.00-22.00 Program: Tesla: Maskelerle Çevrili Bir Hayat Yazar: Vladimir Pistalo (Sırbistan) Moderatör: Şebnem İşigüzel (Türkiye) Tarih: 18 Haziran, Perşembe Saat: 20.00 Program: Gençlerin severek okuduğu distopya Çöpçüler’in yazarı #itef2020 ekranda. Yazar: Darren Simpson (İngiltere) Saat: 21.00-22.00 Program: Kitapları birçok dile çevrilen Kuş Evi kitabının yazarı #itef2020ekranda. Yazar:Eva Meijer (Hollanda) Moderatör: Başak Güntekin (Türkiye) Tarih: 19 Haziran, Cuma #itef2020 kapanış etkinliğiSaat: 21.00-22.00 Program: Aşk romanlarıyla zamanda yolculuk Yazar: David Nicholls (İngiltere) Moderatör: Rosie Goldsmith (İngiltere)

More
Dünyanın İlk Sanal Baskıresim Bienali Açıldı!

Dünyanın İlk Sanal Baskıresim Bienali Açıldı!

Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Lütfü Kaplanoğlu’nun kurmuş olduğu ve dört yıldır devam eden “Engravist Etkinlikleri” kapsamında, 54 ülke, 600’ü aşkın sanatçı ve 7 sanal galerinin katılımıyla gerçekleşecek olan dünyanın ilk sanal baskıresim bienali “Engravist” 12 Haziran’da dijital olarak kapılarını açtı. Kreatif Direktörlüğünü Derya Aydoğan’ın yaptığı Uluslararası Sanal Engravist Baskıresim Bienali dünyanın her yerinde yaşayan sanatçılar arasında bir köprü olmayı ve baskıresim sanatının farkındalığını arttırmayı amaçlıyor. Uluslararası Sanal Engravist Baskıresim Bienali web adresinden ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek.

More
Çevrimiçi Gerçekleşecek 9. Türkiye Yayıncılık Kurultayı Online'ın Programı Açıklandı!

Çevrimiçi Gerçekleşecek 9. Türkiye Yayıncılık Kurultayı Online'ın Programı Açıklandı!

Türkiye Yayıncılar Birliği’nin (TYB) 25-26 Haziran 2020 tarihlerinde çevrimiçi olarak gerçekleştireceği 9. Türkiye Yayıncılık Kurultayı Online’ın detaylı programı açıklandı. M.S.G.S.Ü. Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Fahri Aral, TYB Başkanı Kenan Kocatürk, Uluslararası Yayıncılar Birliği (IPA) Başkanı Hugo Setzer ve Lübnanlı dünyaca ünlü yazar Amin Maalouf’un açılış konuşmalarıyla başlayacak olan kurultayın kapanış konuşmasını ise edebiyatımızın en güçlü kalemlerinden Murathan Mungan yapacak. 9. Türkiye Yayıncılık Kurultayı Online, 25 Haziran Perşembe günü saat 10.00’da M.S.G.S.Ü. Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Fahri Aral, TYB Başkanı Kenan Kocatürk, Uluslararası Yayıncılar Birliği (IPA) Başkanı Hugo Setzer ve yazar Amin Maalouf’un açılış konuşmaları ve Çetin Tüzüner anması ile başlayacak. Kurultayın ilk günü 10.40’ta “Yayın Dünyasında Yeni Dönem”; 13.30’da “Yayıncılıkta Dijital Seçenekler”; 14.50’de ise “Telif Haklarında Olası Gelişmeler” başlıklı paneller ile devam edecek. Kurultayın ikinci günü ise 26 Haziran Cuma günü saat 10.00’da Uluslararası Yayıncılar Birliği (IPA) Başkan Yardımcısı Bodour Al Qasimi ile Arjantinli yazar ve çevirmen Alberto Manguel’in konuşmalarıyla başlayacak. Açılış konuşmalarının ardından saat 10.30’da “Kitap Tedarik Zincirinde Yeni Dönem”; 13.30’da “Yazılı Kültürü Koruma Yasası İçin Yeni Bir Yol”; 14.50’de ise “Okuma Kültürümüz ve Geleceğe Bakış” başlıklı paneller düzenlenecek. Sektörün öncelikli sorunlarının ayrıntılarıyla tartışılacağı 9. Türkiye Yayıncılık Kurultayı Online, edebiyatımızın en önemli şair ve yazarlarından Murathan Mungan’ın konuşmasıyla sona erecek. 9. Türkiye Yayıncılık Kurultayı Online, Türkiye’den ve dünyadan uzman yayıncıları ve yayıncılık paydaşlarını internet üzerinden bir araya getirerek yayıncılık sektörünün geleceğine ışık tutmayı hedefliyor. Kurultay programında yer alan oturumlar, sektörün geçirdiği bu olağanüstü dönemde ortak sorunları, ihtiyaçları ve eğilimleri üretken bir diyalog zemininde gündeme taşıyor. Yayıncılık dünyasına ve kitaplara ilgi duyan herkesin katılımına açık olan 9. Türkiye Yayıncılık Kurultayı Online’a katılmak için internet üzerinden form doldurularak kayıt yaptırılması yeterli. Bilgi için: info@turkyaybir.org.tr turkyaybir.org.tr

More
UMHD’den Dünya Mülteciler Günü Basın Açıklaması

UMHD’den Dünya Mülteciler Günü Basın Açıklaması

Uluslararası Mülteci Hakları Derneği, 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü dolayısıyla basın açıklaması yayınladı. Dünya üzerindeki güncel mülteci sayılarının yer aldığı açıklamada Türkiye’ye de çağrıda bulunuldu. Uluslararası Mülteci Hakları Derneği (UMHD), 20 Haziran Dünya Mülteciler günü vesilesiyle dernek başkanı Av. Abdullah Resul Demir imzalı yaptığı açıklamada, Türkiye ve dünyadaki mültecilerle ilgili bilgi verdi. Korona virüs tedbirleri gereği fiziki olarak yapılmayan basın açıklamasında UMHD, mültecilerin karşı karşıya kaldığı sorunları sıraladıktan sonra uluslararası kurumlar ve devletler ile Türk yetkililerine de çağrı da bulundu..9 yıl önce Türkiye’ye geldiklerinde mülteci, şartlı mülteci ve ikincil koruma statüsü verilmeyen, bu süreç içerisinde Türkiye’de yaşayan, çocukları Türkiye’de doğup büyüyen ve kurulu bir düzen edinen Suriye vatandaşlarının artık ‘Geçici Koruma Statüsü’nden çıkarılarak bu belirsizlikten kurtarılmaları gerektiğini söyledi. Basın açıklamasında şu bilgiler yer aldı: Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) 2020 Dünya Göç Raporu’na göre dünya genelindeki göçmen sayısı 272 milyona yükselerek dünya nüfusunun yüzde 3,5’ine ulaştı. 2050 yılı için yapılan göç tahminleri, dünya genelindeki göçmen sayısının 230 milyona yükseleceği ve dünya nüfusunun yüzde 2,6’sını oluşturacağı yönündeydi. 2020 verileriyle birlikte bu tahminlerin üzerine 30 yıl öncesinden çıkıldı. Ekonomik sebeplerden bağımsız olarak şiddet, çatışma, savaş ve doğal afetler nedeniyle ülkesini terk edenlerin sayısı ise toplam 41,3 milyona ulaştı. Bu sayı 1998’den bu yana izlenen Ülke İçinde Yerinden Edilme İzleme Merkezi'nin (IDMC) verilerinde bir rekor olarak değerlendirildi. Bu insanların yarıdan fazlasını çocuklar, kalanın çoğunluğunu da kadınlar oluşturmaktadır. Yine Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin kabul etmiş olduğu rapora göre binlerce Refakatsiz çocuk Avrupa’da kaybolmuş organ ve fuhuş mafyalarının eline düşmüştür. Bugün tüm dünyanın içerisinde bulunduğu Pandemi sürecine rağmen silahlı çatışmalar, iç savaşlar ve siyasi kaygılar sebebiyle uygulanan insanlık dışı muameleler milyonlarca insanın yurtlarından göç etmesine, tüm varlıklarını geride bırakarak başka ülkelere gitmelerine neden olmaya devam etmektedir. 2019 yılında BM Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından yayınlanan Küresel Eğilimler Raporu’na göre dünyada sığınma başvurusunda bulunmuş olup da başvurusunun sonuçlanmasını bekleyen yaklaşık 3,5 milyon kişi bulunmaktadır. Sadece son 1 yıl itibari ile 1,7 milyon kişi sığınma talebinde bulunmuş olup, söz konusu sığınma taleplerinin 83 bin 800’ü Türkiye’de yapılmıştır. Türkiye son bir sene bazında en çok sığınma talebinin yapıldığı birkaç ülkeden bir tanesi olmuştur. Tüm bunlara rağmen son 1 sene içerisinde ancak 92 bin 400 mülteci BMMYK tarafından başka ülkelere yerleştirilebilmiştir. Bu rakam, üçüncü bir ülkeye yerleştirilmeyi bekleyen kişi sayısının yüzde 7’sinden daha azdır. Bununla beraber Türkiye’den yapılan başvurular açısından BMMYK’nin başka ülkelere yerleştirdiği mülteci sayısı başvuru sayısına oranla bir hayli düşüktür. Şu an sığınma başvurusunun sonuçlanmasını bekleyen milyonlarca mülteci varken BMMYK’nin bu kadar az sayıda başvuruyu sonuçlandırmış olması mültecilerin geleceğini daha da belirsizleştirmektedir. Yüzyıllar boyunca mazlumların sığınacak limanı pozisyonunda bulunan ülkemize gelirsek, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün 29 Mayıs 2020 tarihli istatistiklerine göre Türkiye’de 3 milyon 579 bin 318 Suriyeli yaşamaktadır. Kayıt dışı olarak başka ülkelerden gelenlerin sayısı ile birlikte bu rakam 5 milyonu bulmaktadır. Suriyeliler Türkiye’ye geldikleri 2011 yılından bu yana Geçici Koruma Statüsü altında bulunmaktadır. “BM ÜLKELERİ SİLAH SATMAK YERİNE KURULUŞ GAYELERİNİ HATIRLASIN” Derneğin mültecilerle ilgili uluslararası kuruluş ve devletlere çağrıları şu şekilde: “Mülteciliği doğuran silahlı çatışmaları, iç savaşları, ekonomik problemlerin sonlandırılması için Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve ilgili devletlerin aksiyon alarak daha fazla yardımlaşma ve iş birliği yapmalarını, Çatışmaların silah satışından beslendiği dikkate alındığında hâlihazırda devam eden çatışmaların sonlanması için ilgili bölgelere silah satışının engellenmesi için gerekli önlemlerin alınmasını ve yaptırımların uygulanmasını, Bu bağlamda kuruluş gayesi uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden her türlü saldırganlığı cezalandırmak olan ve daha önce Irak, Sudan, Somali, Afganistan ya da İran’a benzer konularda çeşitli yaptırımlar uygulayan BM Güvenlik Konseyi daimî üyelerini tutarlı olmaya ve bilhassa çatışma bölgelerine yaptıkları silah ihracatını durdurmaya davet ediyoruz. Arakan ve Doğu Türkistan başta olmak üzere dinleri, dilleri ve kültürleri yüzünden soykırıma, işkenceye ve her türlü kötü muameleye tabi tutulan halkların uğradığı insan hakları ihlallerini durdurmak hususunda tüm dünya ülkelerini daha fazla yardımlaşmaya, iş birliğine ve sorumlu ülkelere gerekli yaptırımları uygulamaya davet ediyoruz. BMMYK’nin bilhassa Türkiye gibi mültecilerin yükünü sırtlamış olan ülkeler başta olmak üzere, yapılan sığınma başvurularını hızlı ve etkili bir şekilde sonuca bağlaması için ilgili ülkelerle iş birliğini artırması, diğer ülkelerin de taraf olduğu sözleşmeler kapsamında bu iş birliğine samimiyetle yaklaşması gerekir.” 2011 yılından bu yana Geçici Koruma Statüsü’ne alınan Suriyelilerin, mülteci, şartlı mülteci ve ikincil koruma statülerine başvuramadıkları için geleceklerine ilişkin belirsizliğin devam ettiği anlatılan açıklamada “Senelerdir süren Suriye iç savaşı bitmek bir tarafa henüz durulmamışken Suriye vatandaşlarına “geçici” gözü ile bakmaya devam etmek ve onları geçici koruma statüsüne tabi tutmaya devam etmek yerinde değildir” denildi. “SURİYELİLER BELİRSİZLİKTEN KURTARILMALI” UMHD, ayrıca Türk kurum ve kuruluşlarına da şu çağrıları yaptı; “Türkiye’de yaşayan, çocukları Türkiye’de doğup büyüyen, Türkiye’de çalışan ya da iş kuran ve böylece kurulu bir düzen edinen Suriye vatandaşlarının artık bu belirsizlikten kurtarılmaları gerekmektedir. Suriyelilerin geleceklerinin garanti altına alınması ve bu doğrultuda Türkiye’deki yasal statülerine ilişkin düzenleme yapılması gerekmektedir. Unutmamak gerekir ki mülteci krizlerini, insani değer olarak görerek yöneten anlayışlar her zaman kazanır.”

More
Atölye Modern Çevrimiçi Sanat Tarihi Seminerleri Devam Ediyor

Atölye Modern Çevrimiçi Sanat Tarihi Seminerleri Devam Ediyor

İstanbul Modern’in geçtiğimiz bahar dönemi ilk defa çevrimiçine taşıdığı yetişkinlere yönelik atölye ve seminer programı Atölye Modern, yaz döneminde de çevrimiçi seminerlerle devam ediyor. Atölye Modern Çevrimiçi; sanat tarihine yeni bir bakış açısı sunan Sanat Tarihi Seminerleri’ni yaz döneminde düzenlemeye devam ediyor. Modern ve çağdaş sanata dair temalar üzerinden tarihsel bir perspektifle yeni bir akış sunan bu seminerler, birbirini tamamlayan dört ayrı dersten oluşuyor. Derslerin her biri modern ve çağdaş sanatı farklı bir gözle değerlendirmenin, farklı okuma önerileri üzerinden tarihe bakmanın yöntemlerini barındırıyor. Katılımcılar, derslerin her birine ayrı ayrı veya bir bütün olarak hepsine kayıt yaptırabiliyor. İ stanbul Modern, Sanat Tarihi Seminerleri kapsamında düzenlenen derslerin tamamına katılanlara avantajlı katılım koşulu sunuyor ve Atölye Modern Katılım Belgesi veriyor! Atölye Modern Çevrimiçi seminerlerine katılımlar kontenjanla sınırlıdır. Dersler video konferans sistemi aracılığıyla canlı olarak gerçekleşmektedir. Bireysel, Aile, Gümüş, Altın üyelerimize ve Genç Modernlilere %10 indirim uygulanır. Detaylı bilgi için: 0212 334 73 41, 0212 334 73 52 ve atolyemodern@istanbulmodern.org Atölye Programı Ders 1: Modern Sanatın Arkeolojisi; Dr. Öğr. Üyesi Fırat Arapoğlu ile 30 Haziran, 7, 14 Temmuz Salı günleri, 14:00 - 16:00 Sanat kavramı nasıl ortaya çıktı? Sanatçı kavramı ne zaman şekillenmeye başladı? Sanat nesnesi tarihsel süreçler boyunca nasıl algılanıyordu? İşlevi neydi? Ders 2: Modern ve Çağdaş Sanatta Sanatçının Portresi; Prof. Dr. Esra Aliçavuşoğlu ile 13, 20, 27 Temmuz Pazartesi günleri, 14:00 – 16:00 Modern sanatta sanatçı kendi bedenini sanatsal bir ifade biçimi olarak nasıl kullandı? Kendi portresine nasıl baktı, nasıl betimledi ve yorumladı? Modern sanat yapıtlarında otoportreler bize ne anlatır? Ders 3: Modern ve Çağdaş Sanatta Gündelik ve Sıradan Olanın Hikâyesi; Dr. Öğr. Üyesi Fırat Arapoğlu ile 5,12,19 Ağustos Çarşamba günleri, 14:00 – 16:00 Sanatçılar ne zaman sanat çalışmalarında gündelik yaşamdan kesitler sunmaya başladı? Gündelik yaşamın, hatta sıradan olanın sanata konu olması sanatın üretimine ve algılanmasına nasıl etki etti? Ders 4: Çağdaş Sanat ve Siyaset; Dr. Öğr. Üyesi Osman Erden ile 17, 24,31 Ağustos Pazartesi günleri, 14:00 – 16:00 Sanatın siyaset ile olan ilişkisi nedir? Sanatçılar sanatsal üretimlerinde siyaset alanına nasıl yaklaşırlar? Sanatçının toplumda belirleyici rolü nedir?

More
Olumluluğun Terörü

Olumluluğun Terörü

Filozof ve Medya Teorisyeni Byung-Chul Han'la Bir Röportaj Batu BALTAOĞLU twitter.com/batubaltaoglu instagram.com/batu.baltaoglu Byung-Chul Han: Artık bir perspektif kullanma sanatına ihtiyaç duymayan bir dünya pornografiktir. İnternet sadece özgürlük veren bir alan değildir; kendi başına total kontrol sağlayan bir panoptikondur. Tüm kullanıcılarını dışarıdan röntgenci (“voyeuristic”) bir bakışa veya kapitalist sömürüye sunar. Hiç kimse, dürüstçe, internetteki küresel veri dağlarının kapsamı hakkında genel bir bakışa sahip olduğunu söyleyemez. İnternetin ilk yıllarında, siber kültür hala fütüristik fikirlerle hayattaydı. Bugün, World Wide Web'deki ruh hali çok daha pragmatik ve “şimdi”ye yönelik takıntılı. Kullanıcılar, pazar payı, kendini ve kendi kendine pazarlama ve diğer kişiye yönelik teknikler tarafından yönlendirilir. Siyasi alan açık değildir ama özel alan herkese açıktır. Apple, Facebook, Google ve Weibo gibi birkaç üst düzey şirket müşterileri kendi sistemlerine bağlamaya çalışıyor. Toplumun yakın gelecekteki dijital dünyada görüşü ne olacak? Görünmez algoritmalar, kişiselleştirilmiş arama sonuçlarını yönlendirir ve reklamlar oluşturur. Birkaç iyi ağa sahip hacker, ana akım ve telif hakları karşısında egemen olabilir. İnternet giderek artan şekilde, film ve TV arşivleri, büyük mağazalar, kafeler ve bir iletişim terminali ile dijital bir masadan regüle ediliyor. Bir sosyal ağ kurulduktan sonra, insanlar başka bir ağ ile yeniden başlamak konusunda isteksiz olurlar. En güncel sosyal ağlardan olan “Google+”ı kullanmak isteyen kişiler gerçek adlarıyla kaydolmak zorundadır; firmalar aktivist blogger'ları değil tüketicileri istiyorlar veya en azından kısa süreli, tüm avatar yaratıklarını. Filozof Byung-Chul Han, iyimser hazdan, pragmatik kullanıcı çıkarlarına kadar uzanan bu değişim bağlamında canlandırıcı açıklama modelleri geliştirdi. 2006 yılında yayınlanan “Hyperkulturalität”(“Hiperkültürellik”) adlı kitabında Han, kültürün küresel koşullar altında nasıl değiştiğini anlatıyor. Hiperkültürde farklı zamanlar ve süreklilikler yan yana var- bu yüzden Han küresel arazisine “mozaik evren” diyor. Samimiyet, hiperkültürün temelidir. Kuralsız olması yaygın bir etki sağlar. Minimum karşılıklı ilişki ile maksimum dayanışma yaratır. Paylaşılan fikir ufkunun, farklı kimlik ve fikirlerin çokluğuyla ortaya çıkması, tekil bir katılım, süreksizliklerin sürekliliğini doğurur.”Müdigkeitsgesellschaft” (“Yorgunluk Toplumu”) geçtiğimiz yaz yayımlandı ve analiz ettiği toplumun, uygun bir tanı olarak karşımıza çıkması sürpriz oldu. Hayali kimliklere sahip yaratıcı oyun, hiperkültür olarak tanımlanırken, “Müdigkeitsgesellschaft”, yorgun toplumun olumluluk artısının sonucudur.” Bu yüzden çok az enerji vardı! Bu olumluluk, aynı zamanda, düşmana karşı düşmanın, içeriden dışarıya veya kişisel olana karşı yabancı olanın kutuplaşmasının olmadığı, olumsuzluğun olmadığı bir alanda yaşar”. En son kitaplarından “Die Topologie der Gewalt”ta (“Şiddetin Topolojisi”), şeffaflığın ekonomik sürecin bir etkisi olduğundan da bahsediyor yazar. Dijital forumlarda, söylemi, yaygın olarak kabul edilen birkaç kuralla vurgulayan, İnternet görgü kuralları(“netiquette”) idi; şimdi ise sosyal ağlar etkileşim için sadece dar pencereler sağlayarak her türlü olumsuz ifadeyi engellemeye çalışıyorlar. Beş milyondan az kullanıcı Facebook'taki “beğenmeme” düğmesi lehine. 750 milyon üye ile karşılaştırıldığında, bu ihmal edilebilir bir sayı. Samimiyet hala böyle bir bağlamda yerinde olabilir mi? Peki ya arkadaşlığın maddi olmayan değeri? 2006 yılında yayınlanan “Hiperkulturalität” kitabınızda hiper kültürü bağlantılar ve ağlar gibi internete özgü terimler kullanarak nitelendirdiniz. Hiperuzay dediğinizde internet mi demek istiyorsunuz, yoksa hiper kültür başka yerlerde de belirgin mi? Hiperuzay, her şeyin birbiriyle kaynaştığı ve ağa bağlandığı tamamen melez ve karışık bir alan, kültürel ve bölgesel işaretlerin silindiği bir alan, toplam mesafe eksikliği ile işaretlenmiş bir alan. Dolayısıyla, hiperkültür, kültürel gerilimlerin olumsuzluğu ile aşılanmış olan kültürler arası durumdan ve çok kültürlülükten farklıdır ve kültürel belirleyicileri ve mekânsal kapsamı koruyan kültürler-arasılıktan farklıdır. Tabii ki, internet kesinlikle hiperuzay unsurlarına sahiptir ve küresel hiperkültür sürecini hızlandırır. Klasik anlamda kültür, tabiri caizse, hiperkültürde ve gerçekte kültürden daha kültürel olan şeyde kaybolur: Baudrillard'ın söylediği gibi, gerçekten daha gerçek olanda, yani hiper gerçeklikte kaybolur. Sosyolog Aras Özgün bir zamanlar sosyal ağların hakimiyetini Haussmann’ın 19. yüzyıl Paris'in modernizasyonu ile karşılaştırdı: sosyal ağlar kendisine göre internetin büyük bulvarları. Sosyal ağlar aynı zamanda hiperkültür mimarisini mi oluşturuyor, yoksa İnternet'te diğer organizasyon biçimlerini görüyor musunuz? “Bulvar” terimi, aslında surlar ve hendeklerle güçlendirilmiş bir kalenin parçası olan "bolwerc" sözcüğünden gelen “bulwark”lardan geliyor. Paris bulvarları aslında bu bulwarklara benziyor. Bununla birlikte, ağ bir bulwark değildir. Rizom yani köksap, bir ağ için daha uygun bir metafor olacaktır. Diğer yandan sosyal ağlar, rizomlar kadar açık ve kontrol edilemez değildir. Bunun yerine elektronik bir panoptikon oluştururlar. İnternet sadece özgürlük veren bir alan değildir; kendi başına total kontrol sağlayan bir panoptikondur. Tüm kullanıcılarını dışarıdan röntgenci(“voyeuristic”) bir bakışa veya kapitalist sömürüye sunar. Bununla birlikte, disiplinli bir toplumdaki panoptikonun aksine, kontrol izolasyonla değil, ara bağlantıyla sağlanır. Sınırlı mahkumlar özgür kullanıcılara veya en azından özgür olduklarına inanan kullanıcılara yol açar. Ama ikisi de panoptik bakışın insafına kalır. İnternet hangi özgürlük kavramını temsil ediyor? Seçme özgürlüğü mü yoksa neo-liberal formül mü? Özgürlük, aşırı bir sınırlamama olarak, pornografik çıplaklığa kadar uzanan teşhir, bir iletişim, bilgi ve üretim orgiası olarak kendini gösterir. Ancak ilginç olan, bu özgürlüğün orijinal karşıtlığına dönüşmesidir. “Müdigkeitsgesellschaft”ta, özgürlüğün, kendini sömürme şiddetine dönüştüğüne işaret ettim. Sınırlamama özgürlüğü ve inhibisyon (şartlı refleksin yitimi) özgürlüğü müstehcenlik doğurur. Anlatımı, ritüelleri veya sahneleri olmayan bir dünya müstehcendir. Artık bir perspektif kullanma sanatına ihtiyaç duymayan bir dünya pornografiktir. Samimiyet, farklı kültürleri açan ve birbirine bağlayan bir tür pencere oluşturma yeteneğine sahiptir, yazmışsınız. Pencereleme (“windowing”) sizin “hipermetinsel deneyim modu” olarak adlandırdığınız şeydir, burada herkes diğerini yansıtır veya başkalarının kendi benlikleri içinde görünmesini sağlar. Arkadaşlık, sosyal ağlarda fazla vergisi olan bir kavramdır. Arkadaşlık dediklerinin, samimiyet dediğiniz şeyin olduğunu söyleyebilir misiniz? Bir süre önce Burger King, “Whopper Sacrifice” projesini başlattı. Facebook'ta on arkadaşı silerseniz ücretsiz bir Whopper kazanıyordunuz. Arkadaşlara da bir Whopper için kurban edildikleri bildirimi vardı. Facebook'taki bir arkadaşlık, birkaç gram kıyma kadar değerli görünüyor. Neo-liberalizm, bireyleri bile yalnızca kâr vaat eden iş anlaşmalarına giren mikro girişimcilere dönüştürdü. Arkadaşlık bir istisna değildir: aynı şekilde kârlı olması da bekleniyor bu durumda. Aristoteles'e göre bir arkadaş ikinci bir benliktir. Bugün, bir arkadaş bir üründür. Facebook'u dostça bir mekân olarak ideal hâle getiremezsiniz; sonuçta, vicdansız zorbalığın gerçekleştiği bir alandır. Ekonomik açıdan bakıldığında Facebook bir sömürü alanıdır. Hangi ürün arkadaşlar arasında alınıp satılır? Bilgi mi yoksa dikkat mi? Ve kâr ne olurdu: acaba sembolik sermaye mi? Arkadaşlar müşteri, yeni arkadaşlar yeni müşteri olur. Egonun narsist hissini güçlendiriyorlar. İnternet, her şeyden önce kendinizle karşılaştığınız bir alandır. Diğer kişi çoktan gitmiştir. Depresyon, ilişkilerden mahrum bırakılmış, neyin farklı olduğu konusundaki tüm duyguyu yitirmiş narsist benliğin bir hastalığıdır. Sanal alan, bir aynılık cehennemidir. Bugün “Hiperkulturalität”'a bakarsanız: gelecek vizyonunuz çok iyimser miydi? Ve beş yıl sonra yayımlanan “Müdigkeitsgesellschaft”'ı bu geleceğin ayıltıcı bir analizi olarak mı görmeli miyiz? “Hyperkulturalität” kitabı bir soru işareti ile biter, daha doğrusu bir Handke alıntısı ile: “Eşiğin acısını hissediyorsanız, turist değilsiniz ve bir geçiş mümkündür.”. Ayrıca, ”Müdigkeitsgesellschaft” kitabı Handke’in “Versuch über die Müdigkeit” (“Yorgunluk Üzerine Bir Deneme”) hakkında bir bölümle bitiyor. Ama bu doğru: “Hiperkültürel”in altında yatan görünüm kasıtlı olarak naiftir. Hiperkültür yorgunluk toplumu için bir ön koşul mu? Yani “olumluluk fazlası” olarak analiz ettiğiniz, tetikleyen şey midir? Hiperkültür eşiksiz bir kültürdür. Bugün artık eşiklerin acısını gerçekten hissetmiyoruz. “Toplam hareketlilik ve karmakarışıklık”, geçişin “empatik” anlamda kaybolmasına bile izin verdi. Mevcut toplum olumsuzlukları yıkıyor. Eşik bir tür olumsuzluktur. Tüm eşikler, farklılıklar ve sınırlar bozulduğunda, sonuç genel bir çoğalma ve devrelerin obezitesi, bir hiper-informasyon, hiper-iletişim ve hiper-üretimdir. “Müdigkeitsgesellschaft”, “Hyperkulturalität” 'taki son cümleyi bir adım öteye taşıyor, ancak yeni bir bakışla. Facebook'ta, olumsuz bir karşılığı olmayan “beğen” düğmesine tıklayarak bir şeyi kabul ettiğinizi göstermek mümkündür. Bu olumsuzluk ve eleştiri eksikliği toplumu nasıl etkiliyor ve nasıl iletişim kuruyor? Tamamen farklı bir şey olduğunda, şok veya öfke sadece bir olasılık değildir: Bir zorunluluk haline gelir. Mevcut topluma, kişinin kendi hane halkında bile olumluluğun fazlası hâkimdir. Olumsuz duygular, süreci hızlandırmak için bir engel gibi görünüyor. Azami derecede en yüksek ivme düzeyinde, aynı olanlara aynı cevaplar verilir. Olumsuzluk yavaşlatır ve aynılığın zincirleme reaksiyonunu önler. Uzak Doğu'nun teknik ağlarla çok doğal bir ilişkisi var derken neyi kastediyorsunuz? Batının teknik ağ ile ilişkisi yabancılaşmış mı? Uzak Doğu, insanların kendini bir ağ kurma tehdidi altında hissedebileceği bir kimlik kültürüne sahip değildir. Çok daha fazla ağ var: Örneğin, çevrimiçi oyunları ele alın. Asyalıların internette Avrupalılardan daha rahat hissettikleri anlaşılıyor. İnternet kültürüne ilişkin çok daha az eleştiri var. Belki de Budist reenkarnasyon nosyonunun, canlılarla genel bir bağlantıyı ima etmesiyle alakalı. Çinli filozof Laozi: “Usta gezgin hiçbir iz bırakmaz.” der. Sanal alanda seyahat etmek bu ideale karşılık gelebilir… Ancak kullanıcılar iz bırakıyor: Kendi kişisel verilerini. Kullanıcıların bu verilerin nasıl kullanıldığı üzerinde ve ne kadar etkisi olduğu konusunda oldukça tartışma var. Kullanıcıya özel reklamlardan sonra neler olabileceğini hayal etmek biraz zor gibi. “Usta gezgin hiçbir iz bırakmaz” sözü, “Hiperkulturalität” ile uyum sağlayabilirdi. Bu doğru. Kullanıcılar iz bırakır. Elektronik panoptikonda mahkûm olurlar. İlginç olan, panoptikonda özgür hissetmeniz. Şunu yazıyorsunuz: “Yeni teknolojilerle hızlanan küreselleşme süreci, kültürel alana bir mesafe yaratıyor. Sırasıyla yaratılan yakınlık, bir bolluk, kültürel yaşam uygulamaları havuzu ve ifade biçimleri yaratıyor. Hiperkültürellik, Batı ve Doğu arasındaki farklılıkların üstesinden gelir mi acaba, çünkü Batı anlatım, kişilik ve kimlik gibi kültürel mizacını hiperkültürellik yoluyla yeniden yapılandırmak zorunda. Kültürel hiperuzayın batı ya da doğusu yoktur. Aslında, hiperkültürellik, mekanın ve zamanın ortadan kayboluşunu ilan eder. Bugün, burada ve şimdide yaşıyoruz. Bu arada, Microsoft'un eski “Bugün nereye gitmek istersiniz?” sloganıyla belirli olan mesafe bile artık kayboluyor. Tamamen mekânsal veya zamansal aralıkların olmadığı zamanlarda, mesafesiz ve takdirsiz zamanlarda yaşıyoruz. “Müdigkeitsgesellschaft”’da Melville’in Bartleby'sine disiplin toplumuna muhalefet eden arkaik bir rol modeli olarak atıfta bulunuyorsunuz. Bireyi kendisini sömürdüğü noktaya iten günümüzün başarı odaklı toplumunda, “Yapmamayı tercih ediyorum” reddetme görevini artık göstermiyor. Bu artık etkili bir ret biçiminin olamayacağı anlamına mı geliyor? Nitekim, reddediş, ancak reddedebileceğim dış baskı ile bağlantılı olarak mümkündür. Benliğin sömürülmesi dışarıdan gelen sömürüden çok daha ölümcüldür, çünkü bir özgürlük hissiyle bağlantılıdır. Aynı zamanda, dışarıdan gelen sömürüden daha verimli ve üretkendir, çünkü seçim yaparak, parçalanana kadar kendinizi sömürürsünüz.Bu sistemin aldatmacası gibi görünüyor. Bugün, hayır diyerek karşı koyabileceğimiz bir hükümdar ya da egemenimiz yok. Sistemik bir dürtüye maruz kalıyoruz, öyle sistemik bir güç ki bizi zorlayan hatta ayartan ve ulaşan kişinin de kendisini sömürmesine neden olan bir sistemik dürtü. Stéphane Hessel’in “Empört Euch”u (Öfkeli Olun) tek başına bu konuda pek yardımcı olmuyor. Sistemin doğasında var olan hilekarlık, kişinin başkaldırırdığı birçok şeyi, yok etmekle başlıyor. Her fail ve mağdur aynı zamanda sömüren ve sömürülen ise, silahlanmak çok zordur. Dostluğun kilit özelliği olarak kâr amacı gütmeyen ilginin kaybedilmesi öfkelenmenin bir nedeni olamaz mı? Yoksa dijital yaşam tarzlarıyla birlikte tamamen yeni sosyal ilişkiler gelişecek mi? Sosyoloji ve kültürel bilimler, dijital medya sayesinde gelişen yeni ilişki biçimlerini tanımlama görevine sahiptir. Örneğin, dijital medya tarafından üretilen uzaklığın tamamiyle yokluğu, artık sevgi olmayacak yeni bir sevgi biçiminin, tüm mesafeden yoksun bir sevginin, tüm özlemin, tüm engellerin, tarih ve kader tanımayan bir sevginin ortaya çıkmasına neden oldu. Öyle bir aşk ki, lirik güçleri ortaya çıkaramaz halde. Pozitifliliğin fazlalığı tam bir bağlılık yaratmaz, gerçek bir temas olmadan bağlar yaratır. Aslında, aşk olumsuzluk olgusudur. Belki de en iyisi budur. Farklı ilişki biçimlerini karşılaştırmamalı ve birbirleriyle oynamamalıyız. Sevgi yerine, artık tüm kaderlerden yoksun “beğen” düğmesine sahibiz. “Müdigkeitsgesellschaft”un sonunda, olumlu yorgunluk biçimlerine atıfta bulunuyorsunuz. Handke'ye göre, temel yorgunluk “sakin hareketsizlik” sağlıyor. Bu durumu aktif toplumdan dışlanmışlıkla ilgili olarak görüyorsunuz. Aynı zamanda, yorgunluğun bağlantıya veya ilişkiye ihtiyaç duymayan bir toplumu hayal edilebilir kıldığını söylüyorsunuz. Handke, bu durumu göstermek için Hollanda'dan bir natürmort kullanıyor. Bugün bu toplum biçimlerini nerede görüyorsunuz? Bahsettiğim Handke alıntısı şöyledir: “”Hepsi bir arada” için bir görüntüm var : 17. yüzyılda, çoğunlukla birçok Hollandalı için ,bir böcek, bir salyangoz, bir arı veya bir kelebeğin, çiçeklerde hayata gerçek içinde oturduğu çiçek natürmortlarında , hiçbiri birbirlerinin farkına varmasa bile hep birlikteler, o anda , benim an'ımda.” Aklıma gelenler ütopyacı bir toplum, akrabalar veya ortak bir ilişki olmadan yapabilen bir dostluk topluluğudur. Bu dostluk sadece ötekiyle ve yabancıyla uyanır. Fark ne kadar büyükse, benlik daha fazla dostluk kazanır. Aynı'yla olan dostluk ise mümkün değildir.

More
Gerçek Le Guin ile Hayali Le Guin Arasında: “Yazma Üzerine Sohbetler”

Gerçek Le Guin ile Hayali Le Guin Arasında: “Yazma Üzerine Sohbetler”

Beyza ERTEM beyza.ertem@gmail.com twitter.com/kivirkadin instagram.com/byzrtm David Naimon’ın Ursula K. Le Guin ile yaptığı söyleşiler kitaplaştırıldı ve “Yazma Üzerine Sohbetler” adıyla Metis Yayınları tarafından “Diyaloglar” serisi kapsamında yayımlandı. Özde Duygu Gürkan’ın çevirisiyle okura sunulan bu söyleşiler, Ursula K. Le Guin’in kurmaca, şiir ve kurmacadışı hakkında düşüncelerinden oluşuyor ve bir eylem olarak “yazma”nın bir yazarın muhayyilesinde nasıl karşılık bulduğunu anlamamıza imkân sağlıyor. Antropolog bir baba ile yazar bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Ursula K. Le Guin, edebiyat eğitimi görmüş yazarlardan biri. 1950’li yıllarda yazdığı fantastik öyküler ve romanlar onun yazarlık serüvenini başlatan metinlerdir. Yazar, sonraki yıllarda bilim kurgu türüne ağırlık vererek büyük bir üne kavuşmuştur. Deneme, şiir, roman, kısa hikâye, çocuk edebiyatı gibi birçok türde eserler yayımlayan Le Guin, farklı kategorilerde birçok ödülün de sahibidir. Bilim kurgu-fantastik edebiyat tutkunlarının favori yazarlarından biri olan Le Guin’in Türkçeye çevrilen eserleri arasında özellikle ütopik bir dünyaya açılan “Mülksüzler”, büyük ilgi görmüştür. 2018 yılında 89 yaşında hayatını kaybeden yazarın ardında bıraktığı söyleşiler, edebiyatseverler için ayrıca kıymetli. Kitabın “Söyleşi Dehşeti” başlığını taşıyan giriş bölümünde Ursula K. Le Guin’in “söyleşi” hakkındaki genel görüşlerine rastlıyoruz. Şöyle diyor Le Guin: “Söyleşi yapan kişiler içinde en çok korktuklarım, yayınevinin halkla ilişkiler yetkililerinin kitabınız hakkında söylediklerini –ve metinden cımbızlanmış bazı kullanışlı alıntıları- okumuş olanlardır. Bunlardan birini yüksek sesle okuyup samimi bir şekilde şöyle derler: ‘Burada söylediklerinizi biraz açar mısınız?’” (s. 11) Yazar, günümüzde hâlâ tartışılan bir probleme değinmiş: Söyleşi yapanlar ile söyleşi yapılan yazarlar arasındaki entelektüel uçurum. Ne yazık ki yazarın eserlerini okumamış, yalnızca tanıtım yazılarına ya da kitaptan yapılmış belli başlı alıntılara hâkim olanların gerçekleştirdiği söyleşiler, yazarların zamanını çalmaktan başka bir işe yaramıyor. “Biraz açar mısınız?” sorusu, edebi bir cümleye istinaden yöneltildiğinde, yazarın anlatmak istediğini “anlatamamış” olduğu hissini yaratıyor. Diğer yandan, yazarın anlamı bizzat kendi isteğiyle yüzeye çekmemiş olabileceği, iletmek istediği bazı şeyleri bilinçli okurların fark etmesi gayesiyle “örtük” bırakmış olabileceği hiç hesaba katılmıyor. Le Guin’in bu bölümde kullandığı ifadeler, sözlerimi destekler nitelikte. Ursula K. Le Guin’in David Naimon ile söyleşileri, tam anlamıyla sohbet havasında. Le Guin'in kitabın hemen girişindeki sözlerinden, David Naimon’ın “yaptığı işi” konuşmak istediğini fark ettiğini ve bu nedenle ortak bir amaca sahip olduklarını düşündüğünü kaydettiğini görüyoruz. Le Guin, bir yazar olarak kurmaca hakkında hiç çekinmeden konuşabileceğini, fakat bir şair olarak şiir hakkında konuşurken “utangaç ve acemi” olduğunu söylüyor. Kurmacadışı eserleri hakkında konuşmanın ise kendisini korkuttuğunu ekliyor: “Söyleşiyi yapan kişinin, eserlerimdeki Schopenhauer, Wittgenstein ya da Adorno etkisini tartışacağından korkuyorum, hiçbirini okumadım bu arada; veya kuir teorisi ya da sicim teorisi hakkındaki fikrimi öğrenmeyi talep edeceğinden çekiniyorum; dinleyicilere Taoizmin ne olduğunu anlatmamı isteyeceğinden ya da (en muhtemeli) bana İnsanlığın Geleceği’ni soracağından korkuyorum. Cehaletimin muazzam boyutlarını biliyor olmam, onu sergilemekten hoşlandığım anlamına gelmez. Benimle söyleşi yaparken bilgimin ve idrakimin sınırlarına saygı duyan ve benden Delphi Kâhini’ni oynamamı istemeyen kişilere minnet duyuyorum.” (s. 13-14) David Naimon’ın sohbet başlamadan evvel yazar hakkında düştüğü notlar da oldukça dikkate değer. Kurmaca bölümünde Naimon, Le Guin’in “sadece kurmaca yazarı değil, hayal gücünün yazarı” olduğunu belirtmiş. (s. 17) Naimon, metinler üzerinden tanıdığımız, hayalimizde yaşattığımız yazarlarla “gerçekten” tanıştığımızda, yüz yüze kaldığımız “gerçeğin” bizi olumlu yahut olumsuz etkileme ihtimaline değiniyor aslında. Kendisinin Le Guin ile KBOO’nun stüdyosunda buluştuğunda edindiği ilk izlenim, gerçek ve hayali Le Guin arasında bir çelişki olmadığına işaret ediyor: “Gerçek olanla hayali olan ayrılmaz bir bütündü: kökleri yere sağlam tutunmuş, hayal gücüyse göğün zirvesine doğru dallanıp budaklanan bir yazar.” (s. 18) Sanat ortaya çıktığından beri tartışılan meselelerden biri olan “taklit” meselesine Ursula K. Le Guin’in nasıl yaklaştığını da bu sohbette bulma imkânına sahibiz. Yazar, öğrenme amacıyla gerçekleştirilen taklidi desteklemekte. Eğer öğrenme amacından saparsa ya da yalnızca öğrenme amacıyla gerçekleştirilmiş bir metin yayımlanırsa, bunun intihale gireceğini söylüyor. Aslında taklit meselesini yanlış yorumladığımızı vurguluyor. Şiir üzerine gerçekleştirilen sohbette, Naimon, Le Guin’in şiirlerinde bir tefekkür olduğunu ifade etmiş. Le Guin, bu bölümde düzyazıları ve şiirleri arasındaki farklar hakkında bazı ipuçları vermekte. Örneğin, Naimon’ın roman yazarken duyduğu sesi şiir yazarken duyup duymadığını sorması üzerine, şiir yazarken “dikte aldığını” hissetmediğini söylüyor. Roman yazarken içinden gelen sesin kendinden çok emin olduğunu ve bu nedenle onunla tartışmak zorunda kalmadığını söylemesi, oldukça dikkat çekici. Ayrıca bu bölümde Le Guin’in Housman okuyarak büyüdüğünü ve onun “dörtlüğün mutlak ustası” olduğunu düşündüğünü öğreniyoruz. Kurmacadışı üzerine konuşurken ise Le Guin, kendini kurmacadışı yazarı olarak görmediğini ifade ederek söze başlıyor. Kurmacadışı, fikirleri daha rahat ifade etmeye imkân sağlayan, “ima”nın sınırlı olduğu bir tür. Le Guin için de cazip olan bu. Bu bölümde, “hayal gücüyle ötekine ulaşmak” ifadesi, yazarın fikirlerinin odağında yer alıyor, diyebilirim. Le Guin severler için şunu da eklemek isterim. “Bir Sanat Eserinde Yaşamak” başlıklı yazısı için konuşan Le Guin, bu yazının “otobiyografiye en çok yaklaştığı yazı” olduğunu belirtmiş. Sohbetlerin arasına Le Guin’in farklı türlerde metinlerinden bazı parçalar yerleştirilmiş olması, kitabın ilgi çekici yönlerinden. Özellikle daha önce yazarın herhangi bir kitabını okumamış fakat okumaya istekli olan okurlar için ipucu niteliğinde olan bu parçalar, yazarın metinleri hakkında bir fikir sahibi olmayı sağlıyor. “Yazma Üzerine Sohbetler”, Le Guin okurlarını sevindirecek bir kitap olmasının yanında, yazmayla ilgilenen, yazma üzerine düşünen herkesin ilgisini çekecek nitelikte. Okuma ve yazma üzerine “nitelikli” tavsiyelere, hakkıyla gerçekleştirilmiş söyleşilere ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde, ömrüne farklı türlerde birçok kitap sığdırmış büyük bir yazarın “yazma” deneyimine ortak olmak isteyenleri bekliyor. Yazma Üzerine Sohbetler Metis Yayıncılık Ursula K. Le Guin Söyleşi: David Naimon Çev. Özde Duygu Gürkan 128 syf. 19,5 TL

More
Takım Yıldızı

Takım Yıldızı

Burak AKBALIK instagram.com/burakeka twitter.com/burakeka vapur yolunda karamantolu’yu gördüm kendi içinden fırlamış ucubelikti üstündeki ve soğuğa karşı etkiliydi şahmeran vurduydu göğsümün içini meme uçlarımı durdum düşündüm yolda kesmedi beni o sırada sivrilmiş iğneler sonra gözlerine baktım anlam ararken ince uzun bacaklı sevgilimden bile sakladım şeyyliğimi hor gördüm çabalayan tüm yaşayanları yokluk çektim buluta ve dumana yıldızlar gökten inmez, yerden arşa yükselirdi bense en çok kelebekleri sevdim gökte kuluçkalarını topladım, bekledim örümcek ağıyla sarılmıştı etrafı her kelebeğin tapılacak din değişti çok kez, sonraları aynı kaldı ihtiyaç duyulmadı fazlasına pencereyi ilk kez gördüm dolayısıyla sokağı ömrüm gibi inceydi camı çok kırılgandı ne tuhaftı tüm eşyalarım kırılınca aldı bu sıfatı her kelebek övgüyü hak ederdi yıldızlar peşimizdeyken

More
Gri

Gri

Ayşe BAYAZIT yavru kedi sandığım kaldırım taşının yanından geçtim bastığım gri sokaklar önüm arkam sağım solum gri peki var mı bir çıkışı bu gri ellerinin ? -her yanı yokuş,hapsettiğim anı parçasınınseni hangi baharda kaybetmiştim? milattan önce beşinci yüzyıl fosil turşusu anısı karbon-12 izotopu bulgusu kaldırım taşı sandığım yavru kedi bana bakıyor gri ellerin ve kadının kırmızı paltosu beynimde kalan son fotoğraf karesi

More
İncir Zamanı

İncir Zamanı

Hüseyin AKCAN Ama beni bekleyen bir şeyler varmış az biraz sabır Diyor cinlerin vakitlerinden çaldığım ıslak bir gömlek Uzak diyor biri, sıkıcı ama güzel Bu güzel de biraz dinlenelim olur mu? Beni artık ayır, beni toprağın tozuymuşum gibi sev Ağaca ağıt dökmekten vazgeç Saçlarımı öp, dinlen güzel olalım, güzel bi elbise gibi Eti saralım, beyaz mücrim kehanet Tırnaklarım uzasın, taşları aşıp aşıp bu sözde durulalım Yanığımı merhemle sar, gece usulca ölmek var Kıpırtısız ve sakin sanki Ay büyürse... Ay büyürse bir bardağı en kirli yerinden tutup İçimizi dökelim ağızlarımıza Ağızlara varasıya İncir zamanı hadi kırda uyuyalım, Çiğnenmiş söz tükürülen gül biçilmiş toprak Evimin boşluğunu aynalarda görüp üzerimdeki terli gömleği Çalan bir cine anlattım: Sütü bozdum, kanaatlerden oldum, kibirlerden oldurdum kendimi Şimdi anılarımı dönüp değiştirmek sanki niye Oynandıkça dağılan zihnim Kıyam ettikçe bükülen bedenim Değil mi ki haram nedir ve kime düşer sabır etmek Sabır da uyanan arzuyu leke bilmek Acıyı kuşluk vaktinde eritip başına taç eyleyen Bana sanki neler etmez bilmez miyim? Rüzgârda susup sancımak kadınların vebali değil Uçup tepeye konmak rüyada herkesin bildiği bir şey Gel seninle Atlayıp grinin sonsuz hamurunda sıcacık bir ekmek gibi dağılalım Geriye kalan az biraz sabırdır ne ki Oturup beklerim yine seni Sen yine beni sev.

More

ÇALIŞMA ORTAMLARI

Burası insanlara işiniz ve sunduğunuz hizmetler hakkında bilgi vermeniz için harika bir fırsattır. Bu içeriği özelleştirmek mi istiyorsunuz? Çok kolay.

SHOWROOM

Burası insanlara işinizden bahsetmeniz için harika bir yer.

TOPLANTI SALONLARI

Burası insanlara işiniz ve sunduğunuz hizmetler hakkında bilgi vermeniz için harika bir fırsattır. Bu içeriği özelleştirmek mi istiyorsunuz? Çok kolay. Görüntüler, bağlantılar ve metin ekleyin veya koleksiyonunuzdan verilere bağlayın.

GALERİLER

Burası insanlara işiniz ve sunduğunuz hizmetler hakkında bilgi vermeniz için harika bir fırsattır. Bu içeriği özelleştirmek mi istiyorsunuz? Çok kolay.

Yeşil Çay

SATIN AL

Earl Grey

SATIN AL

Özel Karışımlar

SATIN AL